Farkındalık yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Farkındalık yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2010 Perşembe

Ucu Ucuna Yaşamak...

12 Mart 2010, İstanbul...


Aranızda mutlaka sigara içenler vardır… Ben alışamadım… Ancak yaşamımda pek nadir de olsa içmişliğim var… Birkaç kere tiryakilerin “tek kibritle içmek” dedikleri zincirleme şekilde de sigara içmişimdir… Kibritle ilk sigarayı yakıyorsunuz, sonra sigaranın sonu geldiğinde söndürmeden diğerini yakıyorsunuz, ardı ardına sigaralar geliyor…

Son dönemde yaşamıma baktığımda gözümde bu resim canlanıyor… Yaşamı tek kibritle yaşıyorum sanki, bir olaydan diğerine ucu ucuna geçiyorum sanki… Bu resim gözümde sık sık canlanınca, bu resmi gördüğümde ne hissettiğime bakayım dedim…

Geri planda çok inceden bir yas duygusu hissediyorum… Her ne olursa olsun (neşeli, acılı ya da nötr), her yaşanandan sonra
sindirme,
ortalığı toplama,
bu olaydan/ görüşmeden kaynaklanan işleri tamamlama
(belki bir bilgi gönderilecek, bir telefon edilecek, bir kitap alınacak),
yaşanandan öğrenme,
yaşamı, yaşananı kutlama,
ilhamın ortaya çıkabilmesi için boşluk bırakma
gibi ihtiyaçlarım olduğunu fark ediyorum…

Hafif de bir endişe var, yaşananlar idrakimi artıracak ortam bulabiliyor mu?

Yoksa bir olaydan diğerine gelişmeden, arınmadan, bilincim artmadan, yüreğim genişlemeden geçiveriyor muyum?

Cepten mi yiyorum, yoksa süreç içinde olaylarla yoğrularak genişliyor muyum?

An’lar çok değerli, yaşam an an akıp gidiyor… Yaşamla karşılıklı birbirimizi iyi değerlendiriyor muyuz acaba?

Düşüncem o ki, bu soruları soran cevabını da kısmen biliyor, yas duygusu biraz ondan… Kısmen diyorum, zira bazen süreç içinde değişimi hissetmek mümkün olmuyor… Bunu da hesaba katmak gerek…

Çok uzun yıllar önce Buda’nın bir ifadesini ya okumuştum, ya dinlemiştim. Buda günlük değişim için çok hoş bir benzetme kullanmış. Aklımda kaldığınca şöyle diyor: Günlük değişimi hissetmek zordur. Siz yine de gayret göstermeye, çalışmaya devam edin. Sanki hiçbir şey değişmiyor gibi gelebilir. Marangozun çekicine her gün bakarsanız, hiçbir değişim görmezsiniz. Ancak bir süre sonra marangoz her gün çekici tuta tuta, her gün küçücük bir parça yontulur çekicin sapından. Ve bir gün bakarsınız ki, marangozun parmaklarının şeklini almış çekicin sapı…

Eski evlerin basamaklarını gördüğümde de bu durumu hatırlarım. Basamağın bir bölümü hafiften oyulmuştur her gün insanlar aynı yere basa basa…

Elbette bir değişim oluyor yaşamlarımızda, umarım bu değişim yüreğin genişlemesine, idrakin, bilgeliğin artmasına doğrudur… Yaşama katkıda bulunma isteği tek yönlü bir istekmiş… Gittikçe daha net görüyorum… Sarkaç elbette bir gün ortada duracak…

Bu yazılar sarkacın ortada durduğu anlar… Nasıl özlemişim…

Sevgiyle…

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Zihnin Koridorlarında Kaybolduk

Bir çoğumuz oraya buraya koşuyoruz. Ayaklarımız yere basmıyormuş gibi, yaşama değmiyormuş gibiyiz. Bugünler farkındalığa -ne yapıyorsak, ne hissediyorsak, ne düşünüyorsak, tarafsızca gözlemlemeye- belki en çok ihtiyaç duyduğumuz günler... Sessizliğe, hiç bir şey yapmadan sessizce oturup, bedenimizde ve zihnimizde olanları izlemeye en çok ihtiyaç duyduğumuz günler... Olan'ı nasıl renklendirdiğimizi, tatlandırdığımızı, hikayelerle giydirdiğimizi görmenin belki de en çok gerektiği günler... Olan'ı olduğu gibi görmek için kuvvetle niyet etmemizin gerektiği günler... Zihnin koridorlarında kaybolduğumuzu fark etmemiz gereken günler... Belki...

Bugün bir alıntı paylaşmak istiyorum:

Mobi Ho bir anısını aktarıyor:

“Bir keresinde harıl harıl yemek pişiriyordum ve etrafa saçılmış kap kacak ve malzemenin ortasına koyduğum bir kaşığı bulamadım. Orayı burayı ararken, Tay (Öğretmen anlamında. Kast edilen Thich Nhat Hahn) mutfağa girdi ve gülümsedi. “Mobi neyi arıyor?” diye sordu. Tabii ben, “Kaşığı! Kaşığı arıyorum!” diye yanıtladım. Tay gene gülümseyerek “Hayır, Mobi Mobi’yi arıyor” diye yanıtladı.”

Farkındalığın Mucizesi, Thich Nhat Hahn, Kuraldışı, 2007, sayfa:7

16 Mart 2009 Pazartesi

Bir Egzersiz...

Validebağ Korusu, İstanbul, 15.03.2009


Bugün bir egzersiz yapalım...

Kullandığımız dile bir bakalım...

Mesela şöyle cümleler kurup, içimizde nasıl hissettiğimizi gözlemleyelim:

Ben öfkeyim.

Öfke içindeyim.

Ben öfkeden ayrıyım.

Bu benim öfkem.

Her bir cümleyi söylerken, içimizden geçen enerjinin niteliğine dikkat edelim.

Sonra kelimeleri değiştirelim.

Ben öfke değilim.

Öfkenin içinde değilim.

Öfkeden ayrı değilim.

Öfke benim değil.

Yine enerjiye, hislerimize bakalım.
Sonra bu cümleleri değişik kelimelerle (ağrı, mutsuzluk, sevinç, huzur, toprak, su, ateş, hava, görülen şeyler, duyulan şeyler, hissedilenler, herşey) deneyelim ve üzerinde düşünelim. Enerjilerin doğasına, bizim bunlarla ilişkimize, "hepimiz biriz" fikrine ilişkin bize bir açılım getirip getirmediğine bakalım...

(Pressing Out Pure Honey, Sharda Rogell, 2006: 11-13, Aktardığı kaynak: Buddha, Herşeyin Kökü)

31 Ocak 2009 Cumartesi

Gandhi'den "Yaşamım Mesajımdır"

Fotoğraf: Bahman Farzad, http://www.flickr.com/photos/21644167@N04/3031353198/

Daha önce paylaşmıştım Gandhi'ye ilişkin anlatılan bu hikayeyi... Yine aklıma geldi, yine yazayım, kaç kere yazsam, kaç kere okusak, kaç kere dinlesek, az sanki... Kendi kulaklarımı da iyice açtım dinliyorum :)

Bir kadın Gandhi'nin yanına gelmiş küçük oğluyla.
"Mahatma-ji, ne olur oğluma şeker yemeyi bırakmasını söyle. Oğlum için hiç iyi değil şeker yemek."
Gandhi kadına oğluyla beraber bir hafta sonra gelmesini söylemiş.
Bir hafta sonra geldiklerinde Gandhi oğlana, "Şeker yemeyi bırak" demiş.
Kadın şaşırmış ve Gandhi'ye neden bunu bir hafta önce söylemediğini sormuş.

Gandhi cevap vermiş, "Çünkü o zaman ben henüz şekeri bırakmamıştım."
(Bu hikayeyi okumuş olduğum yer: Compassion in Action, Ram Dass, Mirabai Bush)

Çevremize gösterdiğimiz yollardan kendimiz yürüyor muyuz? Yaşamlarımız mesajlarımız mı bizim de? Tam da inandığımız değerlere uygun mu yaşıyoruz?

Ve de bir başka açıdan da bakarsak, ağzımızdan çıkan tavsiyeler yoksa bizim için mi? Çevremize verdiğimiz tavsiyeleri dinlemekte fayda olabilir, belki ruhumuz bize yol gösteriyordur.


Hale? Hale? Bu karşılıklı aynalar da nereden çıktı, yankı yapıyor yaşam :)))




21 Ocak 2009 Çarşamba

İlgi Alanı - Etki Alanı

Geçenlerde çeşitli vesilelerle yaşamdan gelen “Nerede tıkandığımı bilmiyorum.”, “Çözümü göremiyorum.”, “Yaşamım tıkanıp kaldı” hallerinde acaba hakikaten de görüşün açık olmadığı yerlere mi bakıyoruz diye merak ettim. Belki ışığı tuttuğumuz yerde görülecek bir şey yok, dolayısıyla da görmüyoruz. Ya da şu an görüş kapasitemizin çok ötesini görmeye çalışıyoruz. Bu fikir pek ilginç gelmişken, daha önce okumaya başladığım ama bitirmediğim bir kitabı tekrar okumaya başladım: Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı (Stephen Covey, Varlık Yayınları/Özel Dizi, 2003) Çoğunuz okumuştur herhalde, çevremde pek okumayan yoktu ilk elime aldığımda, pek bayıldıkları bir kitaptı. Geriden geliyorum :)

Kitapta bildiklerimizin farklı ifadeleriyle birlikte (ki gerçeğe yaklaştıran bilgileri defalarca duymak bana her zaman iyi geliyor), yaşamımda denemek istediğim birkaç da pratik bilgi buldum.

Işığı nereye tuttuğumuz dikkatimi çekince ve merakla bu konuya odaklanınca, bu kitapta okuduğum bir bölüm ufkumu açtı. Kitapta yazılanları biraz genişletip, esnetince, bu konuyla örtüşür hale geldi.

Stephen Covey, zaman ve enerjimizin odak noktasına bakmamızı öneriyor. Hepimizin bir ilgi alanı, bir de etki alanı olduğunu söylüyor. İlgi alanımıza ilgimizi çeken, önem verdiğimiz konular giriyor. Etki alanımıza da bir şeyler yapabildiğimiz, etki yaratabildiklerimiz giriyor. Eğer zamanımızı ve enerjimizi tamamen ilgi alanımıza odaklarsak, etki yapamadığımız için bir süre sonra yenilmişlik duygusuyla dolabiliyoruz. Bu olumsuz enerjiyle, kişilerin bir şeyler yapabilecekleri alanları ihmal etmeleri birleşince, etki alanı da küçülebiliyor.
Oysa etki alanımıza enerji ve zaman verirsek, bir şeyler yapabileceğimiz işlerin üzerinde çalışırsak, küçük adımlarla da olsa, zamanla etki alanımızı genişletebiliriz,
diyor Covey bu bölümde özetle.

Temel anlayış böyle. Bu anlatım tarzı bana çok anlamlı geldi. Bir konuda tıkandığımızda, acaba o an yapabileceğimiz/etki alanımız içinde olan bir adım atmak bizi o tıkanıklıktan çıkarabilir mi? Bazen çok ötelere bakıyoruz, o anki bilincimizin, deneyimimizin, becerimizin çok ötesini görmeye çalışıyoruz. Ve göremiyoruz, sonra da üzülüyoruz, hayalkırıklığına uğruyoruz. Bazen de baktığımız yere onlarca defa tekrar tekrar bakıyoruz. Böyle durumlarda zihnimizde kırmızı bayrak sallayan bir adam olsa keşke ve “Yok kardeşim burada bir şey, başka yöne baksana” diye kendimize getirse bizi…

Bunları yazarken, kendimizi sınırlamaktan ya da sınırlı kabul etmekten söz etmiyorum. Tam tersine. Ancak o an’ın gerçeği ile dans edebilmek için, etki alanımızı fark etmenin de çok önemli olduğunu görüyorum gittikçe. Etki alanımız biz üzerinde çalıştıkça, gittikçe büyüyor Covey’in de söylediği gibi. Aslında çok temel bir anlayışı hatırlatıyor bize, ancak sık sık unutuyor muyuz ne :))

'Gerçeği farklı söyleyenlerden biri' olan Covey de, kendimizle çalışmanın altını kalın ispirtoluyla çizmiş. Diyor ki, “Evlilik konusunda bir sorunum varsa, durmadan karımın hatalarından söz etmek bana aslında ne kazandırır? Sorumlu olmadığımı söyleyerek, kendimi güçsüz bir kurban durumuna düşürürüm; olumsuz bir konumda sıkışıp kalırım. Ayrıca karımı etkileme yeteneğim de azalır: dırdırcılığım, suçlamalarım, eleştirici tavırlarım, onun kendi zayıflığının doğrulandığını hissetmesine yol açar yalnızca. Eleştirici tavrım, düzeltmek istediğim davranışlardan çok daha kötüdür. Durumu olumlu biçimde etkileme yeteneğim azalır ve tükenir.
Durumumu düzeltmeyi gerçekten istiyorsam, denetimim altında olan o tek şeyin –yani kendimin- üzerinde çalışabilirim. Karımı hizaya getirmekten vazgeçip kendi zayıflıklarımla ilgilenirim.” (S.90)

Bu hali son zamanlarda İsrail- Filistin meselesinde çok yoğun yaşadım. Dünyasal düzeyde büyük çapta etki alanımın ötesinde bir meseleydi benim için. Ancak yine de etki alanım vardı: oturdum kendi üzerimde çalıştım, hiç olmazsa kendi şiddet yükümün ortak bilinç alanımızda sevgiye dönüşmesi niyetindeydim. Belki ileride bu tür meselelerde etki alanım daha genişler, daha başka şeyler de yaparım. O an görebildiğim o kadardı. Pek de güzel bir sözü var Covey’in; yazıyı onunla bitireyim: “Bir embriyon kadar küçük olan özgürlüklerini her gün kullanan kişiler, bu özgürlüklerini yavaş yavaş büyütürler.”

14 Ekim 2008 Salı

Rüzgarlar: Kazanç ve Kayıp

Yaşamımızda çeşitli yönlerden esen rüzgarlara bakıyorduk. Hoşlanma/haz rüzgarını ve hoşlanmama/acı rüzgarını biraz tanımıştık.

Bugün kayıp ve kazanç rüzgarlarına bakalım. Bu rüzgarların estiği pek çok alan var. Mesela para kazanmak, daha çok kazanmak, daha da çok kazanmak. Geçenlerde Çetin Altan’ın paraya ilişkin çok hoşuma giden bir yazısını okudum (Milliyet, 4 Ekim 2008). Çetin Altan parayı "dondurulmuş enerji" olarak tanımlıyor. Fırından ekmek aldığımızda bu dondurulmuş enerjiyi hareketlendirmiş oluyoruz. “Ve insanların zaafı, daha az enerji harcayarak, daha çok “dondurulmuş enerji, yani para” sahibi olma üstüne odaklanmıştı. O zaman da tüm ülkelerde yaşayanların “enerji değiş tokuşu” terazisinde aşırı bir dengesizlik oluşuyordu ve ekonomik krizler patlıyordu.” diyor.

Dondurulmuş enerjiye olan tutkumuz yaşamımızın anlamına ne kadar katkıda bulunuyor acaba?


Bu konuya ilişkin okurken, Christopher Titmuss’un hepimizin de katılacağı bir saptamasına rastladım, diyor ki: “İç ve dış koşullanmalar sebebiyle sahip olma takıntısına saplanmış durumdayız çoğumuz. Her şeyin daha fazlasını istiyoruz. Elimizde olanı takdir etmeyi, buna şükretmeyi, kanaatkar olmayı unutuyoruz ara ara. Arzular yaşamımızı yönetiyor gibi. Tüm reklamlar 'ruhsal sağlık uyarısı' taşımalı aslında: “Arzu ruh sağlığınızı bozar.” Ne güzel öneri…

Eşyalara, giysilere takıyoruz kafamızı, sürekli yeni modellerle değiştirmek için uğraşıyoruz. Bunu yapabilmek için, bazılarımız pek de sevmediği işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Bazen değer mi diye düşünüyorum…

Güç kazanmaya çalışıyoruz, kontrolümüzü artırmaya çalışıyoruz. Kazandıkça, sanki daha çok susamış hissediyoruz, susuzluğumuz bir türlü giderilemiyor. Yaşamımızı edinmek, sahip olmak üzerine kuruyoruz. Kaybettiğimizde de çok üzülüyoruz. Ancak yaşam bir akış, bir şeyler etki alanımıza giriyor, sonra çıkıyor... Dondurmaya çalışmak, tutunmaya, tutmaya gayret etmek müthiş enerjiye mal oluyor ve kimi zaman da mümkün olamıyor…

Christopher Titmuss, “Arzu çemberinden çıkabildiğimizde, açık, net ve bilgece eylemler ortaya çıkabiliyor.” diyor.

Bu çemberden çıkabilmek için de, “arzu” enerjisine yakından bakmakta fayda var. Kimliğimizin önemli bir kısmını oluşturan bu enerjiyi, yalnızca “arzu” enerjisi olarak algılayabilsek, yani onunla özdeşleşmesek, kendimiz sanmasak, kimbilir ne kadar özgürleşiriz

Christopher Titmuss bazı önerilerde bulunmuş. Eminim çoğumuzun yaptığı gibi: "Alışverişte “Buna ihtiyacım var mı?” diye sorun", diyor. “Kanaatkarlık disiplini edinin. Daha talihsiz olanların bahasına olan bencilce tüketimden elinizi çekin.”

Şu sıralar dünyada yaşanan kriz ve getireceği söylenen durgun piyasalar belki iyice yoldan çıkmış olan açgözlülük enerjisini dengelemekte yardımcı olacak- eğer böyle bir ders alabilirsek...

Bazen bolluk bilinci, darlık bilinci konuşmaları içinde buluyorum kendimi bu konular açıldığında. Lüks (gerçek ihtiyacımız olmayan) şeyler aldığımızda bolluk bilincimizi ifade ettiğimizi düşünenler var. Buna ihtiyacım var mı diye sorduğumuzda, sanki başka insanlara yetecek kadar olmadığına, evrende bolluk olmadığına ilişkin bir inancı destekliyoruz diye düşünenler var. Buna katılamıyorum; açgözlülük, sahip olma enerjilerinden arındığımızda, gerçek bolluğu yaşadığımıza inanıyorum.

Christopher’ın güzel bir sorusu var: “Elinizdekilerin sahibi misiniz, yoksa onlar mı sizin sahibiniz?” Şimdi nerede duyduğumu hatırlayamıyorum, bir kadın gelini için: "eşyanın aptalı oldu." demişti.

Peki gerçek kazanç ne acaba?
Christopher bir konuşmasında Buda’nın anlayışını aktarmış:
“Buda için kazanç, bilgeliği bulmaktır, sevgiyi yaşamaktır.

Seçtiğimiz harekette bilgelik olup olmadığını görmek için, kendimize sorabiliriz:
Bu harekette bilgelik var mı?
Bu hareket dünyada daha çok sevgi ve şefkat oluşturacak mı?
Bu hareket birbirimizle karşılıklı bağlantımıza katkıda bulunacak mı?

Sevgi, bilgelik, farkındalık, özgürlük işte asıl yaşamda önemli olanlar bunlardır…”

Bizim kültürümüzde de, asıl zenginlik gönül kazanmaktır, derler. Birbirimizle derin, sevgi dolu yürek bağlantılarından daha doyurucu, birbirimizin yaşamlarına katkıda bulunmakdan daha sevinç veren ne var acaba?


Devamı geliyor usul usul… :)

13 Ekim 2008 Pazartesi

Sekiz Rüzgar...

FotoRita, 31 May 2008, www.flickr.com


Fred von Allen yaptığı bir konuşmada (The Eight Wordly Winds- 1992), Buda’nın dikkat çektiği sekiz dünyevi rüzgarı anlatmış. Konuşmanın küçük bir bölümünü not almışım, o yüzden konuyu biraz başka kaynaklardan araştırdım.

Buda, dünyada hüküm süren ve bizi etkileyen rüzgarları gruplamış:
kayıp-kazanç,
başarı-başarısızlık,
övgü-eleştiri,
haz/keyif/memnuniyet (pleasure)- acı/sıkıntı (pain).


Fred von Allen diyor ki, “Bu durumlar aynı rüzgarlar gibi aniden gelirler ve herhangi bir yönden esiverirler.”

Gerçekten de yaşama bakalım. Ansızın bir sabah kalkıyoruz sırtımızda bir ağrı. Ya da ansızın tüm dünyayı şaşkına döndüren bir finansal-ekonomik krizle karşılaşıyoruz. (Tabii buna rüzgar demek zor, tüm dünyayı etkileyen bir kasırga gibi.) Başka bir gün bir bakıyoruz, çok hoş bir övgü alıyoruz hiç beklemediğimiz bir anda. Kimi zaman başarı rüzgarı esiyor, kimi zaman başarısızlık. Hiç biri de kalıcı değil. Eleştiriliyoruz, moralimiz bozuluyor, sonra bir bakıyoruz güneş açmış. Köşe başından ansızın çıkan rüzgarlarla savruluyoruz.

Christopher Titmuss, Light on Enlightenment (Rider, 1998) kitabında varlığımızı kazanç, haz, başarı ve övgü ile özdeşleşerek boşa harcadığımızı söylüyor. Yani bunlara tutunarak, bunları takıntı haline getirerek, yaşamımızı harcadığımız konusunda bizi uyarıyor.

2000 yılında “Keyif ve Sıkıntı (Pleasure and Pain)” üzerine yaptığı konuşmada: “Dikkat edin” diyor, “Yaşamımızda iki ana eksen var: keyfi en fazla hale getirmenin ve sıkıntıyı/ acıyı da en az hale getirmenin yollarını bulmak. Yaşamımızdaki tüm öncelikleri bu eksenlere göre belirliyoruz. Keyif veren şeyleri kendimize çekmeye uğraşıyoruz; sıkıntı verenleri de itiyoruz. Zihin keyif içinde olmayı seviyor, o yüzden de zor olanı inkar ediyor, reddediyor ve itiyor.”

Ne büyük çekişme, değil mi? Ve de yaşamımızın anlamı bu mu yani? Böyle basit bir mekanizmanın oyuncağı olmak mı? Üstelik bu çekişme bizi ne kadar yoruyor, zihnimiz ne kadar çalkalanıyor, ambale oluyoruz!

Elbette yaşamdan keyif almayalım ya da kendimizi acılara atalım demek değil bu sorgulama. İlgisi yok. Önemli olan bu işleyen mekanizmayı fark etmek ve yaşamımızı, seçimlerimizi nasıl etkilediğini gözlemlemek.

Bu mekanizma (keyfe tutunmak, acıdan kaçmak) bizi gerçeklerden uzaklaştırıyor mu?
Gerçekten içimizden gelenleri yapmaktan alıkoyuyor mu?
Bu tutku; keyif veren şey yaşamımızdan çıktığında acıya sebep oluyor mu?
Ya da acı çekme olasılığı var diye, daha başımıza gelmeden, gerçekleşmeden acı çekiyor muyuz?

Bugün gün içinde hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız şeylere ilişkin tavrımıza bir bakalım.
Nelerden hoşlanıyoruz? Nelerden hoşlanmıyoruz?
Hoşlandığımızda içimizde neler oluyor, hoşlanmadığımızda neler oluyor?
Hoşlandığımız şey bitince, rahatça bırakıp, yaşama devam edebiliyor muyuz, takılıp kalıyor muyuz?
Hoşlanmadığımız şey ömür boyu hiç değişmeyecek diye bir inanca kapılıyor muyuz?

Yarın: Diğer rüzgarlarla devam…

8 Ekim 2008 Çarşamba

Başlıyor, bitiyor...

Değişim sürekli oluyor...
Sürekli değişim oluyor...

Önemli olan,
değişimden bilgelik, sevgi, şefkat sağmak,
şeffaflaşmak...

Bugün günlük yaşamımızın içindeki değişimlere bakalım. Bir toplantı başlıyor bitiyor. Yemek başlıyor bitiyor. Bir yerden bir yere yürüyoruz. Yürüme bitiyor, oturma başlıyor, oturma bitiyor, ayakta durma başlıyor. Nefes alma bitiyor, verme başlıyor. Telefon konuşması başlıyor, bitiyor. Televizyon dizisi başlıyor, bitiyor. Bu yazı başlıyor, bitiyor...


7 Ekim 2008 Salı

Yaşamın Geçiciliği...

Bugün Batı’da çok sevilen hocalardan Thich Nhat Hanh’ın The Blooming Lotus
(Çiçek Açmış Lotus-Nilüfer) kitabından defterime not almış olduğum bir alıntıyı paylaşmak istiyorum. Sevgili Hatice Kapudere tercüme etti, gönülden teşekkürler…

“Her şeyi farkındalıkla algılamak hayatın ne olduğunu daha derinden görmemizi sağlar. Gelip geçiciliği (kalıcı olmama-impermanence) yaşamın olumlu bir yanı olarak görebilmek önemlidir. Gelip geçicilik yaşamın özüdür. Varolan değişmeseydi, yaşam süregelmezdi. Eğer bir mısır tohumu değişmeseydi, mısıra dönüşemezdi. Küçük bir çocuk değişmeseydi, bir yetişkine dönüşemezdi.

Yaşamın değişken, geçiciliği olması (hiçbir şeyin kalıcı olmaması) onun değersiz olduğunu göstermez. Yaşamın değeri geçiciliğinde saklıdır, tam da gelip geçtiği için yaşama daha çok değer veririz. Bu nedenle her anı nasıl derin yaşayacağımızı ve sorumluluk içinde kullanacağımızı bilmeliyiz. Eğer an’ı tam anlamıyla yaşarsak, sonradan pişmanlık duymayız. Yakınlarımıza nasıl özen göstereceğimizi, onları nasıl mutlu edeceğimizi biliriz.

Her şeyin geçici olduğunu kabullenebilirsek, herhangi bir şeyin ölmesi, yok olması ya da gitmesi bize acı vermez. Başarı ya da başarısızlık, gerileme ya da refah, değişim karşısında denge ve huzurumuzu kaybetmeyiz.

Birçok insan sürekli huzursuz, hep koşturma halinde; vücutlarına ve zihinlerine nasıl bakacaklarını bilemiyor. Her geçen gün maddi konfor sahibi olmak için yavaş yavaş sağlıklarından uzaklaşıyorlar. Sonunda vücut ve zihin sağlıklarını tüm bu gereksiz şeyler yüzünden yitiriyorlar. (s.52)

Tutkularımızı, üzüntü ve acılarımızı bırakma gücüne sahibiz. Bizi gereksiz yere meşgul eden her şeyi bırakma gücüne sahibiz. Böylece kendimiz ve diğer tüm varlıklar için daha anlamlı bir yaşam sürmeye başlayabiliriz. (s.55)”

Hep paylaştığımız konular. Bir kere de Thich Nhat Hanh’ın kaleminden okuyup hatırlayalım istedim.

Yaşamın geçiciliğinin farkında mıyız her gün, her an? Eğer geçiciliği gerçekten idrak etmiş olsak, yaşamlarımız ne kadar farklı olurdu kimbilir. Dert ettiklerimiz epey bir elenirdi herhalde, hele incinmeler, itişip kakışmalar, ağzımızdan fırlayıp çıkan sözler azalırdı herhalde… Gözlerimiz daha çok güzellik görürdü… Yüreklerimiz özgür olurdu ve sevgi saçardı…

Geçiciliği gerçekten idrak etmemiz dileğiyle…


Not:
Bugün 27. gün... Kervan ne kadar kalabalıkmış. Neredeyse her gün yeni bir yolcu, "40 gün için seçtiğim kişi..." diye söze başlıyor. Belki bugün iyi dileklerde bulunduğumuz kişinin son günleri olduğunu bilseydik önümüzdeki birkaç gün, ne yapardık, nasıl hissederdik, onun için bir şey yapar mıydık; buna bakabiliriz...

6 Ekim 2008 Pazartesi

Farkındalık: Iç Frenimiz

Vipassana hocası Sharda’nın 2001’de Kendiliğindenlik üzerine yaptığı bir konuşmadan almış olduğum notlar (kolay okunabilmesini sağlamak için aralara bağlama cümleleri kattım):

“Farkındalık nedir?
Farkındalık şu anda olanı yakalamaktır, şu anda olanı olduğu gibi görmektir, olanın üzerine kendi malzememizi eklemeden görmektir.

Yaşamdaki sorunlar nereden kaynaklanıyor? Kendi malzememiz dediğimiz nedir?
Sorunu yaratan; olmakta olan değil; tepkimiz, yani tüm yaşamımız boyunca biriktirdiğimiz koşullanmış alışkanlıklarımızdır. Bu alışkanlıkların farkında olmadığımızda, bu kalıplarla, koşullanmalarla hareket ederiz. Farkındalığı kaybederiz, tekrarlanan kalıp yönetimi ele geçirir. O kadar bu kalıpla özdeşleşmişizdir ki, bilincimizi kaybetmiş gibi ardından gideriz. Ve deriz ki, “bu benim”. Zihinde arka planda hüküm sürmekte olan gücü/enerjiyi görmeyiz. Bu benim diye sabitleştirdiğimizde de, dönüşüm için yer olmaz. Tıkanırız. Akamayız.

Ancak dönüşüm mümkündür. Dönüşümümüze katkıda bulunabiliriz. Peki her şey koşullanmalarla yürüyorsa, bu nasıl mümkün olabilir?
Peri tozuyla. Farkındalığımızı geliştirmek suretiyle an’a getirdiğimiz bilgelikle yani.

Eğer an’daysam, oradaysam, olana ilişkin tepkilerimle ayartılmamışsam, olanı görebilirim ve ayırt edici bilgelik ortaya çıkabilir. Zihnin kurbanı olacağıma, neye bakacağımı, dikkatimi vereceğimi, neyle ilgileneceğimi ve neyin değerli olduğunu görebilir olurum.

Farkındalık, dikkatimizi yöneltmektir. Farkındalık, iç frenlerdir, alışkanlık enerjisinin ivmesini yavaşlatır, böylece peri tozunun serpilmesine imkan sağlar.

Nice farkındalık uygulamaları sonunda, alanımızın genişlediğini, zihnin daha netleştiğini, alışkanlık ve koşullanmalara eskisi kadar kapılmadığımızı görürüz.

Bilgelik, bu olumsuz tepkileri serbest bırakmaya niyet ettiğimizde, hep gittiğimiz yoldan farklı bir yolda gitmeye niyet ettiğimizde ortaya çıkar.

Tanınmış vipassana hocalarında Ajan Cha, “Spiritüel uygulamanın yüzde 70’i bırakmak gerektiğini bilmek ama yapamamaktır.” der. Tanıdık mı?

Bir alışkanlığın farkına varmış olabiliriz ama hala var olmaya devam eder. Bu; alışkanlığın hala, farkındalığımızdan daha güçlü olduğu anlamına gelir. Yapacağımız şey, fark etmeye devam etmek ve bu güç enerjilerle durabilme (onlara kapılmadan, onların yanında durabilme) kapasitemizi artırmaktır. Her farkındalık an’ı, müthiş etki yapar, bu etkiyi o an fark etmesek de.

Zihin takılmadığında, sınırlanmadığında, bir şeylere bağlanmadığında, tarafsız (equanimous) olur. Bu özgürlüktür. Ve böyle bir zihinle her şeyi yapabiliriz.

Evrende hiçbir şey tıkanmış, takılmış, saplanmış, yapışmış (stuck) değildir. Her şey her şeyi etkiler. Her şey hareket halindedir. Evrenin tıkanmış olması mümkün değildir. Tıkanmanın bir tek yolu vardır, o da tıkanmışlık düşüncesidir. Ancak bu düşünceyi bıraktığımızda, özgürlüğü hissedebiliriz.”

Kendi ellerimizle kilitlediğimiz hapishanemizden çıkabilmemiz dileğiyle…



Not: Bugün 26. gün... Eğer iyi-dilekler-enerjimizi biraz daha canlandırmak uygunsa, bugün biraz silkelenelim, biraz daha özel bir zaman ayıralım. Bugüne kadar aklımıza gelmemiş yeni dileklerde bulunalım ya da iyi dilekler için yeni yöntemler deneyelim. Bugün bir değişiklik yapalım yani, yenilenelim, tazelenelim. Kervan yolcularına zihin, kalp açıklığı dileklerimle...


25 Eylül 2008 Perşembe

Dualitenin Bir Yanına Tutunduğumuzda

Birkaç gün önce eski notlara göz gezdiriyordum. İngiltere'deki Dharma Facilitators Program'da Mayıs 2005'te Christopher Titmuss'un söylediği bir sözü gördüm. Başını sonunu not almamışım, kendi başına öylece duran bir söz. Üzerinde düşünmek, yaşamda uygulanışına bakmak, gerçeği yansıtıp yansıtmadığını görmek için dikkatime aldım. Bir görüşü olan varsa ve paylaşırsa, sevinirim.

"Dualitenin bir tarafına yapıştığımızda, tutunduğumuzda; diğer tarafı davet etmiş oluruz ve o tarafı deneyimleriz. Örneğin mükemmeliyetçiler mükemmel olmayanı deneyimleyeceklerdir."



Not: Bugün 15. gün...

23 Eylül 2008 Salı

Gardrop Mahkumu...

Birkaç sene önce Ankara’ya gittiğimde üniversite yıllarından arkadaşım Balagül ile buluşmuştuk. Oradan buradan konuşurken, halimize ilişkin gözümüzün önünde bir resim canlanmıştı. Not almışım, sizinle de paylaşayım.

Büyükçe bir gardrop (bilinçaltımız) düşünün. İçi tıka basa dolu. Öyle dolu ki, kapaklar açılmasın diye can hıraç tutuyoruz, itiyoruz. Müthiş enerji, çaba ve enerji harcıyoruz içeridekilerin taşmaması için. Kapakların önünden de ayrılamıyoruz haliyle.

Keşke dökülseler de, ayıklayıp atacaklarımızı atsak. İhtiyaç olmayanları yeni yerlerine göndersek. Gardrobun bekçisi ya da belki mahkumu olmaktan kurtulsak.

Demiştik o zaman…

Gerçeklerle karşılaşmak cesaret istiyor. Sağlam durmak. Sıkı durmak istiyor. Kendini kandırmamak, ertelememek, olanla olduğu haliyle yüzleşmek, olanı olduğu gibi görmek, olana teslimiyet ve her şeyi kapsayacak bir yürek istiyor. Bu satırlara şu anda gözü değen hepimizin bu kapasitesi var, tek adım bu yönde niyetlenmek, yüzümüzü gerçeğe dönmek, kalbimizi açmak…

Soralım kendimize cesurca: Burada gerçek ne?


22 Eylül 2008 Pazartesi

İyi Dilekler Kervanı

Babamın sonbahar bahçesinde bir sürpriz bahar... 17.09.2008 *


Bu yazıyı bir ara değerlendirme olarak ve televizyoncu diliyle 'blogu yeni açanlara' özet olsun diye yazıyorum…


Bir ayna ki sen karşı durursun
Başka değil hep kendin görürsün
Böyle olunca bilelim öz ne
Fikirlerde bu ikilik söz ne

Mevlana



12 gün önce iyi dileklerde bulunarak, Mevlana’nın bir sözünü (11 Eylül yazısında) denemeye karar verdim. Baktım yolculuğa hemen başka yolcular da katıldı. Günlerdir kervan dayanışarak, coşkuyla ilerliyor…

Bu yolculukta gördüklerimden birkaçını paylaşmak istiyorum bugün. Bu niyetle yola çıktığımda, düşündüğümde içimde bir huzursuzluk, rahatsızlık oluşan 5 kişi belirmişti. Niye bu kişiler en başta bilememiştim. 12 günden sonra çok daha iyi anlıyorum.

Bu kişilere önce yüzeysel iyi dileklerde bulunmuştum, pek kolaydı. Sonra özellikle ikisine iyi dileklerde bulunurken, içimde çalkantılar olduğunu fark ettim. Aklıma bu kişilerin yapmış olduğu bazı hareketler, söyledikleri sözler, sebep oldukları olaylar geldi, peşi sıra da kızgınlık, kırgınlık, incinmişlik.

Yola bu kişilere iyi dileklerde bulunmak üzere çıkmıştım ama içimde taşıdığım yaralarla karşılaşmıştım. İyi dilekler karşı tarafa ulaşıyor mu, bilmiyorum. Ancak kendi yaralarımı keşfetmek kendime verdiğim harika bir hediye oldu, oluyor. Çünkü yaramı bilirsem, iyileştirmek için fırsatım olur. Görülmeyen, karanlıkta, kıyıda bucakta kalmış yaralar hem nereye gitsem üzerimde taşıdığım bir yük oluyor, dolayısıyla yaşamda beni yavaşlatıyor, hem de beni yönlendiriyor ve özümden ayrı adımlar atmama neden oluyor.

Bu nedenle iyi dileklerde bulunurken, içten gelen itirazlara, anılara, isyanlara, öfkeye, incinmişliğe kulak vermek çok önemli. Aksi halde sanki her şey güllük gülistanlıkmış gibi rol yapma ve iyi insan olacağım ümidiyle içimizdeki incinmişlikleri bilinçaltımızın derinliklerine itmemiz tehlikesi olabilir. Gerçek; ne kadar sevimsiz olursa, olsun, her zaman gözümüzü ayırmamamız gereken en değerli şey. Özgürlüğün, hafiflemenin tek yolu, gerçeği aramak, gerçeğe cesurca bakmak şimdiki anlayışıma göre. Kalbi tertemiz, pırıl pırıl bir insan olmak isteyebiliriz, ne güzel. Ama pek çoğumuz orada değiliz, kabul edelim. Neredeysek, oradan başlamak durumundayız. Aksi kendimizi kandırmak olur ki, zaman ve enerji kaybı.

Peki bu içimizdeki incinmiş, kızmış taraf ortaya çıktığında ne yapacağız? Herkesin elbette kendine uygun bir yolu vardır. Benim şimdiye kadar kullandığım yolları bu blogda paylaştım, kısaca tekrarlayayım.

* Listeleri pek sevdiğim için (ve de kolaylık sağladığı için), içimden gelen itirazları yazılı olarak listelemek, karşı tarafta alındığım, kızdığım özellikleri listelemek.

* Bu özellikler bende var mı diye bakmak. Burada çok dürüst olmak. Artık bunca yol yürüdükten sonra, peşinen vardır diye bakıyorum ve yaşamımdan örnekler pat pat dökülüyor önüme. İlk başlardaki “katiyen, bu özelliğin bende olmasının mümkünatı yok” hallerini pek yaşamıyorum yani, baktım enerji, zaman kaybı.

* Sonra bu özellikle ilgili ne yapacağıma bakmak. Duruma göre ilgililerden (yani kızdığım kişilerin bana davrandığı gibi davrandığım diğer kişilerden) gıyaplarında ya da şahıslarında özür dilemek. Telafi için yol aramak- yine o kişiye doğrudan ya da başkalarına ama telafi niyetiyle. (Kısa yazıyorum blogda çeşitli yazılarda var detay)

* Bu özelliği tekrarlamamak için ne yapabileceğime bakmak. Burada genellikle işime yarayan bir düşünme şekli: bu davranışı yaparken/ sözü söylerken, herhalde bir ihtiyacımı karşılamaya çalışıyordum. Neydi bu? (Şiddetsiz İletişim, Marshall Rosenberg, Sistem Yayınları- bu kitapta ihtiyaç listesi var. Bu listeye bakmak netleşmek için işe yarayabilir) Ancak anlaşılan pek talihsiz bir yol seçmişim bu ihtiyacı karşılamak için. Ya başkasını kırmışım bu uğurda, ya kendi değerlerime ters düşmüşüm, ya kendi ihtiyacımı bile karşılamamış bu yaptığım. Eh olmuş olan, peki neyi farklı yapabilirim bir dahaki sefere? Bunu kendime öğretebilmek için, şimdiden hangi adımları atabilirim?

* Özellikle bu son adım, kendimi affedemediğim haller için çok yararlı. Zira iyi dilekler dilediğim kişiler için yukarıdaki adımları yaptım, kalbimin önündeki sisler kalktı, daha rahatlıkla iyi dileklerde bulunmaya başladım. Sonra bir gün baktım, yine bir hafif sis. Bu kez bu kişilere kendi yaptığım bazı davranışları hatırladığımı fark ettim. Yine kalbimin üzerinde bazı bulutlar var. Kendi değerlerimle, önem verdiklerimle uyuşmayan davranışlar, tarzlar, sözler. Bir iki gün utanma hissiyle geçti- zamanım kısıtlıydı, pek üzerinde çalışacak fırsat olmadı, o yüzden bir iki gün. İşte pişmanlık, utanç hissettiğim, kendime karşı hayalkırıklığı yaşadığım o haller için de yukarıda paylaştığım adım çok yararlı oldu. Hangi ihtiyacımı karşılamaya çalıştığımı görünce, içimde bir şefkat belirdi bu davranışı yapan Hale’ye. Şimdi gördüğümü görsem, kesinlikle o şekilde davranmazdım. Üzüldüm. Şiddetsiz iletişimde buna yas tutmak diyorlar. Öyle hakikaten, yaşanmışlığın ve yaşanmamışlığın yassını tutmaya izin verdim kendime. Sonra da neyi farklı yapabilirim diye baktım.

Geçtiğimiz günlerde ölüme çok yaklaşmış ancak rahatça ölüme akamayan kişilerle karşılaşıyorum. Yakınları bazen soruyorlar, “ne yapılabilir?”. İçimde öncelikle şu düşünce oluyor: Ölüme her an hazırlıklı olmak ne kadar önemli. Hastalıkla uğraşırken, şu yukarıda dilim döndüğünce paylaşmaya çalıştığım süreçler yapılabilir mi? Bilmiyorum. Ama en azından o koşullarda çok zor olabileceğini tahmin ediyorum. İyi dileklerde bulunma yolculuğu aslında kendimize iyi dileklerde bulunma yolculuğu, kendimize bir hediye. Yaşamda daha hafif, daha özgür, daha anlamlı yaşayabilmek için, yollardan biri. Ölüm zamanı geldiğinde de umarım daha hafif bir yükle yeni yolculuğa çıkabileceğiz.

Gelelim Mevlana’nın bugünkü sözüne. Dün pat diye karşıma çıktı, pek denk düştü. Bu yazıları yaşamla elele yazıyoruz hissi çok kuvvetli son günlerde :) İyi dileklerde bulunduğumuz kişiler yalnızca birer ayna, bizim onlarla pek işimiz yok bana göre. Talihsiz yollarla yaşıyor olabilirler, bizim onlara iyi dileklerde bulunmamız onların yollarını onayladığımız anlamına gelmiyor. Tam tersi. Önce kendimizdeki benzer yarayı fark edip, iyileştirmek için adım atıyoruz. Sonra öyle uygun gelirse ve gerekirse (zira bazen nasıl oluyorsa oluyor ama gerek kalmıyor, karşı taraf değişiveriyor), karşımızdakine ihtiyaçlarımızı, isteklerimizi, gördüklerimizi ifade ediyoruz, iletişim yoluyla gelişiyoruz. Belki de iyi dilekler dilerken, yaydığımız güzel enerjiler cep telefonu dalgası gibi onlara ulaşıyordur ve bilinçlerinde olmasa da bir bölümleri bu iyi dilekleri duyuyordur, onların da gelişimlerine katkıda bulunuyoruzdur. Belki. Bunu bilmiyoruz, pek kafa yormaya da gerek yok bana göre. Önemli olan, fark ettiklerimiz. Gördüğümüzden daha fazla güzel şey oluyorsa da, harika, olsun…

İyi dilekler gönderdiğim kişileri değiştirmedim, her gün düzenli, istikrarlı başta beliren 5 kişiye iyi dilekler göndermeye ve içimden gelenlere bakmaya devam ediyorum. Zira 40 gün dendiğine göre, Mevlana’nın bir bildiği vardır diye düşünüyorum. Yoksa da olmadığını görürüm ama deneyip bakana kadar bilemem. Bu kişilere bakarken kendimde gördüklerimi ve şimdilerde yaşadıklarımı örneklerle paylaşmamayı seçiyorum, onlara saygımdan. Ancak öyle inanılmaz, hiç beklenmedik durumlar gelişiyor ki bu kişilerle ilgili bugünlerde. İnancım gittikçe kuvvetleniyor. Merakla yolculuğun geri kalanına açıyorum kalbimi… Kervanın diğer yolcularına da yürekten selamlar...



* Not: Yukarıdaki fotoğraf taa likya yürüyüşünde başlayan bir niyetin gerçekleşmiş ürünü. Sonunda bir fotoğraf makinesi ekibe katıldı :) Likya dostlarım Rita ve Kemal Bey, uğraşıp, araştırdılar ve beni içimin rahat ettiği, kolaylıkla kullanabildiğim, hafif bir makineye yönlendirdiler. Özenleri, ilgileri için gönülden kocaman teşekkürler. Seda (Talaakar) da makineyi kolaylıkla almamda destek oldu. Ona da gönülden kocaman teşekkür. Coşkuyla, merakla makineyi kurcalıyor, denemeler yapıyorum. Çevreme bakışımda değişiklik oldu daha şimdiden. Daha detaylı bakıyorum, ışığı, gölgeyi daha bir görür oldum. Çocuklar gibi şenim yani yeni ekip arkadaşımla. Hava bulutlu olmasa, ne fotoğraflar çekeceğim... Yaşamda da bulutlu havalar var, hava güneşliyken keyfini çıkarmaya bakmalı...

17 Eylül 2008 Çarşamba

Yola Işık Tutan Şiirler- Vermek Üzerine

Mersin Ağacı, fotoğraf: There and back again, 30.07.2008, www.flickr.com


Yaşamla dansa devam… Dün bir kitap okuyordum, bir konuyu anlatmak için örnek vermiş, cümleyi okuyunca içimden bir kıkırdama yükseldi. Bakın ne diyor, “Kardeşlerinden birinin giysiye ihtiyacı varsa ya da yaşaması için yeterli yiyeceği yoksa ve kişi onlara “sana iyilikler diliyorum, kendini sıcak tutmanı ve bol bol yemek yemeni diliyorum” der ve bu temel ihtiyaçlara ilişkin onlara bir şey vermezse, bu dileklerin ne faydası var.

Sırada aşağıdaki şiiri hatırlamak, hatırlatmak vardı, tam denk düştü. İyi dileklerde bulunmaya devam, zira yürek açılsın ki, içimizdeki sevgi yaşama aksın. Ancak bunu genişletmenin de zamanı geldi anlaşılan. Findhorn’da bir söz vardır: yaptıkları işler için, “love in action”, eylem halinde sevgi, eylem olarak sevgi, sevginin eyleme geçmiş hali gibi çevrilebilir belki. Harika bir tanım, değil mi? Bugün yaptığımız her şeyi sevginin bir yansıması olarak yapamayız belki ama hiç olmazsa bir işi yaparken, yüreğimizin sevgisinin ifadesi olarak yapmayı deneyelim mi? Tüm dikkatimizle an’da olarak, özenle, iç neşesiyle bir şey yapalım: bulaşık yıkamak olabilir, birini aramak olabilir, bir çiçeği seyretmek olabilir, yemek pişirmek olabilir, bir mesaj yazmak olabilir, masamızın üzerini toplamak olabilir. Önemli olan tam dikkatle orada olabilmek ve sevginin içimizden akmasına kendimizi açabilmek…

Ve de şu günlerdir iyi dileklerde bulunduklarımız için acaba bir şey yapmak mümkün mü? (Birkaç gün önceki yazıdan devamla) Onların yaşamına katkıda bulunacak, yaşamlarını zenginleştirecek, kendi güzelliklerini görmelerine vesile olacak bir şey. İçimizden itirazlar gelebilir (zaten bana şunu şunu yapmıştı, bir de katkıda mı bulunayım yaşamına gibi- buna ilişkin deneyimimi kısa olarak birkaç gün önce yorumlarda yazdım). Elbette bu itirazları dinlemekte de fayda var. Kendimizle ilgili nice direnci, karşılanmamış ihtiyacı ifade ediyorlar bize. İçimizdeki karanlık odalara farkındalığın ışığını götürmek için fırsat veriyorlar. İtirazları aştıktan sonra, tüm yaratıcılığımızı kullanarak bakalım ne yapabiliriz bu kişilere. Benim iyi dileklerde bulunduğum kişilerden ikisini bir daha görmeyeceğim, ancak belki ailelerine ya da yaşamlarında çok önem verdikleri konuya katkıda bulunmak mümkün olabilir. Düşünelim, içimizi açalım, bakalım ne yükselecek…

Ve de hatırlayalım, vermek ama nasıl vermek:


Vermek Üzerine

Sonra zengin bir adam dedi ki, bize Vermek’ten Söz Et.
Ve o yanıtladı: Malınızdan mülkünüzden verirken pek fazla bir şey vermiş sayılmazsınız.
Gerçekten vermek kendinden vermektir.
Çünkü mal mülk, bir gün gerekir endişesiyle alıkoyup sakladığınız şeylerden başka nedir ki?
Ve yarın, yarın ne getirir, kutsal kente giden hacıların peşine düşmüşken, iz tutmaz kumlara kemikler gömen aşırı tedbirli köpeğe?
Yokluk korkusu yoksunluğun bizzat kendisi değil midir?
Kuyunuz suyla doluyken susuz kalmaktan korkmak, asıl giderilemez susuzluk değil midir?

Çok şeye sahip olup çok azını verenler vardır- bunu şan olsun diye yaparlar ve bu gizli arzu hediyelerini yoz eder (yararsız kılar).
Bir de aza sahip olup hepsini verenler vardır.
Bunlar yaşama ve yaşamın cömertçe verilmiş bir ödül olduğuna inananlardır ve onların sandığı hiç boş kalmaz.
Sevinçle verenler vardır ve o sevinç onların ödülüdür.
Ve acıyla verenler vardır ve o acı onları arındırır.
Ve veren ve verirken acıyı bilmeyen, sevinç aramayan, faziletli olmayı düşünmeden verenler vardır;
Şu vadideki mersin ağacının kokusunu havaya saçması gibi verirler.
Tanrı böylelerinin elleri aracılığıyla konuşur ve onların gözlerinden dünyaya gülümser.

İstenince vermek iyidir fakat istenmeden, ihtiyacı anlayıp da vermek daha iyidir;
Ve eli açık olanlar için, alacak olanı aramak vermekten daha büyük bir sevinçtir.
Sanki alıkoyabileceğiniz bir şey var mı?
Tüm sahip olduklarınız bir gün verilecek;
Öyleyse şimdiden verin de, size ait olsun verme mevsimi (hazzı), mirasçılarınıza kalmasın.

“Veririm ama sadece hak edenlere” dersiniz sık sık.
Ne meyve bahçenizdeki ağaçlar böyle der, ne de çayırlarınızdaki sürüler.
Onlar, saklandığında çürüyecek olanı, yasayabilsin diye verirler. Günler ve geceler bahşedilmeye değer bulunmuş olan, sizin vereceklerinizi almaya da layıktır kuşkusuz.
Ve hayat ummanından içmeyi hak etmiş olan, sizin küçük derenizden tasını doldurmayı da hak eder.
Ve bir şeyleri alma cesaretinden ve güveninden, hatta hayırseverliğinden büyük fazilet var mıdır?
Önünüzde göğüslerini bağırlarını yırtıp itibarlarından soyunmaya, böylece size çırılçıplak değerlerini ve gizlisi saklısı kalmamış gururlarını sergilemeye kim adına zorlayabilirsiniz insanları?
Siz önce bakın, veren olmaya ve vermenin aracı olmaya layık mısınız bakalım.
Çünkü aslında hayata bir şeyler vermek hayata mahsustur- kendini bağışın kaynağı olarak gören sizler sadece birer tanıksınız.
Ve siz alanlar -ve hepiniz alıcısınız- minnetin ağırlığını yüklenmeyin, yoksa kendinize ve verene boyunduruk takmış olursunuz.
Tam tersine verenle birlikte hediyelerinin üzerinde yükselin kanatlanırcasına;
Çünkü borcunuz konusunda aşırı titizlik, anası eli açık toprak ve babası Tanrı olanın cömertliğinden kuşku duymak demektir.

Halil Cibran


Ermiş- Halil Cibran, Çeviren: Ayşe Berktay, Alkım Yayınları, 2006, s. 23

16 Eylül 2008 Salı

Sarıkeçili Yörükleri

Epey bir zaman oluyor, DAG grubundan Canan Kocaoğlu (teşekkürler) bir link paylaşmıştı. Ben de saklamıştım sizlerle paylaşayım diye, zamanı şimdiymiş. Haftaya neşeli bir başlangıç olsun…

Atlas Dergisi için hazırlanmış NTV’nin foto-röportaj bölümünde yayınlanan bir belgesel. Sarıkeçili Yörüklerinden Cemal Candan, Toros Dağları Mersin Karaman arası yayla göçünü anlatıyor. Fotoğrafları, röportajı, kurguyu Fatih Pınar yapmış. Tüm emeği geçenlerin ellerine, yüreklerine sağlık; daha nicelerini yapabilecek güç, istek, yürek ferahlıkları olsun… Sarıkeçili Yörüklerine de gönüllerinden geçen gibi bir yaşam diliyorum…

O kadar güzel fotoğraflar, o kadar güzel bir anlatım ve kurgu ki, içim coştu. Likya yürüyüşünde karşılaştığım tüfekli çobanı hatırlattı bana (13 Eylül 2007). Basit, sade, müthiş bir neşe, yaşamın içindelik, sevgi. Mutluluğun edindiğimiz şeylerle ilgisi olmadığı daha güzel nasıl anlatılır… Ayakları yaşama basarlık, dolu dolu yaşamak, özgürlüğün tadını doya doya çıkarmak daha güzel nasıl anlatılır… Köy dar geliyormuş göçere, çadıra özlemi içimi yıkadı… Bunların yanında bir de doğanın göbeğinde olma, yol, yürüyüş özlemi tomurcuklandı içimde. Bakalım sizde neler çağrışacak, içinizde neler canlanacak…

http://www.ntvmsnbc.com/modules/interactive/Foto-Roportaj/sarikeciliyorukleri/default.asp


Not: Bugün Duygu’nun da hatırlattığı gibi “altı”

(Bu yazıyı aslında dün için hazırlamıştım. Ancak bulunduğum yerde internet bağlantısı ansızın kesildi, tüm uğraşlarıma/ başvurularıma rağmen de biraz önceye kadar gelmedi. Yorumlara söyleyeceklerim var, bakalım bağlantı ne kadarına izin verecek. Bir süre böyleyiz (bir 15 gün kadar), sabır egzersizi için iyi bir fırsat oluyor...)

9 Eylül 2008 Salı

Sonuca Ulaşamıyorsak...

Paren, 12 July 2005, www.flickr.com


Bazen bir şeyi yapıyoruz, yapıyoruz olmuyor bir türlü. İstediğimiz sonuca ulaşamıyoruz. Kimi zaman kızma, küsme, hayalkırıklığı, büzülüp, küçülme, vazgeçme tepkisi veriyoruz. Eğer içimizden bu şeyin yapılmasına ilişkin güçlü bir his duyuyorsak, "ee, zorluk varsa, demek yapılmaması gerekiyor" diyerek, hemen vazgeçmek uygun olmayabilir.

Acaba burada genişlememize, özgürleşmemize yardımcı olacak farklı nasıl tepkiler olabilir?

1- Bir daha deneyebiliriz.

2- Neye ihtiyaç var bakarız. Materyal mi eksik, beceri mi, bilgi mi? Bu ihtiyaçları ben karşılayabilir miyim? Öyleyse, tamam. Karşılayamıyorsam, kim karşılar? Desteğe, motivasyona mı ihtiyaç var? Kimden destek, teşvik isteyebilirim?

3- Daha önce yapılmış, olmuş örneklere bakabiliriz. Karşılaştırabiliriz. “İki resimdeki farkları bulun” engin deneyimimizden yararlanabiliriz :)

4- Daha uzaktan, yukarıdan bakmaya çalışabiliriz ve nerede takıldığımızı görmeye çalışabiliriz. "Burada görülecek daha ne var?" diye sorarız. "Farklı açılardan görmeye niyet ediyorum" diye niyet yapabiliriz. İçimizde bir engel olabilir, içten içe zaten yapamayacağımıza inanıyor olabilir miyiz? Ya da tutunduğumuz bir şey mi var acaba, ileri gidebilmemize imkan vermiyor?

5- Bunu yapmanın başka hangi yolu olabilir diye sorabiliriz kendimize, başkalarına.

6- Çeşitli denemeler de yol aldırmamışsa, "Gayret ettim, elimden geleni yaptım. Olmuyorsa, herhalde var bir nedeni" deyip, teslimiyetle yüzümüzü başka bir yöne çeviririz.

7- Kocaman bir kahkaha atıp, “Bu süreçte de amma şey öğrendim” der, arkamızı döner gideriz, yolumuza devam ederiz.


8 Eylül 2008 Pazartesi

Engeller Çıktığında...

Jazoni, June 2, 2007, www.flickr.com



Yaşamda bazen bir şey yapmak istiyoruz da, yapmamıza izin verilmiyor, engelleniyoruz. İş yaşamında, eşimizle, çocuğumuzla, anne babamızla, arkadaşlarımızla... Ya da koşullar engel gibi duruyor olabilir.

Bu hallerde hepimizin farklı tepkileri oluyor. Bazılarımız küsüyoruz, darılıyoruz, inciniyoruz ve büzülüyoruz, küçülüyoruz.

Acaba farklı ne yapabiliriz?

Engeller çıktığında, nasıl genişleyebiliriz, büyüyebiliriz, yaratıcılığımızı artırabiliriz?

Diyelim bir yolda yürüyoruz, biri çıktı önümüze ve “buradan sonra gidemezsin” dedi.

1- Engelleyene sakince, tüm dikkatimizi vererek sorabiliriz: “Niye?”. Onu konuşturabiliriz sorular sorarak. Açık bir zihinle dinlemeye çalışabiliriz. Onun açısından duruma bakıp, dikkat çekmeye çalıştığı koşulları görmeye çalışabiliriz. 'Haklıyım, haksız', 'ben daha iyi bilirim', 'anlamıyor' düşüncelerinden arınmış bir şekilde dinleyebiliriz. Bu düşünceler geliyorsa, fark edip, yine de tüm dikkatimizle karşımızdakini dinlemeyi seçebiliriz.

2- Tüm koşulları değerlendirdikten sonra, kendi görüşümüze, sezgimize güvenmeyi seçebiliriz. Sonuçlarını da hesaba katarak, aynı yolda yürümeye devam edebiliriz. Değerlendirmemiz isabetli çıkmazsa, öğreneceğimiz iyi derslerimiz olur fena mı :)

3- Ya da koşulları değerlendirdikten sonra, başka yoldan gitmeyi seçebiliriz. Araştırırız, bakarız, içimize de iyi gelen hangi farklı yollar var önümüzde.

Çok basit duruyor değil mi? Bazen yaşamda takılıp kalıveriyoruz, seçenekleri unutuyoruz. Engellendiğimizi düşünüp, karşımızdakine kızıyoruz. Başkasını, koşulları suçladığımızda da gücümüzü onlara teslim etmiş oluyoruz. Zaman ve enerji kaybediyoruz. Ve olduğumuz yerde kalıyoruz.

Seçeneklerimizi artırdığımız, farklı alternatifleri görebildiğimiz nice günler dileğiyle...

Bir soru: Eğer engelleyen açık davranmıyorsa, kapalı kapılar ardında engel mekanizmalarını çalıştırıyorsa, soru soracak mecrayı nasıl yaratacağız?

Öncelikle kolay gelsin, demek isterim. Bir de şöyle bakalım, bu durumda geliştirilecek iç kaslar, farkındalıklar, insana ciddi yol kat ettirir diye düşünüyorum. Buradan öğrenilenlerden sonra yaşamdaki pek çok olay çekirdek çitlemek gibi gelir. İyi bir fırsat yani.

Peki, ne yapılabilir? Öncelikle kim ne yaparsa, yapsın, bir ihtiyacını karşılamak için yapıyordur. Çeşitli yazılarda sözünü ettiğim şiddetsiz iletişimin gözlemlerinden, varsayımlarından biri bu.

Karşımızdaki kişi acaba neye ihtiyaç duyuyor? Yani ihtiyacını karşılamak için seçtiği talihsiz yoldan (bize engel yaratan davranışlardan) gözümüzü ayırıp (zira genellikle büyülenmiş gibi, bunlara kilitleniyoruz), doğrudan bu kişinin ihtiyacına odaklanmaya çalışabiliriz. Saygı, özen, dahil edilme, özgürce kendini ifade etme, kal’e alınma/önem verilme, görülme, katkıda bulunma gibi ihtiyaçlar olabilir mesela. Hatta yakınlık, içtenlik, dürüstlük gibi ihtiyaçlar da olabilir. Bunları serbest, özgür bir zihinle görmek çok önemli. Gerçekten gördüğümüzde içimizde bir yumuşama, rahatlama, hatta şefkat hissi olabiliyor koşullarda bir değişiklik olmasa da.

Karşımızdaki kişiyle bu ihtiyaçlarını gördüğümüze ilişkin bir konuşma yapmak yararlı olabilir. Karşımızdaki empatiye doyduğunda, -ki bunu kendi bedenimizden anlayabiliriz, genellikle kendi bedenimizde de bir rahatlama hissederiz-, bu kez kendi içinde bulunduğumuz çıkmazı; suçlama, yargılama enerjisi katmadan, olduğu haliyle, iyi niyetle ortaya koyabiliriz. Ana hedefimiz hem karşımızdakinin, hem kendimizin ihtiyaçlarını karşılamak; kimseyi alt etmek, fedakarlığa zorlamak değil. Konuşma sırasında ara ara kendimizi yoklayabiliriz: "Gerçekten bu söylediklerimi kast ediyor muyum? Tam söylemek istediğim bu mu? Söylediklerimin pratik faydası var mı, anlayışı artırmaya yönelik mi, yoksa haklılığımı savunmak için mi söylüyorum?"

Karşımızdaki ile konuşmak çok zor geliyorsa ya da koşullar uygun değilse, belki bunu yazılı olarak kendimiz yapabiliriz. Yani karşılıklı bir diyalog yazabiliriz. Karşıdakinin mutlaka anlamlı bir dayanağı vardır, bu dayanağın üzerini talihsiz birçok çalı çırpıyla örtmüş olabilir. Ancak tüm gayretimizle, içtenliğimizle o anlamlı dayanağı görebilmeye çalışabiliriz bu yazılı diyalogda.
Ya da sessizce, hiç konuşmadan, hem karşımızdakinin, hem kendimizin ihtiyaçlarımızı karşılayacak yollar bulup, usul usul onları yaşama geçirmeye başlayabiliriz ve izleriz bakalım ne oluyor.

Bir ara da, karşımızdakinin engel diye yarattığı duruma bakarız ve benzer durumları kendimizin de başkalarına yaratıp yaratmadığını sorgularız. Mesela en yakınlarımıza. Karşımızdakinde kızdığımız özellikler acaba kendimizde de var mı? Bu soru çok klasik oldu artık, hepimiz biliyoruz. Ancak çok duymuş olmamız ve de işimize pek gelmemesi sebebiyle herhalde, etkililiğini kaybetmiş gibi. Oysa bize çok kapı açabilecek bir soru. Hatta yanına bir soru daha ekleyebiliriz: “Burada daha ne görebilirim? Burada öğrenmem gereken ne var?”

Büzülme, küçülme, suçlama, kendini dövme enerjisinden, keşfetme, genişleme enerjisine geçmeye niyet edebiliriz, seçimimizi bu yönde yapabiliriz. Bu niyet zaten pek çok yol açacaktır önümüzde, diye inanıyorum.

4 Eylül 2008 Perşembe

Olumsuz Etkiyi Olumluya Çevirmek

Yaşadığımız bir olaya sonradan baktığımızda bazen yaptığımız bir hareket ya da söylediğimiz bir söz ya da yapmadıklarımız için üzüntü duyuyoruz. Kendimize kızıyoruz, “Ne zaman öğreneceğim? Nasıl değişeceğim?” diye ümitsizliklere kapılıyoruz. Hatta bazen dozu kaçırıp, kendimizi iyice bir hırpalıyoruz, daha önceki benzer/ çağrışan olayları da hatırlayıp, yani şu meşhur klasör dolabını açıp, “bak o zaman da böyle yapmıştın, şu zamanda. Değişmezsin sen, değişmez” diye kendimizi dövüyoruz. Elbette çocukluğumuzda ana babalarımız, okuldaki eğitimciler bizi cezalandırarak eğittikleri (belki de deforme ettikleri) için, kendimizle ilişkimiz de böyle bir yargılama, kınama, kızma, dövme rayına oturmuş halde.

Bu yöntem işe yarasa, diyeceğim yok. Ancak sizi bilmem ama ben kendimi dövdüğümde bir şey öğrenemiyorum, canım acıyor. Hatta kendimizi iyice hırpaladığımızda bu depresyona, içe çekilmeye, yaşama verdiğimiz katkıların azalmasına, dolayısıyla da potansiyelimizi kullanamamamıza, yaşamı dolu dolu yaşayamamamıza mal oluyor. Pek iç açıcı görünmüyor değil mi böyle bakınca.

Peki ne yapılabilir? Elbette yaratıcı pek çok yol olabilir. Bir kaçı:

Pek hoşnut olmadığımız bir davranışta bulunduk ya da söz söyledik diyelim. Öncelikle bunu ne kadar çabuk fark edersek, o kadar iyi. Salça lekesini hemen yıkarsak, hop diye çıkıyor. Bekletirsek, hafiflese de bazen hep izi kalabiliyor.

Şimdi ömürler öncesi gibi gelse de, üniversitede hukuk okudum. O yüzden tazminat, telafi bana yakın gelen sözler. Bir önceki günkü yazılardaki detaylı soruları (burada ne görebilirim, bir daha olsa neyi farklı yapardım, bu duruma tekrar düşmemek için, yaşamımda ne gibi değişiklikler yapabilirim gibi) sorduktan, dersleri aldıktan sonra, bir soru daha sorabiliriz: Bunu nasıl telafi edebilirim?

Bazen olaydaki kişilere doğrudan bir şey yaparak, söyleyerek, telafi mümkün. Birisine kırıcı konuştuksa, bağırdıksa, gidip, “Ya kusura bakma, birden parladım. O an karnım çok açtı ve de üç ayrı yerden bir şeyler istediler. Kendimi iyice sıkışmış hissettim. Sen de bir şey isteyince, sana sesim yüksek çıktı. Elbette sen durumumu bilemezdin. Çok özür dilerim. Acaba sen ne hissediyorsun şu anda?” demek gibi.

Yaşadıkça şunu görüyorum ki, bundan daha ötesi de var. Bir kişiye bağırmışsak, sisteme bir negatif etki yüklüyoruz diye düşünelim. Bunu nötrlemek için, bir pozitif etki yüklemekte fayda olabilir. Yani iç çalışmaları yapıp, karşılıklı iletişim köprüsünü kurduktan sonra, o kişiyi takdir eden sözler söylemek gibi.

Bir kişinin arkasından olumsuz şeyler söylemişsek, yüzüne/başkalarına o kişiyi takdir eden sözler söyleyerek telafi etmek gibi. Özellikle eşimiz, kaynanamız, kayınvalidemiz, patronumuz, iş arkadaşlarımız, hatta kendi arkadaşlarımız, annemiz, babamız, kardeşimiz için epey arkadan konuşuyoruz. Belki yüzlerine gidip, “ya kusura bakma arkandan konuştum, özür dilerim” demek pek mümkün değil. Ama telafisi mümkün bana göre. Bir: arkadan olumsuz konuşmayı kesmek. İki: arkadan olumsuz konuştuğum kadar olumlu konuşmak, yani güzelliklerini, olumlu yanlarını, zenginliklerini görmek ve dile getirmek.

Bedduaya hiç girmeyeyim, hiç bulaşmamakta fayda var. Ama olur da beddua etmişliğiniz varsa, nasıl telafi edeceğinize ilişkin sessizce durup içinize bakın. Bir an önce de telafi edin. Bir daha da bulaşmayın demek isterim, geçenlerde soğan ektim, yeşerdiğinde gül çıkmasını beklemiyorum.

Bazen ilgili kişiler hayatta olmayabiliyor ya da hayatımızda olmayabiliyor ya da onların şahsına bir şey yapmak uygun düşmüyor. O zaman o duruma uygun düşen telafi yöntemi ne ise, onu başka birine yapmak mümkün olabilir. Maddi bir borç kalmış olabilir, maddi bir zarar verilmiş olabilir, o halde bir köy ilkokuluna kitap satın alıp göndermek mümkün olabilir bu borcun ödenmesi niyetiyle. Sokaktaki hayvanlara su, yiyecek verilebilir. Zor durumda olanlara yiyecek desteği yapılabilir. Bunları yaparken, niyeti açık belirlemekte yarar olabilir: “Şu olayda şöyle davrandım, hoşnut değilim bundan. Tamamdır dersimi aldım. Bu eylemi de/ katkıyı da bunu telafi etmek için, bütüne katkıda bulunmak için yapıyorum. Bu yönde değişmek, dönüşmek niyetiyle” gibi.

Birkaç sene önce yaşamımdaki olayları detaylı incelediğimde, böyle bir telafi listesi çıkarmıştım. Listede maddi ya da manevi olarak borçlu kaldıklarım da vardı. Bunları yerine getirmek zaman aldı, ancak iç ferahlığını tarif etmeme imkan yok. Telafi ettiğimi düşündüğüm yöntemler gerçek anlamda telafi sağladı mı bilemem ama elimden gelenin, düşünebildiğimin yüzde yüzünü yaptığıma inandım. Bazı hoşnut olmadığım davranışları sanırım (farkında olduğum kadarıyla) tekrarlamadım. Bazılarını otomatik bir hızlılıkla tekrarladım ancak dozu çok hafiflemişti. Eleğin delikleri gittikçe küçülüyor idrak arttıkça. Sabırdan başka çare yok. Daha bu sabah hoşnut olmadığım bir davranışta bulundum. Bu yazı bittikten sonra telafisi için harekete geçeceğim...

Yazının tam bu yerinde kendimizle ilişkimize dair de önemli bir hatırlatma:

Kendimiz hakkında da olumsuz konuştuysak (içte ya da dışta), bunu fark eder etmez, “Hımm, eski kalıplar, koşullanmalar hala devrede. Bunları söyleyerek, kendimi kırdım. Özür dilerim. Bunu söylerken, gerçekte ne demek istiyordum? Daha sevgi dolu, daha paylaşan, daha bilge bir insan olmak istediğimi mi söylemek istiyordum? O zaman öyle söyleyeyim bari. Meğer ne güzel bir şey istiyormuşum kendim için. Ve de şimdi bir güzellik bulayım kendimde, bir zenginlik, yaptığım bir katkı; kendimi takdir edeyim.”

Bunlara vaktim yok, ömür boyu nasıl yapayım, diyebiliriz belki. Ömür boyu olmasın, bir kere deneyelim. Ya da “Ooo, bu büyük iş. Sonra yapayım.” hissi gelebilir üstümüze. Kolaylaştıralım o halde. Şimdi şu andakini yapalım. Sonrasını sonra düşünürüz.

Bir de küçük bir gözlem: biz kendi ellerimizle, kendi seçtiğimiz koşullarla telafi etmezsek, zaten yaşam bize bunu bir gün telafi ettiriyor. Zamanını, koşullarını seçemediğimiz için, bazen epey zorlanabiliyoruz. Deneyimle sabit :)

Yaşamımızı iç güzelliğimizle aydınlattığımız, idrakler ve telafiler-katkılarla parlattığımız nice günler dileğiyle…

3 Eylül 2008 Çarşamba

Yaşamdan Öğrenme Yolları- 2

Listelerle çalışmak sevdiğim yöntemlerden biri oldu şimdiye kadar ama tabii liste demek epeyce beklemiş olaylar demek. Daha günlük öğrenme yöntemleri de var: Gün içinde içimde bir hareket uyandırmış olaylardan öğrenmek. Hafif bir kızgınlık, bir sıkıntı, bir huzursuzluk halinde, mümkünse o an, değilse en yakın zamanda durup, sorabiliriz:
Ne oldu şimdi?
Algıladığım şeyden emin miyim?
Algıladığım şey gerçek mi, yoksa hikaye kattım mı?
Duyguma daha yakından baktığımda beni nereye götürüyor? Hangi ihtiyacım karşılanmamış olabilir?
Karşımdakinde/ olayda neye kızdım, alındım? Bu özellik bende de olabilir mi? Bu özelliği kendimde değiştirmek için hangi adımları atsam?
Olaya daha tepeden baktığımda neler görüyorum?
Bu durumda göreceğim daha başka neler var?
Yaşamımda ne gibi bilgece bir değişiklik yapmam uygun?
Bu durumdaki güzellik, zenginlik ne?
Yaşama katkıda bulunacağım, kendi biricik (fark edelim: o andaki ben'den ne geçmişte, ne gelecekte bir tane daha olmayacak) katkımı sunacağım nasıl bir fırsat var burada?

Hep söylediğimiz gibi, yaşam temayı kulağımıza usulca fısıldadığında öğrenmek çok daha kolay. Geçenlerde bir duvarımı boyadım. Yere boya damladığında (elbette gazete varsa, yani önceden çalışmamı yapmışsam, hiç mesele değil), damladığı anda ıslak bir bezle silmek çok kolay. Ayağın ucuyla bile uğraşmadan silmek mümkün. Ama boya kuruyunca, kazımak gerekiyor- daha çok enerji, daha çok zaman. Kalbimizin üzerine damlayanlar için de aynı durum :)

Öğrenmenin bir başka yöntemi de, doğayı gözlemlemek. Tüm dikkatimizle doğayı izlediğimizde evrenin belki de tüm yasalarını görebiliyoruz. Değişim yasasını doğadan öğrenmenin keyfi nerede var? Doğayı gözlemlemek için dağlara, kırlara gitmek elbette çok güzel ama evdeki saksılarda da gözlem mümkün. Maydanoz tohumu ekersen, adaçayı çıkmıyor. Rokaları yaz sıcağında ekersen, yaşayamıyorlar, her şeyin uygun koşulları, zamanı var. Yaprak tavana değdiğinde büyümeye devam eder ama dış sınırı anlar ve yana eğilir, ille de yukarı büyüyeceğim diye tutturmaz. En harika çiçekler bile solar, güzelliğini doya doya zamanında izlemekte fayda var. Fesleğen her daim kokar, dış koşulları kafaya takmaz, güzelliğini sergiler. Ve de ağaçlar, kuşlar, karıncalar, gökyüzü, deniz her daim hazır, gönüllü öğretmenler, elbette kapılarını çalarsak, kulağımızı verirsek öğrenmek için.

Yine an’lık öğrenme yöntemlerinden biri, ne yapıyorsak, ona tüm dikkatimizi vermek. Bugünlerde hakkında uzun bir yazı yazacak olduğum bir filmde (How To Cook Your Life) bir Zen merkezinde ekmek hamuru yoğuran bir kişinin sözleri beni çok etkiledi: “Hamurun bana ne söylediğine tüm dikkatimi veriyorum. Bu dinamik bir etkileşim. Hava sıcaklığı değiştikçe, her hamur farklı bir şekilde tepki veriyor. Bunları dinlemek önemli.” Yıllar önce izlediğim bir belgeselde baklava hamurunun esen rüzgara göre, değişik tepkiler verdiğini duymuş ve çok şaşırmıştım. Bu duyarlılığı tüm etkileşimde olduklarımıza verebildiğimizi düşünebiliyor musunuz? Yaşam dansı tam bu, bana göre. Mevlevilikteki gibi Bir Bilinç (16 Ekim 2007) yazısında bundan daha uzun söz etmiştik. Eşyanın, objelerin, işin bize öğretebileceği nice şey var. Sabrı, özeni, dikkati verebilmeyi, başarıyı, başarısızlığı, ödül beklentilerimizi, içteki konuşmalara farkındalığı öğrenmek için ters bir olay olmasını beklemek niye? Her an sınıf açık, açık öğrenim :))) Lavaboyu ovarken, çamaşır asarken, duş alırken, barbunya ayıklarken an'da olmayı, özeni, odaklanmayı, iç tepkilerimizi, koşullanma mekanizmalarını öğrenmek daha kolay, daha acısız :) değil mi?

Yine bir öğrenme yöntemi, ilham almak, örnek almak, değerlerimizi geliştirmek… Gördüğümüz, tanık olduğumuz güzellikleri kendi yaşamımıza da sokmak. Hatta değerlerimizi geliştirmek için egzersizler yapmak. 3-4 Nisan 2008 tarihli yazılarda örnek egzersizler bulunabilir. Kafamızı duvara toslayarak öğreneceğimize paşa paşa hava güneşliyken, yani sağlıklıyken, gençken, aklımız yerindeyken, huzurluyken, mutluyken ya da şartlarımız uygunken, öğrenmek daha kolay değil mi? Üstelik öğrenmek öğrenmek diyorum, ama aslında değerlerimizi ortaya çıkarıp, parlattığımızda yaşamımızda öyle derin bağlantılar oluşuyor, kalbimiz öyle sevgiyle doluyor, hatta mucize dediğimiz nice olay oluyor ki, öğrenmek yerine yaşam kalitesini artırmak mı desem, ruhu inceltmek mi desem, gönül rahatlığı yaşamak mı, özgürlük mü, mutluluk mu desem, bilemedim.

Evet, acıyla, sıkıntıyla, kafamızı vura vura öğrenmemiz gerekmiyor. Birçok farklı yöntem de var. Bir bakalım öncelikle, “acı olmadan öğrenemem” inancı var mı içimizde? Varsa, serbest bırakalım gitsin. Acı ile öğrendiğimiz doğru elbette, zira güzel havalarda yan gelip yatmaya pek yatkınız. Canımız acıyacak ki, ruhumuzu inceltelim. Ama ille de bu yöntemi beklemek gerekmiyor ya da acıya mahkum olmak gerekmiyor. Farklı yöntemlerle de yaşamla dans etmek, anlayışı geliştirmek mümkün… Yeter ki yaşama başka yollarla da öğrendiğimizi gösterelim...

Bir küçük not; biz tüm bu yollarla farkındalığımızı artırmaya, kendimizi işlemeye gayret gösterirken, kafamızı bir yerlere vurmayacağız diye bir koşul yok. Yaşam doğası gereği hastalığı, ölümü, ayrılığı, kaybetmeyi içeriyor. Her türlü şiddet etrafta. Biz diğer yollarla iç alemimizi tanıdığımızda, iç mekanizmaları gördüğümüzde, kalbimizi kuvvetlendirip, geliştirdiğimizde, tüm bu zorluklara karşı duruşumuzda büyük değişiklikler olabiliyor ve bu zorluklardan da güçlenerek çıkmak mümkün olabiliyor.

Öğrenmek için geçmişten dosyalar taşımadığımız, an’dan öğrenebildiğimiz nice günler dileğiyle…

2 Eylül 2008 Salı

Yaşamdan Öğrenme Yolları- 1

“Yetti artık hep acı çekerek mi öğreneceğim? Ders, ders nereye kadar? Yaşamın tokatlarını daha ne kadar yiyeceğim? Tam rahata erdim diyorum, köşe başından bir sürpriz çıkıyor!”

Tanıdık mı bu sözler?

İdraki, farkındalığı, görüşü artırmak için ille de acılı bir yoldan yürümek gerekmiyor, ille kafamıza vurula vurula öğrenmemiz gerekmiyor, ancak yürümek gerekiyor. Şu andaki anlayışıma ve deneyimlerime göre, öğrenmenin çeşitleri var. Neler bunlar?

Sessiz sakin öğrenme yöntemlerinden biri, bizzat deneyimleyerek değil de, başkalarını, yaşamı gözlemleyerek, izleyerek öğrenmek. Arkadaşlarımızın, akrabalarımızın başına gelen olaylardan, tanık olduğumuz olaylardan, televizyonda, filmlerde izlediklerimizden, okuduklarımızdan öğrenmek. Tabii yalnızca bir zihin faaliyeti olarak değil, yaşamımıza da geçirerek. Birisinin arkasından konuşmanın, laf taşımanın olumsuz sonuçlar doğurduğu bir olaya tanık olduğunuzu varsayalım, buradan ders alıp, orada bulunmayan kişi hakkında konuşmamaya alıştırabiliriz kendimizi. Bu dersi aldığımızda yaşam kafamıza vurarak öğretmek zorunda kalmaz. Dersini önceden çalışmış öğrencinin rahatlığında oluruz.

Geçmişten öğrenmek de nispeten daha az acılı öğrenme yöntemlerinden biri. Başımıza gelen olaylardan genellikle ders alamadan yaşamın içinde akıyoruz ve bu nedenle çoğu tekrarlayıp duruyor. Farklı insanlar, farklı yerler, aynı tema! Biraz sıkıcı. Üstelik de her defasında dozu artıyor. Ne yapabiliriz? Okudunuzsa hatırlayacaksınız (8 Şubat 2008- 31 Günlük İnziva-3), kendi kendime yaptığım bir inzivada hayatımdaki hatırlayabildiğim tüm olayları bir excel tablosuna işlemiştim ve tek tek olaylara bakıp, enerjisi kalanlara “ne öğrenebilirim?” diye sormuştum. Çok güçlü bir uygulama olmuştu. Tekrarlanan kalıpları görmüş, olaylar arasındaki bağlantıları fark etmiştim.
Daha dar kapsamlı bir uygulama da olabilir:
Bağışlayamadığım hangi olaylar, kişiler var?
Kimlere hala kırgınım, kızgınım?
Üzüntü deyince, aklıma hangi olaylar geliyor?
Kendimi bağışlayamadığım hangi olaylar var?
Kendimi bağışlayamadığım hangi (kendime göre) başarısızlıklarım var?” sorularından birini ya da birkaçını ya da hepsini sorup, bir liste çıkarılabilir. Tek tek olaylara bakılabilir.
Olayı hatırladığımızda ne hissettiğimize bakabiliriz, bu duyguyu sonuna kadar, dolu dolu yaşamaya izin verebiliriz (Mart- Nisan 2008'deki duygularla oturmaya ilişkin yazılar da yardımcı olabilir burada) ve sonra sorabiliriz:
- Buradan ne öğrenmem uygun?
- Bu olayda görebileceğim yeni ne var?
- Bu duruma bambaşka bir açıdan nasıl bakarım? (Bilgeliğine güvendiğimiz bir kişiyi aklımıza getirebiliriz, 'Bu kişi bu olaya baksa, nasıl görürdü?' diye sorabiliriz)
- Bir daha bu olay olsa, neyi farklı yapardım?
- Bir daha böyle bir durumun içine düşmemek için hangi bilgece değişiklikleri yapmam uygun yaşamımda?
- Neye ihtiyacım varmış da karşılanmamış? Şimdi bu ihtiyacım karşılanıyor mu? Karşılanması için hangi adımları atabilirim?

Ders almak bana göre bir şeyi olduğu gibi görmeye daha yaklaşmak anlamına geliyor. Daha geniş bir açıdan, daha detaylı, daha gerçeğe yakın görebilmek. Böyle olduğunda bağışlama mümkün olabiliyor, hatta deneyimlerime göre bağışlamaya gerek kalmıyor.

Bir olayda dersi alıp, hayata geçirdiğimizde o türde olayların yaşamımızda görülmemeye başladığını gözlemliyorum. Ya da belki de oluyorlar ama bizim hassas radarımıza takılmaz oluyorlar, yanlarından geçip gidiyoruz.

Özellikle en yakınlarımızla olan tartışmalarda eski dosyaları –dosya ne kelime, klasörleri- açıp açıp duruyoruz. Bir türlü bir mesele bitmiyor, geçmişin hayaletleri ile dolu evlerimiz, işyerlerimiz, enerji alanlarımız. Bu klasörleri imha etmenin bir yolu, “ne görülmesi gerekiyorsa” onu görmek. Bu hayaletler sinir tipler olduğu için bizi izlemiyor, biz mazoşist olduğumuz için bu klasörleri nereye gitsek yanımızda taşımıyoruz; bu temalarda daha görülecek bir şeyler kalmış demek.

Yetti artık ben bir şey görmek istemiyorum denebilir. Ancak nereye kadar? Kendi yaşamımda gördüğüm o ki, bir şeye bakmakta ne kadar direnirsem, o kadar zaman, enerji kaybediyorum. Bambaşka deneyimler yaşayabilecekken, o takıldığım temalardan ileri adım atamıyorum. Ne gerek var? Yaşamda serbestçe akabilmenin, özgürlüğün tadı bambaşka...

Devamı yarın :)