25 Eylül 2007 Salı

Çıralı- Tekirova

25 Nisan 2007

Patika çok güzel başlıyor. Arkada Çıralı, Olympos kumsalı. Harika görüntüler. Yol boyu mor çiçekli karabaş otu, sarı çiçekli geven. Güzel kokular geliyor burnuma. Aşağı yukarı 45 dakika sonra geldiğim yer daha da muhteşem. Tahtalı Dağı tüm haşmetiyle duruyor. Tahtalı Dağı’nın asıl adı Olympos’muş, yani Uludağ. Aynen öyle ulu ulu duruyor. Önünde çam ağaçlarıyla kaplı tepeler denizi kucaklamış; deniz yeşil, lacivert, krom-mavi ebruli. Manzara yüreğimi kabartıyor. Bir yandan da deniz şıpırtısını duyuyorum, sesli bir tablo gibi. Bu güzellik yüreğime sığmıyor, yüreğimin kabı küçük kalıyor. Güzellik yüreğimi genişletiyor sanki, fiziken bile hissediyorum bu büyümeyi…

Şimdilerde var mı bilmiyorum, çocukluğumda kar manzaralı kartpostalların üzerine sim yapıştırırlardı. Patikanın iniş kısmında yollar aynen öyleydi. Hatta bir ara “aman yollarıma sim dökmüşler” diye havalara girdim :)

Bu yolculuk boyunca Tahtalı Dağı’na önceleri pek önem vermedim. Bir dağ diye baktım. Ama sonra sonra bir yol arkadaşı oldu bana. Yollarda kayboldu mu gözüm arar, ortaya çıkınca da sevinir oldum. Yaşamda da insanın böyle referans noktalarına ihtiyacı oluyor galiba. Bunlar yitince, bir kaybolmuşluk hali hissediliyor. Niye böyle diye düşündüm. Yine tanıdıklık, bildiklik duygusunun verdiği güven hissine vardı düşüncelerim. Yaşamda her şey değişiyor, değişmediğini düşündüğümüz bir şeyin olması bizi rahatlatıyor belki. Benim için de yolda manzaralar değişiyor, ancak ‘hah Tahtalı orada, bildik bir yüz’ deyip rahatlıyordum belki. Değişimin akışına kendimizi bırakmak pek kolay değil galiba… Oysa başka ne gelir ki elimizden, her şey değişiyor, her an “bilinmeyen” bir alan… Güvenli, bildik alanları terk etmeden, kendimizi nasıl keşfedeceğiz? Belki de referans noktası diye seçtiğimizin ne olduğu önemli, mekan mı, kişi mi, mal mı, iş mi, para mı, ün mü, ilkeler mi, farkındalık mı?

Fotoğraf Itzik Dagai'nin albümünden:



Yol epey iniş çıkış ama manzaralar çok güzel. Maden Koyu’na vardığımda birkaç balıkçı kulübesi gördüm. Denizde balık üretimi yapılıyor, büyükçe yuvarlak ağlar var. Beni gören üç balıkçı kulübeden dışarı çıktı. Ayaküstü lafladık. İçlerinden biri pek komikti. Bana oldukça ciddi bir yüzle: “Bu yolu yürümeye mecbur musunuz?” dedi. Birkaç cümleyle niye yolda olduğumu anlatayım dedim, meydan vermediler: “Devlet mi size ‘yürü’ dedi? Araştırma mı yapıyorsunuz? Kitap mı yazacaksınız? Tarih öğretmeni misiniz?”. Açıklamaya çalıştım. Yine o komik olan, bu kez biraz acıklı da bir ifadeyle, “Niye tatili zehir ediyorsunuz kendinize?” dedi. Başka bir balıkçı da, “Buradan çok yürüyen oluyor, çoğu yabancı. Onlara soramıyoruz niye yürüyorsunuz diye, size soralım bari” dedi. “Doğa, güzellikler, sessizlik, keşif, farkındalık, hık mık” dedim, nafile. Esprili balıkçıya kendisinin nasıl bir tatil hayal ettiğini sordum. “Beş yıldızlı bir otelde kalmalı tatilde. Parmağını şıklatacaksın, yemeğini getirecekler. Bütün gün yatacaksın.” dedi. Güldük biraz. Daha ziyade onlar benim halime güldü. Arkamdan neler konuştuklarını tahmin bile etmek istemiyorum. Bense hayırlısıyla böyle bir tatili en kısa sürede yaşamalarını diledim içimden. Ve ilginç olan, Maden Koyu harika bir koydu. Sanırım pek çok kişi öyle bir ortamda tatil geçirmek ister. Ancak kimbilir ne kadar süredir orada dış dünya ile çok az bağlantı ile yaşıyorlar. Yerleşim yerine epey uzaklar ve her gün aynı rutini yaşıyorlar diye tahmin ediyorum. Yine de zihin sadece yatmak istiyor tatilde; gezeyim, dolaşayım, yenilikler yaşayayım demiyor. Zaten istese zamanının bir kısmını cennet gibi bir yerde yatarak geçirebilir, belki geçiriyor da. Kimbilir gerçekten, derinden özlediği ne!

Maden Koyu’ndan sonra yukarı tırmanış var. Daha tırmanışın başında bir yabancı grupla karşılaştım, bana tırmanışın epey süreceğini söylediler, olsun dedim içimden. Ancak doğrusu bu kadarını beklemiyordum, o kadar çok tırmandım ki. Tam şu köşeyi geçince artık tırmanış bitecek diyorum, başka bir tepeye geçip, onu tırmanmaya başlıyordum. Ancak yol toprak araba yolu, o yüzden kaybolma endişesi yok. Keyfim de yerindeydi.

Bu harika fotoğraflar Rita Schumann'ın albümünden:


Krom koyuna -ki yerel halkın verdiği isim farklı, maalesef unuttum- gelmeden önce yoldaki işaretleri yine kaybettim. Uzun uzun aradım, sonradan bir şekilde kıyıya ulaştım. Kumsala bir balıkçı barınağı yapmışlar.

Fotoğraf Rita Schumann'ın albümünden:


Bir adam vardı, kafa dinlemeye gelmiş. Oraya kadar epey yorulmuştum, işaretleri de kaybettiğim için sabırsızdım, biraz da saatin akşamüstüne yaklaşmasıyla endişeliydim. Adamcağız bu halime, “Daha çook uzun yolun var, yetişemezsin hava kararmadan” diye tuz biber ekti. Likya yolu işaretlerini sordum. “Beni takip et” dedi, barınağın arkasında dik bir sırta getirdi, “Buradan çıkıyor yürüyüşçüler” dedi. İşaret falan görmedim. Ancak bir an önce de yola çıkmak istediğim için, tırmanayım bari dedim. Ama keçi olmak lazım. Adamcağız benim halime bir acıdı, “Siz epey yorulmuşsunuz, orayı hemencecik tırmanıyorlar” deyip duruyor arkamdan. Bir yandan sırtımda çanta, bir yandan nereye tutunacağımı kestirmeye çalışıyorum, diklikten burnum neredeyse yere değiyor, yorgunum, arkamı dönmeden “Ben keçi tipli değilim” dedim dişlerimin arasından. Sonra bir baktım adam ortada yok. Oflaya puflaya, iki el, iki ayak vantuz gibi yapışarak tırmandım. Ayaklarım nasıl ağrıyor.

İki Taş Koyunu (diş gibi iki taş var denizin ortasında) görünce epey ümitlendim ayaklarımı sokar dinlendiririm diye. Harika görünüyordu. Martıların dinlendiği bir kumsal. Yürüyorum, yürüyorum, bir türlü girişini göremedim. Meğer koyun girişi öbür uçtaymış, bilmediğim için öncesinde dayanamayıp mola verdim. Koyda durmadım sonrasında. Bu kumsalda kamp yapmış arkadaşlarla konuştuğumda epey akrep gördüklerini söylediler. Belki dikkatli olmak gerek.

Fotoğraf Rita Schumann'ın albümünden:


Yol çok keyifli olmasına rağmen, yorgunluğum ve ayaklarımın ağrısı sebebiyle bir ara artık keyif alamadığımı, zihnimin an’dan uzaklaştığını fark ettim. O zaman durdum ve kendime dedim ki “Şimdiki koşullarımız bu, yürümek zorundayım, zira gece olmadan meskûn bir yere varmak istiyorum. Otostop çekeceğim bir vasıta yok. Ayaklarımı daha rahat ettirebileceğim bir imkânım yok. Şu anki gerçeğim ayakların ağrısı. Ancak aynı zamanda bu yolun keyfini de çıkarmak istiyorum.” Çok ilginçtir ki, bedensel koşullarımın değişmemesine rağmen, zihnimin iklimi değişiverdi, kabullenme enerjisi sızlanma enerjisini yuttu.

Fotoğraf Rita Schumann'ın albümünden:


10 saat sonra Tekirova’nın 3 km dışında olan patikanın başlama, bana göre bitiş yerine vardım. Likya yolu tabelasına göre bu yol 19 km imiş. Balıkçılar yolun 24 km olduğunu söylediler. Hangisi doğru bilmiyorum ama epey uzun bir parkurmuş. Tekirova’nın merkezine varmak için bu son 3 kilometreyi nasıl yürüyeceğimi düşünürken, bir minibüse denk geldim. Atladım hemen, nereye gittiğini bilmeden. Tek yolcu olduğum için, minibüs şoförü beni pansiyonun önüne kadar bıraktı :) Saat yediyi geçtiği ve ayaklarımın üzerine basmakta zorlandığım için, o akşam için kalmayı düşündüğüm Sundance’e yürümeyi aklıma bile getirmedim.

Tekirova Konaklama

Gayet konforlu bir pansiyon Tekirova Pansiyon. Daha tam anlamıyla açılmamıştı. Ama sıcak suyu var, banyo içerde. Duşakabinli. Televizyonlu. Telefonu, buzdolabı, kliması var. Dışarıda küçük bir havuzu bile var. Üstelik merkezi. Hemen yanında internet cafe var. Bankamatiklere, lokantalara, bakkala çok yakın.

(Tekirova Pansiyon- 242 821 45 24 - http://www.tekirovapension.com/)

Tekirova

İçini pek gezmedim, ama gördüğüm kadarıyla epey turistik bir yer, çok da yapılaşma var. Sanırım tüm bankaların bankamatiği var. İş Bankası, Garanti Bankası, Vakıfbank, Yapı Kredi Bankası görebildiklerim. PTT var. Çamaşırhane var. Birçok internet cafe var.

Akşam yemeğe Jandarmanın karşısında Dallas Restaurant diye bir yere gittim. Yemekleri çok lezzetliydi, fiyatları da makuldü. Servisi de beni rahat ettirdi. Sabah kahvaltıya da yine oraya gittim, kahvaltı eh işte idi.

Pansiyonun karşısındaki marketi işleten hanım ile çok güzel bir sohbetimiz oldu, 40 yıllık ahbapmış gibi konuştuk, güldük. Birbirimize iyi dileklerde bulunduk uzun uzun. Son günlerde kendimi daha kolay gülerken, kahkaha atarken buluyorum. Daha neşeliyim, açığım, konuşkanım, içtenim, daha bir akıştayım sanki.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder