inzivalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inzivalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2008 Cuma

Bir İnziva Örneği

Fotoğraf: Nautilus Deniz Kabuğu- Todd Gipstein- www.nationalgeographic.com


(Bir önceki yazı ile bağlantılı)

Şu andan başlayarak 24 saat boyunca,
gün içinde durmaya,
alışkanlık enerjisini fark etmeye,
bu enerjiyi yakından tanımaya ve
özgür seçimimle yaşamaya niyet ediyorum.

Bunu gerçekleştirmek için, bu niyeti yazıp, görünür bir yere koymayı ve en az 5 kere okumak istiyorum.

Cep telefonuma +/outlooka uyanık olduğum saatlerde 2 saatte bir hatırlatıcı koymak istiyorum: alışkanlık enerjisi ile mi hareket ediyorum, özgür seçimimle mi?

Alışkanlık enerjisiyle koşturduğumu fark ettiğimde, dikkatimi ellerime/ayaklarıma getirmek istiyorum, 10-20 saniye kadar ellerimdeki/ayaklarımdaki hisleri izlemek istiyorum.

Alışkanlık enerjisiyle koşturduğumu fark ettiğimde, hızlıca bedenime odaklanmak istiyorum: gergin bir yer var mı? Nasıl nefes alıyorum?

Nefes alırken: “Merhaba alışkanlık enerjisi, senin orada olduğunu biliyorum. Sen duramama alışkanlığısın, seni tanıyorum.” Nefes verirken de, “Duramamama (ya da alışkanlık enerjisine, duramama enerjisine) gülümsüyorum.” diyorum ve fiziksel olarak da gülümsüyorum.

Uygun fırsat olursa, 5 dakika olsun yatıp, hiç kıpırdamadan durmak, ortaya çıkanları (duygular, bedensel hisler, düşünceler) izlemek istiyorum.

Bir arkadaşımla alışkanlık enerjisine ilişkin konuşmak ya da e postayla yazışmak istiyorum.

24 saatin sonunda uygun bir zamanda bu deneyimden ne öğrendiğimi yazmak istiyorum: alışkanlık enerjisini bedenimde nasıl hissediyorum, hangi duygularla beraber geliyor, bana ne söylüyor (düşünceler), alışkanlık enerjisi bana neler yaptırıyor? Bunların hangilerini aslında yapmasam da olur?

*****

Bizimle de deneyiminizi paylaşırsanız sonrasında, çok sevinirim. Zira bu yazıların zihni beslemesinden ziyade; uyanmaya, dönüşüme, özgürlüğe vesile olmasını diliyorum. Bu da ancak uygulamayla olur, biliyorum…

Yürekten taşan sevgiyle…

19 Şubat 2008 Salı

Bir İnziva Planlamak

“Arzu duymamakta, bir şey olmamakta, bir yere gitmemekte büyük mutluluk vardır.”
Krishnamurti

İnzivalar işte böyle deneyimler, hiç kimse olmak zorunda olmadığımız, bir yere gitmek zorunda olmadığımız, hiçbir şey yapmak zorunda olmadığımız, yalnızca öylece olduğumuz, olanı izlediğimiz, olanla özdeşleşmeyi bıraktığımız… Sessizliğin kollarına kendimizi bıraktığımız… An’ın akışıyla süzüldüğümüz…

Türk Dil Kurumunun sözlüğünde, inziva, “dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması” olarak tanımlanmış. Sanırım ben olsam, “gerçeği görebilmek için, insanın kendi içine açılmasıdır” derdim…

Ne olursa olsun, anladığım kadarıyla inziva bir şeyi durdurmak demek…

Bana göre:
- Yapılacak ilk iş, ne halde olduğumuza bakmak, yani mevcut duruma. (Ben yazmayı da seviyorum. Sanki mevcut durum raporu gibi)

Zihnimiz ne halde? Son zamanlarda tahammülsüz müyüz, kızgın mıyız, canımız hiçbir şey yapmak istemiyor mu? Yolumuzu kaybetmiş gibi mi hissediyoruz? Kendimizi dövüyor muyuz yoğun olarak?
Bedenimiz ne halde? Yorgun muyuz sürekli, gereksiz kilo mu aldık, bedenimizde toksin artışı olduğuna ilişkin belirtiler mi var?
İlişkilerimiz ne halde?
Yaşamla bağlantımız ne halde?
Ya da kendimizde bir şey mi geliştirmek istiyoruz? Farkındalık, dinginlik gibi.

- Sonra ikinci adım neyi durdurmak istediğimize karar vermek

Bedenimize aldığımız doğal olmayan yiyecekleri mi?
Konuşmayı mı?
Hızlı hareket etmeyi mi?
Farkında olmadan yaşamayı mı?
Okumayı mı?
Yazmayı mı?
Televizyon seyretmeyi mi?
E postalara bakmayı mı?

Genellikle üç çeşit inzivadan söz ederler:
Fiziksel: bedensel aktiviteler azaltılır ve yavaşlatılır.
Sözel: tamamen sessiz bir süre geçirilir. Ya da belirli bir süre yalan söylemek, dedikodu yapmak, anlamsız konuşmak, başkasının arkasından konuşmak bırakılır.
Zihinsel: zihin izlenir, kızgınlık, kıskançlık, üzüntü gibi duygular görülür ancak bunlarla harekete geçilmez. Düşünmeyi durdurmaktan da söz edilir, ancak bu bana daha ziyade bastırmak gibi geldiği için, pek yanaşmadığım bir yaklaşımdır. Görmek, tanımak, izlemek, peşinden gitmemek, yanında oturmak, düşünceye yapışmış duyguya bakmak, düşüncenin ardındaki karşılanmamış ihtiyaca bakmak bana daha yakın geliyor.

Neleri durdurmak istediğimizi iyice netleştiririz.

- İnzivanın süresine karar veririz.

Örnek süreler: (bu sayıların bir özelliği yok, yalnızca bedende kan ve lenf sistemi temizliğinin 7 günde olduğunu, bazı alışkanlıkların değiştirilmesinin -bir nöron oluşumu için 21 gün gerektiğinden hareketle- 21 gün aldığını duymuşluğum var)
21 gün
10 gün
7 gün
3 gün
1 gün
Uyandığımdan öğlene kadar, yarım gün
2 saat
Yarım saat
Çoğu zaman süreden ziyade, o süre içindeki bilinç kalitesi önemli.

- Bir sonraki adım; kapsamlı, gerçekçi bir niyet hazırlamak (Yine yazılı olmasında fayda var. Zira inzivanın bir yerinde ‘of ya bunu da niye yapıyorum şimdi’ halleri gelirse, mevcut durumu ve niyeti okumak şevklendiriyor insanı. Deneyimle sabittir :))

Genellikle niyetlerde olumlu bir ifade kullanmak daha iç açıcı oluyor.
Mesela “yarın sabahtan başlayarak 3 gün boyunca yalan söylememeye niyet ediyorum” yerine, “Yarın sabahtan itibaren 3 gün boyunca hep doğruyu söylemeye niyet ediyorum” daha sevimli, sürece daha saygılı sanki, kendimize karşı daha çok sevgi içeriyor. Zira iki seçeneğimiz var, ille bir şey söyleyeceksek: gerçeğe aykırı konuşmak ya da gerçeğe uygun konuşmak. Hangisini seçiyorsak, onu ifade etmek daha destekleyici ve teşvik edici.

Yaşamlarımız çok uzun inzivalara uygun olmayabilir. Ancak yaratıcı çözümler bulmak her zaman mümkün diye düşünüyorum. Son inzivadan sonra aylarca Cuma günleri sessiz gün yaptım. Yani telefonları kapattım, televizyon seyretmedim. Bazı günler internete de bakmadım, kitap da okumadım. Yalnızca sessizlik ve bir anlamda durmak yaşadıklarımı sindirmeme çok yardımcı oldu. Hani bir hikaye vardır, ‘ruhlarımız arkada kaldı’ der, yerliler. Ben de durdum ve ruhumun yetişmesine fırsat verdim. Böyle sessiz günleri hala yapıyorum.

Bu iş ekmek makinesinde ekmek yapmaya benziyor (annemler ekmek makinesi almış da, günde birkaç kez arayıp, denemelerini anlatıyorlar:) ). Oyun haline getirilip, çeşit çeşit kombinasyon denenebilir.

2 saatlik mutlak sessizlik yapılabilir, bu sessizlik içinde bedenimizde ne oluyor, zihnimizde ne oluyor, dikkatle izleriz. Çocuğu olanlar bile arada derede böyle iki saati bulabilir sanırım.

Hatta belki 1 günlüğüne doğa içinde bir otele gidilebilinir. Cep telefonu kapatılır, yakınlara otelin numarası verilir acil durumlar için. 24 saat minimum konuşma ile (o da oteldeki görevlilerle mecbur kalınca) yine yalnızca zihin ve beden izlenir. Bu da benim sık yaptığım bir şey. Genellikle Yalova Termal’e gitmeyi seviyorum. Hem İstanbul’dan ulaşımı rahat (deniz otobüsü ve minibüs), hem yeşillikler içinde, güzel bir yürüme parkuru var, hem dışarıda (karda bile) sıcak yüzme havuzuna girilebiliyor. İstanbul’a yakın olduğu için Burgazada’daki Öğretmenevi de yine böyle inziva için gittiğim bir yer.

Belki sabahtan akşama bir günlük inziva yapılabilir doğa içinde. Yine cep telefonu sessize alınır (acil durumlar için). Kitap okunmaz, minimum konuşma. Tek başına doğada yürünür. Böyle sessiz günler için genellikle Adalara gidiyorum. Hem emniyetli geliyor tek başına doğada yürümek, hem yakın, hem ucuz, hem de İstanbul’dan başka bir aleme gitmiş gibi hissediyorum kendimi orada.

Evde yarım gün ya da bir gün ayrılabilir. Telefonlar kapalı. Televizyon, internet, kitap yok. Belki yavaş yavaş küçük çaplı ev işi yapılabilir. Ancak her an zihin ve beden izlenir. Bu tip benim en sevdiklerimden biri. Zira iş yaparken, yalnızca o işe odaklanıyorum. Genellikle bu tür inzivaları kafam karıştığında, bir sorunun içinden çıkamadığımda, yolu göremediğimde yapıyorum, çoğunlukla da doğal olarak kendimi bu inzivanın içinde buluyorum. Gün içinde o konuyu çok az düşünüyorum. Düşündüğümde de fark ediyorum. İşe odaklanıyorum, bedenime odaklanıyorum, duygularıma. Ve neredeyse her sefer ertesi gün bambaşka bir gün oluyor ve zihnime açıklık geliyor. Ancak bu, elbette temizlik günlerimizdeki gibi bilinçsiz bir süreç değil. İnzivaların ana unsuru; bilinç, zihni ve bedeni izlemek.

Ya da mesela bir gün boyunca bir şey söylemem gerekiyorsa, doğruyu söyleyeceğim diye bir inziva da yapılabilir. Eskiden boş konuşma ile ilgili böyle niyetler yaptığımı hatırlıyorum. Ya da başkasının arkasından konuşmamakla ilgili. Hatta uzun süre, “şimdi bu söylediğimin bir yararı var mı?” diye kendime sorduğumu da hatırlıyorum. Ancak inziva niyetlerinin belli bir süresi olmasının yararlı olduğunu düşünüyorum şimdi. Yani ucu açık olan çalışmalardan benim zihnim hoşlanmıyor. Hemen kaytarıyor ya da gözü korkuyor. 3 saat, öğleden sonra, 1 gün, 3 gün gibi sonu belli süreler yapılabilirliği artırıyor. Süreyi gerçekçi belirlemek önemli.

“Bir gün boyunca kızgınlığımı izleyeceğim. Kızdığımda bedenime ne oluyor, zihnimde ne oluyor, kendime ne söylüyorum, hangi ihtiyaçlarım karşılanmıyor diye bakacağım. Kızgınlıkla hareket etmeyeceğim, yalnızca izleyeceğim. Gerekirse, yarın bağırabilirim, kızgınlığımı kusabilirim ama bugün yalnızca izleyeceğim. Ve hatta gördüklerimi yazacağım. Sanki bir laboratuar araştırması gibi, tez yazar gibi, bir tiyatro eleştirisi yazar gibi ya da bir hikaye yazar gibi.” de diyebiliriz.

Bedensel destek de verebiliriz bu inzivalara. Yediklerimizi daha sadeleştirebilir, basitleştirebiliriz. En son denediğim oruç çok hoşuma gitmişti. Buda Size Yemeğe Gelse diye bir kitap almıştı annem hediye olarak. Çabucak okumuştum ve içinde yazanlarla çok bağdaşmıştı kendi deneyimlerim de. Bu kitapta daha yumuşak ve rahat bir oruç vardı. Üç aşamalı. Haşlanmış sebzelere, kuruyemişe de yer veren. Daha sağlıklı ve uygulaması daha kolay gelmişti bu tarz. 21 gün de uygulamıştım. Şimdi yine böyle bir program yapacak olsam bu tarz daha yakın gelir sanırım.

Dedim ya, ekmek makinesinde ekmek yapmak gibi. İçine ne koyacağımız, ne çıkaracağımız bize kalmış. Önemli olan merak, keşif coşkusu, yeni bir şey denemenin sevinci, zorluklar çıksa bile dayanma gücümüzü görüp sevinme, kutlama…

İnziva yapacağımızı gerekmedikçe başkalarına söylememenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Neden bilmiyorum ama insanlara sessizlik, tek başınalık değişik geliyor. Deneyimlemedikleri bir şey üzerinde de epey yorum yapabiliyorlar. Nadiren destek geliyor. Sonunda ben kolayını inziva yapacağımı söylememek olarak buldum. Çıkınca gerekirse paylaşıyorum.

Bir başka püf nokta da, eğer bir günden uzun inziva yapıyorsak, her günü tek başına ele almak. Yani sizi bilmem ama ben bunca uzun inzivadan sonra bile “nereden soktum başımı yine bu inzivanın içine, deli miyim, kendime kastım ne?” diye söyleniyorum. Ama daha “arınarak, gelişerek, büyüyerek, sevgi kapasitem artarak” çıkmadığım bir inziva yok. Böyle söylenmelerle başa çıkabilmek için, “Tamam bugüne odaklanalım, sonra gerisine bakarız” yaklaşımı bana çok yararlı gelmiştir.

Evet, bunlar kendi kendimize yapabileceğimiz inzivalar için birkaç ufak not. Elbette vipassana inzivası gibi çalışmalara da katılabiliriz. Burada zaten belirli bir düzen olduğu için, dışarıdan da destek aldığımız için, iş biraz daha kolay. Ancak tabii süre uzun olduğu, belli bir disiplin içinde çalışmak gerektiği için de, iş biraz daha zor. Böyle bir inzivaya katılabiliyorsak, harika. Zira hem eğitmenin desteği, hem de grup teşviki inzivayı sürdürmekte çok destek oluyor. Ancak ufukta henüz böyle bir inziva görünmüyorsa, kolları sıvayıp, kendi inzivamızı hazırlayabiliriz. Küçükten başlayarak. Şimdiden başlayarak. Neredeysek oradan başlayarak. Ne dersiniz?

15 Şubat 2008 Cuma

31 Günlük İnziva 2006- 4

Ne oluyor yazılara ara verdin, diye mesajlar gelmiş. Yaklaşık 2 yıldır gruplarla çalışmalar yapmıyorum, daha ziyade bire bir çalışıyorum kişilerle. Ancak bir arkadaşım çok ısrar etti ve bir eğitim için Ankara'ya gittim bu arada. Tabii konuya da ara vermişim, gruplarla çalışmaya da, bir de İngilizce, bir de süre çok kısa. Paylaşma süresi çok kısa da olsa, hazırlığı uzun ve heyecanlı geçti. Yani sessizlikler olduğunda başka tezgahlarda halı dokuyorum :)))) Dün trenden indim, birkaç saatte toparlanıp, blog yazısını yazdım. Bekleyenlere selam ve sevgiyle...

Ağustos 2006

Bu inzivada malzeme bol, yaz yaz bitmiyor.

21 günün sonuna doğru enerjim müthişti demiştim. Bundan daha ziyade zihin enerjimi kast ediyorum. Beden enerjim azdı. Aslında bu tür oruçlarda beden enerjisinin daha da artması bekleniyor. Ben ise içtiğim bardak sayısını ister istemez düşürmüştüm, içimden meyve/sebze suyu içmek gelmiyordu. O nedenle bedenime daha az enerji girer olmuştu. Bir de iç uygulamalarda epey enerji gidiyordu. Ama tarif edilemez şekilde farklı hissediyordum, içimde coşku, sevinç…

Bu arada internette oruçla ilgili başka sitelere de baktım. Orucu bozmanın, oruç kadar önemli olduğunu okudum. Böyle uzun oruçların bitiminde oruç süresinin yarısı kadar gün çiğ beslenme öneriyorlardı. Haydiii… Karar verdim, inzivayı 10 gün daha uzattım. Etti mi 31 gün. Yine sessizlik, evde geçirilen günler. Bu 10 günde de çiğ beslenecektim. Bu konuda neredeyse hiç bilgim ve deneyimim yoktu. İnternetten uzun uzun araştırdım. Ve sonraki 10 gün boyunca herhalde yapılabilecek her türlü hatayı yaptım. Nasıl zorlandım. O zaman bunları yazmayı çok istemiştim ki olur da böyle bir sürece niyetlenen olursa, aynı sıkıntıyı çekmesin. Ancak dış koşulların yörüngesine kaptırıvermiştim kendimi, yazma fırsatını yaratmadım. Bakalım şimdi ne kadarını hatırlayacağım.

Bir kere ilk gün, yani oruçtan çıkılan ilk gün çok az katı besin ve yine meyve-sebze suyu içmek uygunmuş. Ben ne yaptım? Pazara gidip, harika otlar, yeşillikler aldım. Sabah bir muz yedim. Tebrikler değil mi? Sindirimi en ağır meyve. Sonra öğlen içinde bir sürü yeşillik olan bir salata yaptım. Zeytinyağı koymadım. İnternette okuduğum portakal suyuyla yapılan bir salata sosu yaptım. Koca bir kase. Yine tebrikler değil mi? Hiç akıl karı değil. Basiretim bağlanmış ne yapayım. Bir daha olsa, meyve sebze suyuna devam eder. Bir elma ya da armut yer, biraz havuç kemirir, birkaç kıvırcık yaprağını tırtıklardım. Yavaş yavaş. Aralıklarla. Ve ayrı ayrı. İlk iki gün yine böyle devam ederdim.

Şimdi üzerinden zaman geçti hatırlayamıyorum ya ikinci gündü ya da üçüncü gün, daha önce çimlendirmiş olduğum nohutlardan çiğ beslenmeye uygun bir tarifle humus yaptım. Yani şimdi yazarken bile “pes” diyorum. Ama o zamanki halimi de anlıyorum bir yandan. Bir kere çiğ beslenme oyun gibi gelmişti bana. Keyifle ve merakla yeni tarifleri denemek için hevesleniyordum. Bir de 21 gündür yemediğim yiyecekleri bedenime alarak eksiklikler varsa, onları tamamlamak istiyordum. Yani niyetim pek güzeldi. Fakat bağırsaklarım düğümlendi zannettim bu çok lezzetli humus yemeğinden sonra. Karın ağrısıyla kıvrandım. Bir daha olsa, ancak çimlendirilmiş buğdayı katardım öğünlere, çimlendirilmiş mercimek ve nohut böyle bir oruçtan sonra çok ağır.

Zaten birkaç gün sonra buharda pişmiş yiyeceklere geçiş yaptım, sindirim sistemim rahatladı.

Bir daha böyle bir oruca kalkışsam;
* herhalde hiç olmazsa, bir hafta önceden katkı maddeleri içeren yiyecekleri keser, olabildiğince çiğ beslenmeye çalışırdım.
* Christopher Titmuss’un güzel bir alışkanlığı vardır günlük hayatında uyguladığı: günde 12 saat bir şey yemiyor. Yani akşam 8de katı bir şey yediyse, sabah 8e kadar katı bir şey yemiyor. En azından oruçtan iki hafta önce böyle bir uygulamaya başlardım.
* 4 senedir oruç yapmamıştım. Böyle uzun bir oruçtan önce 7 günlük bir oruç yapardım. Zaten 7 günde lenf sistemi ve kan temizleniyormuş. Uzun oruç daha rahat geçebilirdi.

Bu 10 günlük uzatma devresinde, iç çalışmalara devam ettim tabii. Daha önce okumuş olduğum ve yararlandığım “Işığı Arayanların Karanlık Yüzü” kitabındaki bazı egzersizleri yaptım ve yine çok yararlandım. Kendimde hoşlanmadığım yanları çıkardım ve bunlara yürekten iletişim bakışıyla da bakarak, karşılanan ve karşılanmayan ihtiyaçları gördüm. Kullandığım ama işe yaramayan stratejileri açıklıkla gördüm. Çok ilginç bir kısmını sonrasında hiç görmedim ya da fark etmedim, şimdi yazarken fark ediyorum. Belki dönüştüler, belki bıraktım bu stratejileri.

Bu uzun inzivanın sonunda bedenim hafiflemiş, rahatlamış, cildim pırıl pırıl olmuştu. Zihnimden de epey yük gitmiş gibi geldi bana. Üstelik ihtiyaçlarımı netlikle görüp, tamamen bunları karşılamaya yönelik bir ay geçirmiştim, tam ilaç gibi gelmişti hem içte, hem dışta şifa getiren. Sonrasında hayatım başka bir vitese geçti. İçte coşkum arttı.

Hani bu inzivaya neden olan astroloji uyarısı vardı ya, -bana Eylül’de bir darbe daha yiyebileceğim söylenmişti-, bu darbe ya hiç olmadı, ya ben hissetmedim. Gayet rahat bir Eylül ayı geçirdim. Yürüyüşlere devam ettim, hatta Ramazan orucu bile tuttum, hazır oruçlara başlamışken. Ve Ramazan orucunda da aslında ne kadar yanlışlıklar yapılabileceğini gördüm. Ama artık biraz daha akıllanmış olduğumdan rahat bir oruç geçirdim.

Bu inzivadan sonra günlük hayatın içinde daha rahat uygulanabilecek başka inzivalar da denedim. Onlar da bir dahaki yazıya…

8 Şubat 2008 Cuma

31 Günlük İnziva 2006- 3

Temmuz 2006

İnzivada iç alemde yaptıklarıma gelmişti sıra. Öğleden sonrayı bu kısma ayırdığımı söylemiştim.

Bu inzivaya girmeden yaşamımda hatırlayabildiğim tüm olayları bir Excel tablosuna yazmıştım. Günlüklerimin çoğunu da okumuş, kısa cümlelerle bu listeye eklemiştim. Ne varsa; oyunlarım, okullarım, arkadaşlarım, anılar, projeler, işler, evler, sevgililer, sevinçler, üzüntüler, acılar, kızgınlıklar, rüyalar, bana söylenenler, seyahatlerim, ne varsa, ne hatırlayabiliyorsam. Biraz zaman almıştı. Ama epey uzun bir listeyle inzivaya girmiştim. Niyetim tek tek bu olaylara bakmak, hala üzüntü, kızgınlık, hayalkırıklığı gibi duygularla yüklü olanlarda durmak ve bu duygularının kendilerini ifade etmelerine fırsat vermekti. Ve de tabii içlerindeki dersleri, hediyeleri, gelişme fırsatlarını görebilmekti.

Bu fikir aklıma birdenbire gelmemişti tabii ki, çeşitli yerlerde böyle çalışmalara rastlamıştım. Buket bir kitapta okuduğu yaşam öyküsünü defalarca anlatmanın etkilerinden söz etmişti heyecan içinde. Findhorn yayınlarından Quest kitabında benzer egzersizler vardı. Casteneda’nın kitaplarını okuyamamıştım ama Don Carlos’un uygulamalarını içeren bir kitabı okuyup, etkilenmiştim. Orada buna benzer bir uygulamadan söz ediliyordu. “Kendinize tahtadan bir kutu yapın, içine girin ve olaylara bakın” diyordu. Kendimi çeşitli cenderelere sokmuşluğum var ama ritüellerle aram pek iyi değildi. Öyle kutular mutular, mumlar, taşlar, çubuklar, tütsülerle işim olmazdı. Tütsüyü kokusunu sevdiğim için yakardım. Şimdi o da kalmadı.

Ancak içimden bir şey “ille bu kutuyu yap” diyordu. Bu benim içimdeki sesler ne acayip değil mi? Bak, acayip dedim şimdi, ne yargı. Demek kendisiyle daha tam barış olmamış. Üstelik tam haksızlık, zira çok yararını gördüğüm bir uygulama oldu. Küçük bir alanda olmak çok destekleyiciydi. Tabii tahtadan kutu yapacak halim yok. Gittim uçurtma çıtası aldım, birkaç da paket kağıdı. İplerle, bantlarla çadır gibi bir şey yaptım.

Her gün içine girip, en güncelden başlayarak geriye doğru olaylara bakmaya başladım. Hani ölmeden önce insanın yaşamı gözünün önünden film şeridi gibi geçermiş ya, herhalde benzer durum. Yaptığım basitti, olayı okuyordum. Sonra durup, zihnime ve bedenime bakıyordum. Ne oluyorsa, izliyordum. Kimi zaman duyguların ismini koyuyordum, kimi zaman yalnızca hisleri izliyordum.

Çok ilginç bir çalışma oldu. Kimi gün hızla ilerliyordum, kimi gün ancak yaşamımın bir ayının olaylarına bakabiliyordum. Ne enerji yüklü olaylar buldum, anlatması zor. Çok ağladığım yerler oldu. Bıraktım kendimi, oy oylarla ağlayıp, dizlerimi dövdüm. Burada epey şey öğrendim. Mesela bana acı vermiş çeşitli olaylarda duyguların boşalmış olduğunu gördüm, ancak o olayların çevresinde olmuş, göze hemen görünmeyen olaylarda nasıl birikmişlikler vardı, çok şaşırdım. İnsanların tepkileri gibi mesela. Pek çok affetme sürecinden geçtim. İçim müthiş yorgunluk ve şefkatle doluyordu çalışma bitiminde.

Tüm yaşamımı gözden geçirdim. Birçok olay arasında öyle hemen görünmeyen iplikler gördüm. Nasıl birbirlerine bağlıymışlar aslında. Yaşamımın ana hatlarını oluşturuyorlarmış. İşleyen, tekrarlanan temaları gördüm. Tekrarlanan bazı kalıpları, bağlı oldukları inançları gördüm. Çeşitli borçlar gördüm, özür dilemek, tazmin etmek istediklerimi gördüm. Yine listeler oluştu, çıkışta yapılacaklar diye.

Yazıların birinde yazdım diye hatırlıyorum: Birini ufak bir olaydan dolayı affedemiyordum, daha önce ne yaptımsa, işe yaramamıştı. Şaşkınlık içindeydim. Bu süreçte sıra o olaya da geldi. Duyguları, bedendeki hisleri izledim, öylece durdum. Bunların enerjisi boşalınca, aniden olayı bambaşka bir şekilde gördüm. Ve gördüğüm beni neredeyse şok etti. Asıl affedilecek kişi benmişim. Öyle bir şey yapmışım ki, karşımdakinin yaptığı devede kulak. Büyük bir ders. Büyük bir açılım. Müthiş bir farkındalık. Ancak kendime de darılamadım, çünkü tam bir bilmezlik, cahillik, bilinç eksikliği. Bilincimin o zamanki düzeyi, o kadara elvermiş. O kadar açıklıkla görünüyordu ki. Yine de çok üzüldüm, karşımdakine verdiğim dolaylı acıdan dolayı. Aktif bir zarardan ziyade, anlayışsızlık, empati eksikliği idi yaptığım. Daha da üzüldüm. Aktif olsa, görünmesi daha kolay olurdu. İlgili kişiden gıyabında özürler diledim, uzun uzun iyi dileklerde bulundum. Aldığım dersi defalarca kendime tekrarladım. Dönüşüm için niyetler yaptım.

Örtülü borçlar (maddi olmayan) gördüm. Daha sonra bu borçları, seçmediğim ve genellikle daha zor koşullarda ödemek durumunda kaldığımı fark ettim. Babamın bir huyunu hatırladım. Ona bir katkıda bulunulduğunda, karşısındakine misliyle katkıda bulunur. Bunu ilk fark ettiğimde şaşırmıştım ama çok da teşvik eden bir tutum diye düşünmüştüm. İnsanın yaptıkça yapası geliyor, yaratıcılık, paylaşma isteği artıyor ve alış veriş kutlamaya, coşkuya dönüşüyor. Kendi yaşamıma ince ince baktığımda, bazı hallerde aldığımı ama pek vermemiş olduğumu gördüm. Elbette her şey karşılıklı değil ama beni besleyeni beslemek de çok hoş bir şey. Bir çeşit yaşama katkı. Bunu ihmal ettiğim çeşitli anların listelerini yaptım gördükçe. Katkı yolları düşündüm çıkınca yapacağım.

Yürekten iletişimin nice anlayışını uyguladım, yani alışageldiğim bakış açılarının dışına çıkıp, başka açılardan baktım. İhtiyaçlarıma, başkalarının ihtiyaçlarına, olaylarda tam olarak ne olduğuna baktım uzun uzun. Bir şeylere hayır derken, aslında nelere evet demiş olduğuma baktım. Bana hayır dendiğinde, aslında nelere evet denmiş olabileceğini tahmin etmeye çalıştım. Uzun süre ihmal etmiş olduğum ihtiyaçları gördüm. Ne yapılabileceğini düşündüm. Epey çalıştım anlayacağınız.

Bu çalışmayı başkasına tavsiye eder miyim? Sanırım tavsiye haddi aşar. Daha ziyade böyle de bir şey var demek daha uygun. Zira çok ağır bir çalışma oldu. Ki düşünün, öncesinde aylarca inziva var. Bu olaylar, duygular nerelere saklanmış? Müthiş hafifletici, müthiş öğretici bir uygulama. Ancak bir kere şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: “Eğer donanımım olmasaydı, bu geldiğim yerden nasıl çıkardım? Uçurum kenarında yürüyor gibiyim.”

İnsan ruhu hassas, nerede nasıl tepki vereceği bilinmez. Herkes kendini, donanımını, destek alabileceklerini, iç denetim ve koruma mekanizmasını iyi tanıyarak, böyle çalışmalara karar vermeli diye düşünüyorum. Zaten karardan ziyade, sezgiyle hareket bana daha uygun geliyor. Belki küçük dönemlerle çalışılabilir. Belki niyet belirlenir, sonra oturulur ve ne gelirse onunla çalışılır- elbet en garanti bu olur herhalde. Vipassananın da önereceği bu tarz olur benim anlayışıma göre: Ne gelirse, onunla çalışmak. İç alemimizin bir bildiği, bir sırası vardır elbette.

Ancak kendi durumuma bakınca, ben de ne geldiyse –böyle sistemli bir uygulama-, onu yaptım. Bu uygulama içimden taştı, yine açıklıkla bildim. Görebildiğim; yine güzel sonuçları oldu. Sanki birkaç günde birkaç yıllık deneyim, bilgi kazandım gibi oldu, uzun bir yol yürümüşüm gibi.

21 günün sonuna doğru enerjim müthişti.

Devamı olmaz mı, var tabii :))

7 Şubat 2008 Perşembe

31 Günlük İnziva 2006- 2

Temmuz 2006

Kendi kendime yaptığım bir inzivayı anlatıyordum. Kendime güzel bir program hazırlamıştım:

Programda her sabah güneş doğmadan kalkma vardı. Zaten iki ay öncesinden bu rutine girmiştim, zor olmadı. Her sabah kalkıp, pencereden gökyüzünü seyretmek çok iyi geldi.

Beden ve ev temizliğinden sonra, o zaman oturduğum evin yakınındaki koruya gidip yürüyordum. Daha kiloluydum o zaman. İlk günler ayaklarımı yerden zor kaldırdığımı hatırlıyorum. Sonra rahatladım, kaslar açıldı. Ancak sonra da yalnızca meyve sebze suyu içtiğim için, yavaşladım. Yine de 4-5 tur atmadan dönmüyordum, 5-6 kilometreye denk düşüyordur herhalde. Kimi günler o kadar yavaşlıyordum ki, yanımdan epey yaşlı insanlar geçiyor, bir süre sonra gözden kayboluyordu. Birkaç kişi benim hasta olduğuma kanaat getirdi :) Şefkat ve acıma dolu gözler ve sözlerle geçiyorlardı yanımdan :)

Yürüyüş parkurunu çoğu sabah ben açıyordum. Nereden mi biliyorum? Örümcek ağlarını ilk geçen olduğumdan. Pırıl pırıl parlıyordu ağlar günün ilk ışıklarıyla. Olabildiğince zihnimi o anda yaşadıklarımda tutuyordum. Ağaçlarla muhabbetim iyiydi. Gittikçe daha da detaylar görüyordum. Sürekli aynı yerlerden geçmenin bir faydası da bu. Daha derinleşme, daha detay görme mümkün oluyor. Sonuna doğru da koruda güzel bir yerde oturuyor, nefes egzersizi yapıyordum. Beynime daha çok kan gittiğini hissediyordum, sanki ruh halim bile değişiyordu. Artık serotonin mi salgılanıyordu, onu bilemem. Çok basit ama çok etkisini gördüğüm bir uygulamaydı.

Sonra eve dönüp, yoga yapıyordum. Daha önce gruplara katılmış, öğretmen eşliğinde yoga yapmıştım. Bu kez bir kitaptan yararlanıyordum. Çok güzel bir kitap almıştım yıllar önce, epey detay veren. O kitaptan başlangıç seviyesinde belli asanaları seçtim ve kendime bir program öğrettim. Bu inzivanın sonunda artık 20-25 dakika kadar kendi ihtiyaçlarıma ve keyfime uygun bir yoga programını izleyebiliyordum. Nasıl mutlu oldum. Yıllarca başkalarını gördükçe, imrendiğim ama gözümde büyümüş bir durum hop diye oluvermişti. Şimdi hop diyorum ama hop değil tabii, mızırdandığım günlerde bile yapa yapa oluşan bir şey.

Yine yıllar içinde bir sürü bilgi, araç birikmişti elimde, bir türlü uygulamaya koyamadığım ama bir gün mutlaka uygulamak istediğim. Beden fırçası, aromaterapi kitabı ve yağları, masaj kitabı, burun temizleme kabı, bazı detoks kitapları, çeşitli bitki çayları (rezene, adaçayı, ısırgan). Hepsini sıraya koydum. Tam bir keyif ve keşif haliydi. Kendimi Disneyland’de gibi hissediyordum. Oyun oynuyordum sanki. Bedenim böyle ilgi görmemişti tüm hayatım boyunca. Aç kalışına pek şikayet etmiyordu o yüzden.

Buraya kadar ki kısmı eğlenceli kısım. Bir de iç alemde yaptıklarım var. Öğleden sonra bu kısma ayrılmıştı.

Devamı geliyor...

6 Şubat 2008 Çarşamba

31 Günlük İnziva 2006- 1

2005’te Yeshe’nin yerinden döndükten 10 gün kadar sonra bu kez de Şiddetsiz İletişim eğitimine katılmak üzere 15 günlüğüne İsviçre’ye gittim. Çok etkili, güçlü bir eğitimdi. Sosyal değişim konusuna gelindiğinde, benim içimde yumuşak bir yere dokundu herhalde söylenenler. Ne olduğunu hala tam bilmediğim için, burada sizlere anlatamayacağım bir sürece girdim. Birkaç ay sonra gruplarla çalışmalarıma son verdim. Farkındalık çalışmalarını -kendisi öyle kabul etmese de- tümden Jeff’e devrettim. Organizasyonu da; canla başla çalışıp, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde inzivalar, konuşmalar düzenleyen Pınar, Figen ve diğer arkadaşlara.

Devretme isteğimi o zamanlar “kazların hikayesi” ile açıklamaya çalışmıştım. Hani kazlar V şeklinde uçtuklarında en öndeki kaz hava akımını arkadakilerin kolayca uçmalarını sağlayacak şekilde göğüslermiş ya. Tabii sonra yorulur, sürünün en arkasına geçermiş. Başka bir kaz bu kez en önde olurmuş. Bizim duruma benzemişti bu hikaye. Ancak arkaya geçme isteğim bayağı bir çalkalanmaya sebep olmuştu o zaman, epey de kırgınlık, kızgınlık enerjisine maruz kalmıştım. Kendi içimde de çalkalanma olduysa da, bedenimden gelen mesajlar dahi bu devri doğruluyordu. Sonunda baktım ortada kimseler yok öne geçecek. Ellerimi açtım ve vipassanayı serbest bıraktım. Birileri tuttu. Ve harika tuttu. Destekleri bol olsun.

Bu benim dinlenme, yenilenme, farklı farkındalıklara açılma süreci biraz uzun sürdü. Gruplarla çalışmıyordum ama teke tek çalışmalara devam ettim. Bu dönemde birçok irili ufaklı inziva yaptım kendi kendime.

2006 yılının Temmuz ayında içimde bulduğum bazı düşünce kalıplarına ilişkin bir arkadaşıma danışmaya gittim. Uzun uzun beni dinledi, konuştuk. Pek ilerleyemedik. Sonunda “dur senin horoskopuna bakayım, hangi dönemdesin” dedi. Benim astroloji alanına ilişkin bilgi ve deneyimim çok sınırlı. Söylediği tek bir şeyi hatırlıyorum: “Darbeli bir dönemden geçmişsin. Eylül ayında bir darbe daha geliyor.”

Bugün gibi hatırlıyorum: Zihnimde derhal “Nasıl hazırlanırım?” sorusu belirdi. Oradan ayrıldım ve bildiğim en iyi yönteme karar kıldım: inziva. Kendimi arındırayım, farkındalığımı artırayım, enerjimi yükselteyim ki gereksiz safraları atayım, zihin dinginleşsin, belki daha çok olanı olduğu gibi görebilir, gelecek darbede zihnim sarsılmaz, ne yapmam gerekiyorsa, onu yaparım. Ancak bu kez çok farklı bir inzivaya niyet ettim. Ve tüm yaşamım boyunca geçirdiğim en güzel kapalı inziva oldu bu (hareketli olarak da en güzel inziva tabii Likya yürüyüşü). Sanki kulvar değiştirdim sonrasında.

Bu inzivayı evde yapacaktım, az çalıştığım için bütçem epey kısıtlıydı o dönem. İsabet olmuş zaten, pek konforlu bir inziva oldu. 21 günlük bir program hazırladım. Bir vipassana inzivası değildi bu, içimden o dönemde yapmayı uygun bulduğum her şeyi içeren ama yine temeli farkındalığa dayanan bir programdı. Sessizlik içinde, yani telefonları çektim. Bir tek ara ara annemlerle telefonlaştım.

Daha önce yalnızca meyve, sebze suyu içtiğim oruçlar yapmıştım. 3 gün, 4 gün, bir hafta, 10 gün. Hatta bir kez 3 günlük yalnızca su içtiğim bir oruç da yaptım, neredeyse yere yapışmıştım, son oldu. Bu kez 21 günlük bir oruca karar verdim. Bu işin püf noktalarını hem okuyarak, hem deneyimle öğrenmiştim. Sebze suyuna ağırlık verilmesini, meyve sularını sulandırarak içmeyi, yeşil bitkileri mutlaka havuçla ya da elma suyuyla karıştırarak içmeyi, pancarın çok kuvvetli olduğunu, dozu kaçınca, ses tellerini geçici olarak hafifçe tahriş ettiğini, o yüzden az kullanılması gerektiğini, bağırsak hareketlerini kolaylaştırmak için lavman yapılması gerektiğini falan falan. Ama 21 gün, şaka değil. Yapabilir miyim diye sordum kendime ama mutlaka siz de yaşamışsınızdır bazen insan bir şeyi çok netlikle bilir, kuşku saman alevi gibi yanar söner. Öyle bir his vardı içimde.

Aldım meyveleri, sebzeleri; bir de kitabım vardı meyve-sebze suyuna ilişkin. İnternette de bir web sitesi bulmuştum epey önce. Katı meyve sıkacağım zaten vardı. Hazırdım.

Bu tür oruçların faydası, sindirim sistemini dinlendirmek, bağırsakları temizlemek, sindirime giden enerjiyi farklı alanlara kaydırmak, toksinlerden arınmak, yemek işini basitleştirerek başka konulara zaman artırmak olarak sıralanıyor...

Ama başkasına tavsiye eder miyim? Hayır. Bu tür oruçlara ilişkin hem olumlu, hem çok olumsuz eleştiriler var. Ya gizli şekeriniz varsa, ya da safra keseniz taş yaparsa. Ben tamamen sezgimi dinledim, benim için sonuç çok güzel oldu ama başkası için “aman dikkat” derim. Hatta kendim için de. İçimde o kuvvetli bilme hissini hissetmediğimde yapılacak iş değil bence.

Devamı var...

1 Şubat 2008 Cuma

Doğanın içinde 7 gün...

1 Haziran 2005

Vipassana inzivalarını tamamladık. Güzel geribildirimler geldi. Son 6 aydaki farkındalık grupları, yurtdışı seyahatleri, inzivaların organizasyonu için koşuşturmalarım sonucu epey yorulduğumu hissettim. Aslında tam da değil. “Canım hiçbir şey yapmak istemiyor artık” diye bir düşünce ve his geldi, yaşamın anlamını, yaşamımı nasıl yaşadığımı sorgulamaya başladım yeniden. Bunun yorgunluktan olacağını anlayamadım. İçimde yorgunlukla ilgili dosyadaki bilgiler gerçekle bağlantı sağlayan türde değiller. Yorulduğumda yorulduğumu anlayamıyorum, sıkıldığımda da yoruldum zannediyorum. Bir karışık etiketleme durumu.

Bu yoğun maratonun sonunda da hem fiziksel, hem enerjisel bitkin hissediyorum. Bu ruh ve beden hali içinde DFP’nin sonuncusuna katılmak üzere, yine İngiltere’ye gidiyorum. Blogda Ekim ayında “Öööyle Denize Bakmak” adlı yazıda bu hali, Christopher Titmuss’la olan konuşmamızı yazdım. Şimdi Christopher’ın tavsiyesi üzerine ne yaptığımı yazmak istiyorum.

Önce nerede olduğumuzu yazayım. Bu DFP, katılımcılardan Yeshe’nin arkadaşlarıyla kurduğu bir permakültür merkezinde yapılıyordu. Yerleşim yerinden uzak, ağaçlıklı, geniş bir arazi üzerindeki bu yerde, birkaç oba çadırı kurmuşlardı. Samandan da iki bina yapmışlardı. Böyle birkaç cümlede yazıverdim ama inanılmaz bir emek vardı tüm yapılarda, bahçede. Permakültür anlayışına göre, bahçeyi düzenlemişler. Çok huzurlu, estetik olarak güzel, zengin ve kullanışlı bir yerdi. Hepimiz çadırlarda kalıyorduk. Mutfak açık havadaydı. Yemekler kamp ateşinde pişiyordu. Tuvaletler kompost tuvaletti, yani yerden yüksekte, tahtadan bir yapı. Bir delik var, tuvaletten sonra o delikten aşağı talaş atıyorduk. Duş için ise, kamp ateşinin üzerinde ısıttığımız suyu kamp için hazırlanmış duş torbalarına dolduruyorduk. Bunu yukarıda bir yere asıyor, basınçla akan suyla hızlı hızlı duş yapıyorduk. Haziran ayı olması İngiltere’nin sıcak olduğu anlamına gelmiyor. Kazaklarla oturuyorduk. Saman binaların birinde toplanıyorduk. İçeride soba yanıyordu ve çok güzel ısınıyordu. Koşullar basit ve çok temel ihtiyaçları karşılamaya yönelikti ama güzel bir hava vardı. Ben o zaman bu güzelliği görebiliyor muydum, hımmm yarım yarım. İçimde bir ses fazla mesaiye kalmıştı ve “canım bir şey yapmak istemiyor” diye bıkmadan, usanmadan tekrarlıyordu.

DFP’deki uygulamalardan biri ‘araştırma (inquiry)’ di. Bu uygulamada grubun ortasına iki minder konuluyordu. Christopher birinde oturup, bekliyor. Bir sorusu, sorunu olup da, kendi içinde keşif yapmak isteyen kişi sessizce gelip, Christopher’ın karşısına oturuyordu. Meselesini anlatıyor ve Christopher’ın sorduğu isabetli sorularla duruma ilişkin içgörüler kazanıyordu. Çok etkileyici bir yöntem olarak hatırlıyorum. O zamana kadar pek çok uygulamasını izlemiştim. Bu ruh halini sorgulamak istedim ben de. Kalktım, mindere oturdum. Durumu anlattım. Christopher’ın gayet basit bir şekilde, “sen yorulmuşsun, hepsi bu” deyişine nasıl bozulmuştum, tam bir hayalkırıklığı. Daha derin, kapsamlı, karmaşık bir süreç bekliyordum herhalde. Sadece yorulmuşum. Bazen çok basit şeylerin ardında karmaşıklıklar arıyor ve hakikaten süreci karmaşıklaştırıyoruz demek. Üstelik talihsizliğe bakın ki, “Aa basit bir nedeni varmış, ne güzel hemen çözülür” diyeceğime, hayalkırıklığına uğradım. Var mı sizin yaşamınızda da bunun örnekleri?

Christopher bir bakkal hesabından söz etmişti: “Harcadığından daha azı giriş yapıyorsa, enerji tabii azalır. Enerjiyi artırma kaynaklarından en birincisi, doğa. Sonra sessizlik ve yalnızlık” demişti. Detaylar sözünü ettiğim önceki yazıda.

Bunları duyduğumda kalbim yerinden hopladı. Zira İngiltere’ye gelirken, dönüş tarihimi belirlemekte zorluk çekmiştim. Mantık ile sezgi farklı tarihleri söylemişti, ne yapacağımı şaşırmış, sonunda sezginin sözünü dinlemiş, programın bitiminden 9 gün sonraya bileti almıştım. Zaten minicik bir bütçem vardı, mantığım kafamın etini yemişti ‘bu zamanı nerede geçireceksin’ diye.

Christopher’ın sözleri kalbimi hoplattı. Çünkü Yeshe DFP bitiminde dileyenlerin bu merkezde kalabileceğini söylemişti. Birden kararımı verdim. DFP sonrası 7 gün burada kalacaktım. Benden başka kimse kalmayacaktı. İşte Christopher’ın önerdiği her koşul var: doğa, sessizlik, yalnızlık. Diğer yanda da Allah’ın dağ başında, basit koşullarda, tek başına. Bir yandan çekici, bir yandan hafif endişe verici.

Eğer blogdaki diğer yazılardan birkaçını okumuşsanız, böyle konularda pek öyle endişeye pabuç bırakmadığımı görmüşsünüzdür. Kaldım orada. O kadar keyifliydi ki anlatamam. Sabah ağaçların altından uygun dalları topluyordum, testere ile kesiyordum. Ateş yakıyor, yemeği ocağa koyuyordum. Zira kamp ateşinde suyun ısınması bile epey zaman alabiliyordu. Yeshe (yaşamda destek verenleri bol olsun) bana kendi oba çadırında kalabileceğimi söyledi, özenle, sevgiyle yapılmış, süslü bir çadırda kalıyordum. Günlük işlerden sonra yürüyüşe çıkıyordum.

Günlüğüme “Doğa olarak çok güzel bir yerdeyim. Neredeyse en temel konforların hepsi var, hem de bahçeden çıkmadan uzun yürüyüş yapılabilecek, ağaçlar içinde, geniş bir bölgedeyim. Pek tehlike var denemez. Korkacağım ne hayvan olabilir bilmiyorum (İyi ki, sonradan biri –artık beni korkutmak için mi söyledi, yoksa gerçek miydi bilemem- insanların bazı yırtıcı hayvanları beslemek için aldıklarını, sonra bakamayınca, doğaya saldıklarını söyledi. Yani hiç beklenmedik hayvanlarla karşılaşan, yaralanan olmuşmuş.) İçim huzurlu değil. Şu an ben huzurlu değilsem, kim huzurlu olsun! Doğanın içindeyim, yalnız başınayım. Kimse benden bir şey istemiyor. İstersem, bütün gün yatarım. Ama mutsuzum.”

O zaman yorgunluk, enerji düşüklüğü mekanizmasını anlayamıyordum. Oysa zaman içinde gördüm ki, bedende B vitaminleri eksik olduğunda da insanın morali bozulabiliyor. Derin derin sebepler ararken, bir B vitaminleri kompleksi alınca, birden her şeyin yoluna girdiğini çok kez gördüm. Ya da birkaç saat fazla uyuyunca. Ya da mercimek yiyip, bedendeki demir eksikliğini tamamlayınca. Ya da biraz bolca su içince. İçimdeki “bende yanlış bir şey var” inancı, tüm bu basit durumları olduğu gibi görmemi engelliyormuş meğer. Ne ilginç, değil mi? Hayatı nasıl zorlaştırabiliyoruz!

Yürüyüş sırasında nasıl güzel sarı çiçekler gördüm. Kalbime baktım, sevinç duymuyor, heyecanlanmıyor, güzelliği göremiyor. Bu farkındalık beni şaşırttı ve üzdü. Bu güzellik kalbime niye değmiyor? Kalbim kapanmış sanki. Eski koşullanma ile önce “Niye, niye!” diye zorladım kendimi, sonra “neyi yanlış yaptım?” diye sordum. Tabii tahmin edersiniz, hiç cevap gelmediği gibi, kalbim daha da kapandı. Ancak bu yaklaşımın sonucunu görmek açısından böyle yapmam çok iyi oldu.

Sonra vipassana uygulamasını hatırlayabildim. Bu kapalı kalple oturdum. Öyle kapanmış kalbim ve ben. Yan yana. Bir şey sormadım, anlamaya çalışmadım, değiştirmeye, dönüştürmeye kalkışmadım, tamire girişmedim. Öyle oturduk beraber. Bedenimde kalbimin yerindeki hisleri izledim. Ortaya çıkan duyguları izledim. Başımda da bir şeyler oldu, o hisleri de izledim. Bir süre sonra kalbim hafifçe aralandı. İçinden kırılmışlık, incinmişlik ile daha fazla incinme korkusu çıktı. Şaşkınlığımın hesabı yok. 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Neye ilişkin olduklarını anladım hemen. Bu duygular ortaya çıkınca, içimde nasıl bir şefkat duygusu oldu, anlatamam. Birden içimde kendini korumaya çalışan küçük bir kız gördüm sanki. Orada öylece durdum, her şey eriyip gitti.

Aldığım dersleri yazmışım günlüğüme:
- Kalp kapanınca, güzelliklerle bağlantı kurulamıyor, sevinç kayboluyor. Yaşam enerjisi alınamıyor. Gevşeklik hissedilmiyor. Daralma, bir şey eksik hissi, neşesizlik, keyifsizlik, enerjisizlik yaşanıyor.

- Kalbi açmak için, öyle dur. O kadar. Ortaya çıkan ile ne yapacağına sonra bakarsın.

- Kalp kapanınca, içeri girebilen azalıyor. Enerjide azalma varsa, kalbim ne durumda diye bakmakta fayda olabilir.

- Giden gelenden fazla ise? Ya gideni kısacaksın, ya geleni artıracaksın.
Şimdiki halde geleni artırmak daha uygun. nasıl?

* Doğada sessizlik
* Dönemsel olarak uzun sessizlik
*Yaşamdan takdir, sevgi, destek geldiğinde, ‘önemli değil, ne olacak’ diyeceğine, birlikte kutla bu güzelliği.
* Nefes al
* Hayvanların yaptığı gibi çekil, dur, gevşe, dinlen
(Orada Thich Nhat Hahn’ın bir kitabını okuyordum, bu onun tavsiyesi.)
* Yapmayı istemediğin bir şeyi yapıyorken bulursan kendini, bırak. Ya başkasına devret, ya tümden bırak, ya yöntem değiştir, ya da niye yaptığını hatırla, devam etmeyi değerli buluyorsan ancak, devam et.

O günden sonra çevreme baktım. Daha önce de görmüştüm ama bu kez kalbime dokundular: saman balyalarını taşıyanları, su borularını monte edenleri, hangi bitkinin nereye ekileceğini düşünenleri, dolap kulplarını takanları, kamp ateşinin çevresindeki tahta oyma oturma yerlerini yapanları, sobaları kuranları, burayı hayal edenleri, gerçekleşmesi için emek verenleri düşündüm. İçim minnet doldu. Nasıl bir katkı yaşamlarımıza. Ve bunları yaparken, hiç düşünemezlerdi kimlere ulaşacaklarını. Oysa önemli bir içgörünün belirebileceği nasıl güzel bir ortam yaratmışlardı yaşamım için… Bir teşekkür notu yazdım ama çoğu okumamıştır, katkılarını bilmiyorlar… Blogdaki bu yazıyı okuyup da kendi yaşam yolları için ışık bulanlara da dokundular aslında… Nasıl bir etki görüyor musunuz? Fark etmeden, nasıl etkiliyoruz birbirimizi! Dün üstünde çalıştığım başka bir proje için “bütünü etkiliyoruz” diye bir yazı yazdım. Gözlerim bu etkiye odaklandı, bu yayılan etkiyi fark ettikçe heyecanlanıyorum.

Yaşamın basitliği içinde yaşadım orada, birçok basit gerçeği fark ettim. Not almışım. Gülümseyerek, sizlerle de paylaşayım:

"İlham veren çeşitli öğretmenlerim oldu burada:

- Sobalar mesela: büyük kütükler (büyük hayaller ya da koşullanmalardaki değişiklikler) bir kibritle (niyet) yanmıyor. Bu bir süreç, kağıttan küçük dal parçalarına, oradan daha kalın dallara, oradan kütüklere. Yaşamda da küçük adımların, küçük gayretlerin, küçük değişikliklerin önemini ihmal etmeyeyim.

- Hava mesela: Yağmur yağdı, fırtına oldu, güneş çıktı, kuvvetli rüzgarlar esti, soğuk oldu, ılık oldu, müthiş bir hızla hava değişti durdu. Her şey gelip, geçiyor, her şey değişiyor. Yalnızca izle, onunla ak ve keyfine bak.

- Çaydanlıklar mesela: Eğer ateş yanıyorsa, mutlaka çaydanlığı üzerine koy. Her an sıcak suya ihtiyacın olabilir. Yaşamda da iç ve dış kaynakları bilgece kullan.

- Yaşam ağı mesela: Birbirimize bağlı olduğumuzun farkında ol- birbirimizi nasıl etkilediğimizi, kimlerin yaşamlarına, kalplerine dokunduğumuzu, bilmesek de. İçinden iyi bir şey yapmak geliyorsa, coşkuyla yap. Birilerine dokunacaktır mutlaka. Sana dokunanlara da teşekkür et, karşılaşmasan da, elbet bu teşekkür de bir şekilde onlara ulaşacaktır."

31 Ocak 2008 Perşembe

Kazdağları 2005

Nisan 2005

Ve bir hayal gerçekleşiyor…

Jeff Oliver daveti kabul etti ve Türkiye’ye geldi. Kazdağlarında Erguvanlı Ev’deyiz. Türkiye’de ilk Mahasi tekniği ile vipassana inzivası yapılacak. Hazırlık aşaması nasıl güzel ve akışta geçti, anlatamam. Nereden, nasıl duymuşlar bilmiyorum ama İngiltere’den, Ankara’dan, İstanbul’dan hiç tanımadığım kişiler “Ne yapabiliriz?” diye e-postalar attılar. Kimi tercüme yaptı, kimi tercümeleri kontrol etti, kimi yazılardaki Türkçe harfleri düzeltti, kimi metinleri çoğalttı, kimi Jeff’i karşılamaya gitti, kimi kursu duyurdu. Müthiş bir ekip çalışmasıydı. Çok kısa bir zamanda hazırlanıverdik. Elimizde kurs materyalleri, duyuru, tanıtım yazıları. Hala kullanılıyor bu malzemeler. Hani niyet et, niyetin bütün ile uyumluysa, tüm evren destek verir, deniyor ya, okuyuculardan Deniz de yazmıştı ya, öyle bir şey. Gerçi ben mi niyet etmiştim, vipassana mı beni niyet etmişti, bilemem, biraz muğlak benim için, işleyişi tam anlamış değilim… :)

Erguvanlı Ev’e bir gün önce gittik Jeff ile. Niyetim, Gaia House’ta gördüğüm 1 saatlik çalışma meditasyonunu programlayabilmek. Jeff biraz tereddütlü, doğuda böyle bir uygulama yok. Erguvanlı Ev’in yöneticisi Suna da tereddütlü, insanlar orada burada olacak, işler nasıl olur, gözünde canlanmıyor. Ancak iyi bir organizasyonla bunun yapılabileceğini ve günlük yaşamda farkındalık uygulamasının büyük katkısı olacağına inanıyorum ve ısrar ediyorum, daha doğrusu kimseyi dinlemiyorum. Bana göre, uygulama kolaylıkla akıyor. Suna bilge kişiliğiyle harika bir farkındalık hatırlatıcısı oluyor. Mutfakta çalışanların işleri yetiştirmek için telaşlarına verdiği cevapları duyunca, bütün taşların nasıl da yerinde olduğunu düşünüyorum. İnzivadakiler pek çok yönden müthiş destekleniyor, sevgiyle sarıp sarmalanıyorlar diye düşünüyorum.

Türkiye’de bu yöntemle ilk çalışma olduğu için, Jeff ile pazarlık yapıyoruz. Öğleden sonra yemek yememek konusunun insanı huzursuz edebileceğini, o yüzden akşamüstü isteyenler için çorba çıkarmamızı öneriyorum. Jeff için yeni bir süreç, biraz düşünüyor ancak tamam diyor. Hakikaten grupta aç kalmakla ilgili olumsuz geçmiş deneyimleri olanlar var. Bu konuyu grupta konuşuyoruz. Jeff de, ben de niye öğleden sonra yemediğimize ilişkin açıklamalar yapıyoruz. Ancak serbestlik var. Bunun bir zorunluluktan ziyade, seçim olmasını çok arzu ediyorum. İkinci gün çorba yiyenlerin sayısı epey azalıyor. Akşam yine bunun üzerinde konuşuyoruz, herkesin (ben dahil) farkındalığında, anlayışında bir genişleme seziyorum. Üçüncü günün sonunda Suna “Halecim, kimse çorba içmiyor, ne yapsak?” diyor. Özgürlük içindeki bu seçim ve akış içimi ısıtıyor. Şimdiki inzivalarda bu bir mesele değil artık sanırım, geçiş sürecini ilk gruplar tamamladı. Ne güzel.

Başka bir pazarlık da uyanma saatinde. Daha ilk inziva. Jeff "4:30 kalkış" diyor. Gözlerim yerinden uğruyor. Böyle bir program göndersem, kimse gelmez. Uykuya düşkünüz biz. Böyle sıkıya kim gelir! Pazarlıklarla 5:30 ya da 6:00 oluyor uyanış saati. Şimdi tam net hatırlayamıyorum. Ancak kurs içinde Jeff yine grubun desteği ile uyanma saatini öne çekiyor. Gördüğüm herkes mutlu, mesut. Şimdilerde yine bu bir mesele değil sanırım. Öncüler iyi iş çıkardılar. Acaba farkındalar mı? Ne güzel.

Bir çizelge yaptık. Her günkü işler belli. Biri uyanma, yemek, grup meditasyonu için zil çalıyor, birileri bulaşık yıkıyor, birileri bahçeyi suluyor, birileri meditasyon salonunu temizliyor, birileri tuvalet temizliyor, birileri sebze ayıklıyor, doğruyor, herkes grup için bir şeyler yapıyor. Nasıl bir sistem, tıkır tıkır işliyor. En azından benim gördüğüm öyle. Bir yandan kendi içimize bakıyoruz, bir yandan da bütünü destekliyoruz, bütüne katkıda bulunuyoruz. Suna çıkan iş kalitesine inanamıyor, “Nasıl özenle süpürüyorlar, temizlik yapıyorlar” diyor. Ben de görüyorum, bir şefkat var, sevgi var tüm işlerde. Sessizlik içinde akan, şefkat ve özenle bağlı bir aile gibiyiz sanki.

Sabah erkenden kalkıyoruz. Önce birlikte oturma çalışması yapıyoruz. Sonra kahvaltı. Sonra da bütün gün oturma, yürüme çalışmaları. Hocayla birebir konuşma. Hocanın uygulamaya ilişkin gruba yaptığı konuşma. Yine oturma, yürüme. Bütün hareketleri yavaş yapıyoruz. Mümkün olduğunca o anda zihnimizde ve bedenimizde ne yaşıyorsak, ona odaklanıyoruz, gözlemliyoruz kendimizi. Bahçenin her yanı minder dolu, oturanlar, yavaş yavaş yürüyenler. Kimi ağaçları seyrediyor, eğer Jeff’e yakalanırlarsa, Jeff “dışarıyı değil, içinizi izleyin” diyor. Hiç konuşma yok, daha doğrusu öyle olmasına niyet ediliyor. Ancak odada konuşanlar var, sessizliğe bayılanlar olduğu gibi, sessizlikten sıkılanlar da var. Tüm tepkilerimiz bizim günlük yaşamımızdaki halimizin bir kesiti gibi.

Bu ilk inzivaya o kadar çok başvuran vardı ki, bir 9 günlük, bir de 4 günlük inziva yaptık ardı ardına. Bu ilk inzivalara katılanların yolu açtıklarını düşünüyorum şimdi. Onların gayretleri, iyi niyetleri, kararlılıkları pek çok başka insana yol açtı. Harika bir ekip çalışmasıydı, sevinç duyuyorum o günleri hatırladığımda. O zaman kursta benden başka böyle bir inzivada bulunmuş kimse yoktu. Benim canla başla çalışmam anlaşılır bir şey ama farkındalık çalışmaları dışında böyle yoğun bir deneyimden geçmemiş olanlar için ne büyük bir cesaret ve kararlılık. Şimdi nerede ne yapıyorlarsa, farkındalıklarının, içgörülerinin, bilgeliklerinin, şefkatlerinin artmasını diliyorum can-ı gönülden.

Bugün Türkiye’de pek çok kişi var böyle bir deneyimden geçen. Ne mutlu.

Değişik, etkili bir deneyim bu sessiz inzivalar. Katılmamış olanların gözlerinde canlanmıştır belki. Ancak hazırlanarak gitmekte fayda var. Birkaç gün içinde bir inzivaya nasıl hazırlanmak iyi olabilir diye bakıp, yazmaya niyetliyim.

24 Ocak 2008 Perşembe

İnziva Dönüşü- Ölüm Bilinci

Aslında bu kez bir inziva yazısı değil, ama inziva dönüşü yazısı...
30 Mart 2005

Gaia House’taki iyice beslendiğim, silkindiğim, gözümün açıldığı günlerden sonra DFP’nin üçüncüsüne katıldım. Yine zihin açıcı, sarsıcı konuşmalar, uygulamalarla beslendim. Bir yazıda paylaşırım.

Dönüş yolunda uçaktayım. Kalktık, bir süre sonra örtülü bir telaş oldu hostesler arasında. Uçağın ortasındaki acil durum kapılarının önünde oturan yolcuların yerini değiştirdiler. Pilot da biraz sonra bir anons yaptı, “Türbülansa gireceğiz, epey sarsılabiliriz, telaş etmeyiniz.”

“Eh” dedim kendi kendime, “Demek buraya kadarmış. Bu yaşam elbette bir gün bitecekti. Bugüneymiş.” Uçak ara ara sallanıyor. Sakin olmaktan başka ne gelir insanın elinden, havada bir kutunun içindeyim. Okumak üzere yanımda bir kitap getirmiştim ama daha önce fırsat olup da kapağını bile açamamıştım. Kitabı okuyayım bari, dedim. İlk sayfalarını bir açayım ki, şöyle sorular yok mu: “Ölmeden önce ne yapmak isterdiniz? Son gününüz olduğunu bilseydiniz, ne yapardınız?” Pes, dedim tabii…

Bari kendime bu yönde sorular sorayım da, ölürsem hiç olmazsa, ön çalışmayı yapmış olurum, sakin sakin giderim, ölmezsem de, bunları hayata geçiririm.
Daha önce defalarca buna benzer soruları sormuşluğum var dönem dönem… Ölüm bilincinin yaşam kalitesini artırmak için en önemli ve etkili değişim elemanı olduğunu biliyorum

Yazdım:
Ölmeden önce ne yapmak isterim?

İlginçtir 4 madde çıktı, aynen yazıyorum:
- Bir kere ardımda kalanlara en az iş düşecek şekilde mümkün olduğunca hazır olmak isterim.
- Tartışmalı, sıkıntılı, huzursuz bir ilişki bırakmak istemem.
- Bana emeği geçmiş olanlara istediğim şekilde teşekkür etmiş olmak isterim.
- Elimden geldiğince farkındalığımı artırmış olmak isterim.

Bu kadar. Biraz şaşırdım. Baktım, seyahat etmek istemiyor muyum, yeni bir şeyler denemek istemiyor muyum. O zaman bir şey çıkmadı. Bu dört madde tamamlanmış hissettirecekti beni.

İlk maddenin altına, evdeki eşyaların sadeleşmesi, içinde para olmayan banka hesaplarının kapatılması, borçların ödenmesi, borç alınanların bir yere yazılması, emanet aldığım eşyaların üzerine not yazılması ve düzenlediğim çalışmalara ilişkin bilgilerin başkalarına da aktarılması, belki web sayfası düzenlenmesi gibi maddeler vardı. Bunların çoğunu dönüşte kısa zamanda gerçekleştirdim. İçim ne kadar ferahladı anlatamam. Sanki yükmüş bunlar. Tamamlanmamış, ucu açık kalmış işlermiş. Mümkün olduğu kadar açık uç bırakmamak ne kadar harika bir duygu, ne hafiflik, zihinde nasıl dinginlik sağlıyor. Zihnimiz karışık diyoruz ya, dinginliği sağlamamın yollarından biri de yaşamı sadeleştirmek, yürüdükçe adımları tamamlayarak diğer adımı atmak. Vicdan, ruh rahat akıyor o zaman. En azından benim tecrübem bu...

İkinci madde, tartışmalı, huzursuz ilişki bırakmak istemememdi. Bunun için bir liste çıkardım. 10 kişi çıktı. Bunların bazılarına telefon açtım, birkaçına e-posta yazdım. Bir kısmıyla gıyaplarında konuştum, affetmeye niyet ettim. Bir iki kişi öyle kaldı, ne yapayım bilemedim. Affetmek için biraz daha zaman geçmesi gerekti. Ama bu madde de içimi bir rahatlattı. Oh, çoğu tahminimden, kafamda kurduğumdan çok daha iyi bir şekilde akışa katıldı.

Üçüncü madde ise teşekkür etmek istediklerimdi. Yine bir liste yaptım. Bu liste epey uzundu. Yine kimine mektup yazdım, kimi ile buluştum, sözlü olarak teşekkürlerimi söyledim, kimine hediye aldım, kimine ise yine gıyabında teşekkür edip, iyi dileklerde bulundum birkaç gün boyunca. Şimdi listeye bakıyorum, ziyaret etmeyi planladığım iki kişi ile görüşmemişim. Onları programa alayım bugünlerde.

Dördüncü madde farkındalığımı artırmaktı. Farkındalık benim için gerçekle bağlantıda olmak. Ne kadar farkındaysam o kadar gerçekle bağlantıdayım diye düşünüyorum. Bu yönde çalışmalara devam ettim sonrasında.

Haziran 2006’da bu soruların daha da gelişmişini soracağım kendime, sonrasında da kendi başıma uzun bir inzivaya gireceğim. Onları da anlatırım.

Şimdi olsa, yine aynı soruyu sorsam ki, sordum, sanırım birkaç madde daha eklenirdi. Yaşamımın bu dönemine kadarki deneyimlerimi yazarak, paylaşabilmeyi istiyorum. Bu benim için bir nevi de tamamlanma. Bu blog dışında bir de sosyal hizmete ilişkin bir site hazırlıyorum bütüne nasıl katkıda bulunabileceğimize ilişkin fikirler, deneyimler içeren. İçimden coşkuyla akıyor. Başka hayallerim de var. Tabağımı epey doldurdum son aylarda. Bir arkadaşım “Neden?” diye sordu. “Yaşama olan aşktan” dedim. İçimde müthiş bir aşk hissediyorum. Bu yaşamdan ayrılmadan, yaşamdan aldıklarımı bir daha evrende olmayacak bu Hale sisteminde damıtarak/sentezleyerek, yaşama katkıda bulunmak istiyorum. İçimde nasıl bir heves, şevk ve coşku anlatamam.
Ölüm bilinci neyin önemli olduğunu görebilmemde de müthiş yardımcı... Zamanımı, enerjimi nerelere yatırdığıma dikkat etmemi hatırlatıyor bana. Yaşam kalitesini artırıyor. İnsanoğlunun en büyük zorluğu, ölüm korkusudur derler. Modern psikoloji çeşitli kuramlarını bunun üzerine kurmuş anladığım kadarıyla. Belki. Ancak benim için bir simya makinesi adeta, çeşitli madenlerden altın üretiyor kimi zaman...

Ölüm geldiğinde gönül rahatlığıyla hazırım diyebilmeyi çok istiyorum. Geride pişmanlıklar, keşkeler, tamamlanmamışlıklar bırakmadan, “eh dolu dolu yaşadım ne de olsa” diyerek rahatlıkla akabilmek istiyorum… Bunun için de her an geçmişe ölmeyi, her an yeniden doğmayı ve dolu dolu yaşamayı diliyorum…

Aslında yazı bitti ama bir ek yazmak istiyorum. Döndükten 10 gün sonra belki de ermişlerden biri olan seksenli yaşlardaki Tayyip Amca aradı, beni hararetle görmek istediğini söyledi. Öyle bir telaş halindeydi ki, ne oluyor anlamadım. Artık rastlantı mı, düzen eseri mi bilmem, o gün katıldığım bir toplantıda karşılaştığım arkadaşım Tevfik ertesi gün Büyükçekmece’ye gidiyormuş, beni götürebileceğini söyledi. Sabahın 8inde Tayyip Amca’nın kapısındaydım. Uzun uzun bana bir şeyler anlattı Tayyip Amca. Çoğu anlattığını anlayamadım. Bana kitaplar verdi, kitap isimleri yazdırdı. Öğütler verdi. Oradan çıkınca, allak bullaktım. Sahilde yürüdüm, belki bir saat ağladım. Niye ağladığımı da anlayamıyordum ama oy oylarla ağlamak geliyordu içimden. Oysa birkaç saat boyunca yalnızca Tayyip Amca'nın yaşama dair sözlerini dinlemiştim.

Duyduk ki, çok kısa bir süre sonra Tayyip Amca bu dünyayı bırakmış. Son görüşümmüş. Kendi anlamıştı demek, ben de bilincimin başka bir bölgesinde anlamışım herhalde. Ölüm öylesine yakın ve ne zaman geleceği çoğumuza açık olmayan bir bilgi… Tam şu an ne kadar değerli. Bir sonraki an ne olacağı belli olmaz.

Haydi bugünden başlayalım. Ölüm tarihim belli olsaydı, “neyi değiştirmek isterdim yaşamımda?”, “ne istesem yapabilseydim, ne yapardım?”

23 Ocak 2008 Çarşamba

Gaia House- Affetme Üzerine- 2005

18 Mart 2005

Hala Gaia House’tayım :) 4 günlük çalışma inzivasından sonra birkaç gün sessizlik içinde yalnızca oturma ve yürüme çalışması yaptım. Geri kalan zamanlarda da kütüphanede kasetlerden hocaların konuşmalarından bazılarını dinledim. Öyle çok konuşma var ki, bir duvar dolusu. Bazı dinlediğim konuşmaları farkındalık yazıları altında yazdım burada zaten. Birkaç da konuşmanın kasedini satın almışım. Dinleyip, size aktarırım belki zaman içinde. Acaba hala alınabiliyor mu bu konuşmalar, Gaia House’un sitesine bakmalı (
www.gaiahouse.co.uk ) . En azından içinizden ilgilenen varsa, aklınızda olsun. Belki bizimle de paylaşan olur :)

Bunu yazdım ama meraklıyım ya, gidip kendim baktım. “Recorded Talks” diye bir başlık altında çeşitli hocaların konuşmaları var. Çok değil ama yine de konular güzel. Hayalkırıklığının bilgeliği, sabır, alışkanlıkları kırma gibi konularda konuşmalar var. Ayrıca ölüm, affetme, dinleme üzerine de yönlendirilmiş (guided) meditasyonlar var. Üstelik de MP3 olarak alınırsa, bir konuşma 5 YTL gibi bir fiyata geliyor ki, bana makul geldi, postasıyla falan.

Parantezi kapatalım… :)

Gaia House’ta bir programa daha katılıyorum: Bağışlamaya Doğru (Towards Forgiveness). Hocası Bhante Bodhidhamma. O da sonradan Satipanya Merkezinin idarecisi oldu. (
www.satipanya.org.uk) Hızlı konuşan, ama zeki ve komik bir adam. Psikolojik danışmanmış önceden, insan ruhundan farklı bir yönden de anlıyor yani. Konuşmalarında epey eğleniyor diye düşünmüştüm o zaman, ben de dinlerken içimde kıkırdama sesleri duyuyordum… Herhalde yaptığım alemlikleri hocanın ağzından duyunca, komik geliyordu, ciddiyet yerini bir hafifliğe bırakıyordu… Hani şu “ne şaşkınım ya” hali var ya, o…

Bhante Bodhidhamma bütün çalışmayı şu cümle üzerine kurdu: “Kendi terapistiniz olun.”

Sonra biraz teorik temel oluşturması için, zihnin nasıl çalıştığını anlattı. Ardından da uygulama yaptık neredeyse iki tam gün… Çok güzel ve etkiliydi… Hatta oradan dönüşte, biz de farkındalık grubunda uyguladık, güzel geribildirimler geldi… Hatta Buket bununla ilgili bir yazı yazmıştı, bulursam, onu da koyayım bloga.

Burada daha ziyade teori kısmından birkaç noktayı paylaşmak istiyorum. Vipassana uygulaması bilmeyenler için, uygulama hem havada kalır, hem belki uygun olmaz diye düşündüm zira… Olur da (ki gidişat öyle gibi) vipassana uygulamasını burada paylaşırsam, affetme uygulamasına ilişkin de bir yazı yazarım Bhante Boddhidhamma’nın da çalışmasını içeren.

Bhante Boddhidhamma, “Zihnimiz kılıktan kılığa, halden hale giriyor. Peki bu zihin hallerini nasıl yaratıyoruz?” diye başladı. Zihni bir köpük baloncuğuna benzetelim. Bu baloncuğun dış zarı çok hassastır. Bu zara bir şey dokunduğunda, hemen bir his oluşur ve de bu hisse ilişkin bilinç ortaya çıkar. Dokunma olduğunda baloncuğun içinde dalgalanma oluşur.

Diyelim bir kuş ötüyor. Aslında orada olan hava dalgalarının kulak zarına basınç uygulaması ve zarı aşağı yukarı hareket ettirmesidir. Bir dokunma hali yani. Bu his baloncuğun içinde tercüme edilir ve kuş sesi haline gelir. Hatta kimi zaman içimizde coşku oluşturur, baharı düşünürüz, zihin bir hikaye yaratır. Kuş coşku içinde şarkı söylüyor diye düşünürüz, içimiz pır pır eder. Tabii belki de bir kedi yuvaya yaklaşıyordur, alarm ötüşüdür, bunu bilmeyiz. Aslında olan tam olarak neydi? Kulak zarımızda aşağı yukarı basınç. Gerisini zihnimiz yarattı. Yaşadığımız dünyayı aslında kendimiz yaratıyoruz, elbette madde dünyası hepimiz için aynı. Ancak hepimiz farklı iç dünyalarda yaşıyoruz. Kendi yarattığımız dünyalarda. Bana başım ağrıyor dediğinizde, ne demek istediğinizi anlarım, zira benim de başım ağrıdı daha önce. Ama sizin baş ağrınızı bilemem. Kuşun ötüşünü kendimize göre yorumlarız. Yorumlarımızdan yarattığımız dünyamızda yaşar dururuz.

Aynı şekilde sert bir söz duyduğumuzda, yine aynı mekanizma işliyor. Kulak zarımızda tam tam çalınıyor (hoca böyle demedi tabii ama birden gözümde öyle canlandı). Tabii bir de karşımızdakinin yüz ifadesini görüyoruz. Bunlar dış zara dokunuyor, sonra içeride dalgalanma oluşuyor ve geçmiş koşullanmalarla, deneyimlerle, alışkanlıklarla, hikayelerle renkleniyor, şekilleniyor ve ortaya bir hikaye çıkıyor. Ve kızıyoruz.

Karşımızdaki genellikle bize bir kere bir laf ediyor, diyelim ki “Çok sorumsuzsun, nasıl bu işi yapmadın” diyor. Sonra biz bu sözü zihnimizde bütün gün evirip çevirip tekrarlıyoruz: “Nasıl bana sorumsuz der. Sorumsuz kelimesini ben ona ödetmesini bilirim. Bana sorumsuz demeden önce kendisine baksın. Sorumsuz ha, sorumsuz” Bazen bütün gün yetmiyor, bir hafta boyunca bu kelimeyi tekrarlayıp duruyoruz. Oysa karşımızdaki bir kere söylemişti, biz onlarca, hatta belki yüzlerce kez. Sonunda kocaman bir öfke yaratıyoruz tabii. Ve “günümü mahvetti, bütün keyfim kaçtı” diye karşımızdakine daha da kızıyoruz.“

Bhante Boddhidhamma diyor ki, “Eğer zihnimizdeki huzursuzluğu, acıyı karşımızdakinin yarattığını kabul edersek, bu acıyı durdurmak, ortadan kaldırmak için, yapabileceğimiz tek bir şey olur: bu insanı ortadan kaldırmak. Oysa eğer acıyı yaratanın kendim olduğunu fark edersem, bir çözüm yolu görebilirim.

Yaşamda acı çekmek seçime bağlıdır (suffering is optional). O baloncuğun içindeki dalgalanmanın bir yerlerinde, eski koşullanmalar sebebiyle vereceğim tepki şekillenir. İç tepkiyi kendim yaratırım yani. Burada elbette psikolojik acıdan söz ediyorum. Fiziksel acıda durum farklı.

Eğer içimdeki acıya başka biri neden oldu dersem, çözümsüz kalırım. Ama içimdeki acıyı kendimin yarattığımı fark edersem, o zaman nasıl yarattıysam, öyle de çözerim, eritirim, ortadan kaldırırım.

Psikolojik acım için tüm sorumluluğu üstlenmek, yalnızca bu acıya ilişkin şifalanmama yardımcı olmaz, aynı zamanda başkaları beni hırpalamaya çalıştıklarında da nasıl hırpalanmayacağımı öğretmiş olurum kendime… Kimse bize psikolojik acı veremez. Ve sorumluluğu üzerimize alırsak, içimizdeki tüm acıyı eritebiliriz. (Burada tüm’ün altını birkaç kez çizdi.) Ümit veren bir resim, değil mi?

Biz başkasına acı verdiysek, peki? (Burada bir ekleme yapmak istiyorum. Şiddetsiz İletişim bu konuyu çok güzel anlatır. ‘Neden’- ‘tetikleyen’ ayrımı yapar. Eylemimiz başkasının üzülmesine ‘neden’ olmaz ama onun üzülmesinin tetikleyeni olur. Neden, kendi zihnindeki hikayelerdir. Çünkü üzülüp üzülmemeyi seçebilir.) Belki hareketimiz, sözümüz karşısında karşımızdaki üzülmüş olabilir. Burada “Ne yapalım, kendi zihni hikaye uydurdu, kendi kendini üzdü” deyip de işin içinden sıyrılamayız tabii. Ayaklarımızı yere basalım. Dış dünyada domino etkisiyle bir hareketlilik var. Hepimiz bunun farkındayız. Her hareketimizle, sözümüzle dünyaya bir enerji göndermiş oluyoruz ve bunun sonuçlarını da yaşayacağız elbette. Yani ağzımızdan çıkanın sorumluluğu yine bizde.

He-man’di galiba bir çizgi film kahramanı vardı: “Güç bende artık” diye bağırırdı. Bizim de “Sorumluluk bende artık” diye bağırma zamanımız geldi belki de. Sorumluluğu üstlendiğimizde, hem müthiş bir özgürlük, hem de gelişme, bilinçlenme yolunda rahat ilerleme imkanı oluyor. Kolay mı! Bana göre, değil. Hemen oluyor mu! Deneyimime, gözlememi göre, hayır! En iyi ilk adım ne? Bana göre, nerede sorumluluğu aldığımızı, nerede sorumluluğu üstlenmediğimizi gözlemek hayatımızda. Değiştirmeyi falan boş vermek önce. Sadece gözlemek. Sadece ne oluyor fark etmek.

Bir Bhante Bodhidhamma, bir benim deneyimler saç örgüsü gibi örüyoruz konuyu, umarım karışık olmuyordur.

Bodhidhamma devam ediyor: “Birisine ters bir şey yaptığımızda ya da söylediğimizde, içimizde utanç ya da suçluluk duygusu oluşuyor bazen. Neden? Çünkü kendi gözümüzdeki imajımıza uygun olmayan bir şey yaptığımızı hissediyoruz.” Haydi zihinde bir dalgalanma. Bir de o sözün ya da hareketin sonuçları var, kimbilir domino taşları hangi yöne düşüp, neleri yerinden oynatacak!

Bu halde içinizdeki utanç ya da suçluluk duygusunu fark edin ve yaptığınız hareketin sonucunda bunların ortaya çıktığını, zihninizde dalgalar oluştuğunu da fark edin. Sonra da bu duyguların tamamen kendilerini ifade etmelerine izin verin.” Burada dış dünyaya ifade kast edilmiyor. Zihinde ve bedende tükenene kadar onlarla oturun, onları izleyin, denilmek isteniyor. Bazen küçük çocuklar kendilerini yerden yere atarlar ya, psikologların önerdiği, öyle durun, tepki vermeyindir benim bildiğim. İşte öyle, bu duyguları bırakın, iyice, sonuna kadar yaşansınlar. Zaten her doğan, ölür ilkesi gereği, bir süre sonra bitecektir. “Hepsi bu. Kendi içinizde yarattığınız iç sorun bitmiştir. Bu kadar. Tabii bu demek değil ki, işten atılmayacaksınız ya da arkadaşınız size küsmeyecek. Bunlar sizin kontrolünüzün dışında. Ekilen tohum elbette yeşerecek. Dünyaya bir birim güç koydunuzsa, o bir birim güç bir şeyleri ittirecek. Ama iç dünyanızda zihninizin dingin olmasını siz yaratıyorsunuz.”

Bodhidhamma söz etmemiş ama tabii telafi edilecek, tazmin edilecek bir şey varsa, zihinde bu utanç ve suçluluk duygusu tükendikten sonra, şefkat duygusuyla, karşımızdakinin yaşamına güzel bir şekilde katkıda bulunmak arzusuyla bunları yapmak da iyi olur. Bu kez de farklı bir domino etkisi yaratırız. Yaşam oyun gibi değil mi!

“Bazen utanç duymayın, suçluluk hissetmeyin deniyor. Bir kere bu mümkün değil, bunlar doğal süreçler çünkü. Üstelik de bu duygular çok iyi öğretmenler, rehberler olabilir. Çünkü biliriz ki, bu hareketi yaparsam ya da sözü söylersem, utanç ya da suçluluk duygusu gelecek sonunda ve sonuçlarının da ne olacağını tam olarak bilmiyorum. O sözü söylemekten ya da hareketi yapmaktan vazgeçebilirim. (biraz şiddetsiz iletişim ruhu: Ya da en azından o sözü söylemek istememin altındaki ihtiyaca bakarım, bu ihtiyacı karşılamanın daha uygun yolları var mı, bunu araştırırım.)

“Bazı hallerde birini affedemiyorsam ne olacak? Affedememenin altında ‘affetmeyeceğim!’ hali vardır genellikle. Sanki yumruğumuzu sıkmışız gibi. O zaman o halle kalın, orada durun, o sıkılı yumrukla oturun, onunla durun ta ki o yumruk açılana kadar. Genellikle yumruğun içinde büyük bir acı, belki yas duygusu vardır. O acıyı tutuyoruzdur. Ancak dışarıdan nefret gibi görünür bu hal. Bu acıyı, bu incinmişliği, bu üzüntüyü, bu yas duygusunu kabul etmediğimiz, bu duyguları dolu dolu yaşamak için kendimize izin vermediğimiz sürece, yumruğumuzu açmayız.”

Meditasyonlarda belki yaşamışsınızdır, eğer bedeninizin bir yerinde gerginlik görürseniz, vipassana hocası ‘bunu gevşetmeyin’ der. Sadece o gerginliğe odaklanın, bakın, gözlemleyin. Vipassananın en harika kısmı bu benim için belki de. Mucize gibi kısmı. Öyle bakarken siz, hiçbir kontrol, manipülasyon, değiştirme olmadan, gözünüzün önünde gerginlik açılır ve gevşeme yaşarsınız. Doğal haline döner. Bayılıyorum bu hale, öyle dur bak yalnızca.

Aynı şey duygularımız için de geçerli. Bhante Bodhidhamma’nın yumruk örneğinde de aynı şeyi yapmak mümkün ve işe yarayabilir, kendim yaradığını deneyimledim. Öyle o affedememe haliyle oturun, neyse içinizde olan, öyle onunla oturun, ona bakın, sessizce, bir şeyi değiştirmeye çalışmadan, kaçmaya, yok etmeye, temizlemeye çalışmadan, öylece yanında oturun. Büyük bir ihtimalle bir süre sonra o yumruk açılacaktır. Kendi deneyimimde içimde bir şefkat duygusu oluşuyor bir süre sonra, bedende bir rahatlık... Her şey gözüme çok başka görünebiliyor. Bazı dersler açıklıkla beliriveriyor önümde.

Söz çok. Epey malzeme oldu bugün. Yine de son bir temayı daha paylaşmak istiyorum bu çalışmadan.

İntikam duygusundan söz etti hoca, dedi ki “Amerika’da idamı izlemek mümkün. Tespit edilen o ki, çocukları öldürülen anne babalar, öldürenin idamını izlediklerinde tatmin olmuyorlar. İşkence görsün istiyorlar, idam tekrarlansın istiyorlar. İntikam duygusu böyle bir şey. Çinlilerin güzel bir sözü var: İntikam almak isteyen iki mezar kazmalı. Karşımızdakini ne kadar cezalandırırsak cezalandıralım, tatmin olamıyoruz.”

Kendi yaşamlarımıza bakalım, kızdığımızda karşımızdakinin bizim kadar acı çekmesini istediğimiz oluyor mu? Canını acıtacak sözler söylesek de, bir türlü içimizdeki acı hafiflemiyor değil mi? Belki iç huzurumuz için, cezalandırma isteğimizin haklılığına tutunmayı bırakıp, başka ne yapabiliriz ona bakabiliriz. Çinliler haklı olabilir.
Bizde de anneannemin anlattığı bir hikaye var: Adamın biri kendisine kötülük yapmış bir komşusuna çok kızmış. Kapısına gitmiş, demiş ki “Bana bak, beni daha kızdırma, var ya seni şu kulağından tutar, diyar diyar süründürürüm.” Karşısındaki işi biliyor, demiş ki, “Sen de benimle olduktan sonra”…

Belki de affetmenin ilk adımlarından biri bu tutunmayı bırakmak ve zihni farklı bir oluşuma açmaktır…

Bu konu çok güzel ve bence çok önemli. Yazarken, içim de enerji ve heyecan doldu. Tekrar bu konuda ancak farklı detayları yazmak dileğiyle…

22 Ocak 2008 Salı

Gaia House'ta Tekrar Çalışma

11 Mart 2005

Kasım 2004’de DFP’nin ikincisine katıldım. Sonrasında farkındalık çalışması iyice genişledi. Grupların sayısı arttı, bekleme listeleri bile oluştu. İlgiye şaşkınım ama elimden geleni de yapmaya gayret ediyorum. Epey yoruluyorum, ev bir merkez havasında. Her gün grup grup insan geliyor, gidiyor. Tarçın, karanfil, ıhlamur kokan çaylar içiyoruz. Kimi gruplarla aile gibi olduk, hatta ailemden sık gördüklerim vardı. Çalışma gittikçe gelişiyor, ben de süreçte pek çok şey öğreniyorum. Üstelik neredeyse her gün birkaç kere düzenli oturma çalışması yapıyorum gelenlerle, bu yönden keyfime diyecek yok. Ancak diğer yandan sürekli ev temizliyorum, faturaları denklemeye çalışıyorum. Birkaç topu havada döndürmeye çalışıyorum.

DFP’nin üçüncüsüne katılmak için yine İngiltere’ye gideceğim. Bu kez öncesinde Gaia House’a gidip, birkaç çalışmaya katılmayı düşündüm. Kendim ne kadar beslenirsem, çevreme de o kadar yararım olduğunu biliyorum. Tam o sırada zarf içinde bir hediye geldi, bu seyahati mümkün kılan. Şaşırdım. Ama tüm bu sürecin büyük destek gördüğünü gözlemleyecek kadar çok olay olmuştu zaten şimdiye kadar. Destek aslında benim üzerimden sürece geliyordu…

Burma’da birlikte hoca görüşmelerine girdiğimiz, hatta inziva sonrasında yürüyüşlere gittiğimiz Kanadalı Judy ile yazışıyorduk bu arada. Burma’daki hoca U Dhammarakhitta’nın Budist rahipliğini bıraktığını yazdı. Vikingler çizgi filmindeki Vicki’nin aklına bir düşünce gelince, etrafında yıldızlar uçuşurdu ya, bende de aynen öyle oldu. Hemen adresini istedim. Bir e-posta yazdım, Türkiye’de bir inziva yapmaya davet ettim. Bir aydan fazla cevap yok. Artık ümidi kesmiştim ki, Jeff’ten cevap geldi. Daveti sevinçle kabul ediyordu. Yer zaten belli gözümde: Kazdağlarındaki Erguvanlı Ev- www.erguvanliev.com .

Başka bir mesajı ararken, duyuru mesajını buldum şimdi, demişim ki: “Yaşam hepimize nicelerini nasip etsin... Biliyorsunuz, bu farkindalik calismasini Hindistan'da ilk ogrendigimde kalbime tık diye oturmustu. "Tamam" demistim "iste bu." O zaman bu zamandir, bir hayalim vardi: Turkiye'de de bu tür calismalari yapabilmek. Iste o hayal gerceklesiyor galiba. 9 gunluk yogun farkindalik calismasi yapabilecegiz gibi gorunuyor Kazdaglarinda. Hayallerin gerceklesmesini yasam hepimize nasip etsin...”

Artık Gaia House’a gitmeyi daha bir ister oldum, böylece kurs düzenlemeye ilişkin birkaç ayrıntıyı da toparlarım diye düşünüyorum. Gaia House’ta ilk katılacağım program bir çalışma inzivası yine ama daha önce katıldıklarımdan farklı. Bu herkesi içeriyor. Hoca Martin Ayward. Fransa’daki merkezinin idarecisi aynı zamanda. (
http://www.moulindechaves.org) Güzel konuşmalar dinliyoruz. Ancak yine en çok çalışma sırasında kendimi izleye, izleye öğreniyorum. Bir durumu paylaşayım:

Bir gün beni kapı zımparalama işine verdiler. Binanın bir katını restore ediyorlar, birileri kapı zımparalıyor, birileri duvardaki delikleri alçıyla kapatıyor, birileri de boyaya başladı. Zımpara işi çok yorucu. Kollarım ağrıyor, daha ziyade de bileklerim. İçte yine söyleniyorum tabii. Ama zihnim çok uyanık, elden geldiğince de her şeyleri izliyorum. İş epey kolaylandı, son bir kapı kaldı. Tam ona geçeceğim ama kollarım bitmiş halde, işin sorumlusu “istersen, bırak, yerdekileri topla” dedi. İçime baktım, sevinçli, oh yerdeki naylonu, çöpleri toplamak, yerleri süpürmek eğlence gibi. Ancak içimde bir başka düşünce hızlı davrandı ve ağzımdan şu sözlerin çıktığını duydum: “Yok, yok, çok az kaldı zaten, şu kapıyı da bitireyim.” Bunu söylediğime inanamadım. Kendimi soktuğum cendereye şaşırarak, gittim son kapıyı zımparalamaya başladım. Aradan belki bir on dakika geçti ki, yangın alarmı çaldı. Haydi, hep birlikte bahçeye çıktık. Ne olmuştu, şimdi hatırlamıyorum. Orada bir yarım saat kaldık. Sonra da iş saatimiz bitti, geri dönmedik.

Birdenbire durumu farklı bir açıdan gördüm. Eğer orada yaşamın bana sunduğunu ve içimin de neşeyle kabul ettiğini yapsaydım, aslında çok daha işe yarar bir şey yapmış olacaktım. Ortalık toplanmış olacaktı. Oysa bütün o karışıklığı sorumlu kendi başına toplamak zorunda kaldı bizden sonra. Epey düşündüm bu olay üzerine sonradan.

Acaba yüreğimizin şarkı söylediğini yapsak hep, yaşamımız nasıl olurdu? Ya yüreğimizin şarkı söylediği hepimizin iyiliğine ise? Olabilir mi? Belki en iyisi deneyip, görmek...


21 Ocak 2008 Pazartesi

Kazdağlarında 3 gün tepelerde yürüyüş...

Ağustos 2004

Çalıştığım TCYOV Vakfından tanıdığım, İsviçre’de yaşayan Yakup’un bir kere gördüğüm eşi Suna’dan bir telefon geldi: “Kazdağlarında bir merkez açmak istiyoruz, bir gelip, bize konsepte ilişkin fikir verir misin?” Aylardan Ağustos, farkındalık grubu yok, dönüşüm oyunu da pek yok. Bir tek Bora ile çocuklar için ekoloji atölyesi yapmışız bir yaz okulunda, ama onun da üçüncüsü olacak mı belli değil. Çantamı topladım, çadırımı, uyku tulumumu da aldım, niyetim 3-4 gün Suna’larla çalışıp, sonra sahilde bir kamp yerinde çadır kurup, sessiz birkaç gün geçirmek. Neydi o atasözü: “Kul kurar, kader güler” miydi :)

Şu meşhur kader var ya, yine har har ağ örüyor, benim haberim yok ama siz hazırlıklı olun. Otobüsle Kazdağları’nın eteklerindeki Küçükkuyu’ya geldim. Oradan da Yeşilyurt Köyüne. Taksi beni takur tukur bir yollardan inerek, bir binanın arkasında bıraktı. Suna beni karşıladı. Derme çatma bir pansiyona gidiyorum diye düşündüğüm yer, köye arkasını vermiş, çam ağaçlarına bakan, sarı taştan çok güzel bir bina. Kahvaltı zamanı. Bir de güzel kahvaltı, yok yok, yöresel peynirler falan. Hafif şaşkınım.

Yoga eğitmeni ve şiatsu uygulamacısı olan Suna ile birbirimize kanımız ısındı. Hayata bakışımızda, deneyimlerimizde, duruşumuzda benzerlikler yakaladık konuştukça. Gelenlerin sessizlikte kendilerini dinleyecekleri, tanıyacakları, farkındalıklarını artıracakları bir merkez hayal ediyordu Suna, yanlış hatırlamıyorsam. İçim yerinden hopladı bu hayali duyunca. Tam vipassana inzivası olacak yer diye düşündüm. Nereden nereye. Ama tabii o zaman hoca falan yok, güzel bir hayal.

Suna’nın işletme tecrübesi o zaman yok. Daha pek çok temel konu havada. 3-4 gün diye geldiğim yerde, tam bir ay kaldım. Elimi sürmediğim iş kalmadı. Hatta çevrede bir yürüyüş rotası bulup, bir gün üşenmedim, mavi boya ile tüm rotayı işaretledim. Rotanın tarifini yazdım, belki gelenler yürüyüş yapmak ister diye. 3 yıl sonra ben de başkalarının çizdiği işaretleri izleyerek, Likya yolunu yürüyecekmişim. Yaşam böyle bir şey, tamamen dayanışarak ilerliyoruz. Bütüne her koyduğumuz belki de kat kat bize geri dönüyor.

Erguvanlı Ev’deki yoğun günlerin sonunda 3 gün sessizlik yapıp, öyle eve döneyim istedim. Her gün yürüyüşe gittim. Kendi başıma tepelerde yürüdüm. Yolda mecbur kalmadıkça kimselerle konuşmadım. Çok ilginç deneyimler yaşadım. Birini paylaşayım: Erguvanlı Ev’den kaplıcaya yürüdüm. Kaplıcanın arkasından bir ana yola çıktım. Adatepe’ye yürüyebilir miyim acaba diye düşünüyorum bir yandan. Yolda kimseler yok. Nerede olduğumu da kestiremiyorum. Bir anda arkamda bir köylü kadın belirdi. Adatepe’ye nasıl gidebileceğimi sordum. Tam bulunduğumuz yerin karşısındaki bir toprak yolu gösterdi. “Oradan yürü, sağdaki patikaya gir, o patika seni dosdoğru Adatepe okulunun yanına çıkarır.” Tarif çok basit göründü, nasıl sevindim. Tam da zamanında kadına rastlamışım diye bir havalara girdim. Toprak yola girdiğim anda sağda patikalar gördüm. Hangisi? Herhalde bu kadar yakında değildir diye düşünüp, toprak yolda yürümeye başladım. Elbet daha belirgin bir patika karşıma çıkar diye düşündüm. Oo, sürüsüne bereket, onlarca patika çıktı. Neye göre karar vereyim? Adatepe’ye gitmekten vazgeçtim, bari bu yol nereye gidiyorsa, oraya gideyim diye düşünüp, saatlerce yürüdüm. Güneş, sıcak, suyum az. Yanımda yiyecek yok, yolda birkaç incir ağacı beni besledi, o kadar. Yolun kenarında çam ağaçları olan bir yere geldim. Azıcık gölgede dinleneyim istedim. Oturdum. Geri mi dönsem, yürüsem mi diye düşünürken, arkamda bir sesler, hışırtılar oldu. Ürktüm, kalkıp yürümeye devam ettim. 15-20 dakika sonra gözlerime inanamadım ama yol bitiverdi. Patika falan da yok.

Önce bir posta kendime söylendim: bilmediğim yerlerde işim ne, niye daha fazla suyum yok, yolda çeşme çıkar diye güvenilir mi, şimdi onca yolu geri mi yürüyeceğim… Geri yürümeyip ne yapacağım, tabii kös kös geri döndüm. O çam ağaçlıklı yere geldim. Tek gölgelik yer bir süre için, yine oturdum. Sezgilerimi dinleyeyim dedim ama içim öyle söyleniyor ki, hiçbir şey sezecek durum yok gibi. Öyle içime, dışıma bakayım, etiketleyim halim de yok, salmışım farkındalığı falan. Ancak zihnim uyanık. Kalktım, arkamdaki çam ağacına iki elimi koydum. Birkaç ay önce dönüşüm oyunu kolaylaştırıcılığı eğitimi için gittiğim Findhorn’da ağaçların, bitkilerin bilinciyle iletişim kurulduğunu duymuştum. Hatta bir katılımcıyla biz de denemiştik. Bir şeyler duymuştum ama tabii nasıl emin olayım, bilgi nereden geliyor, ağaçtan mı, zihnimden mi, arkadaşımın zihninden mi, üstünde durmadım. Ama bu çok da yabancı değil bana, bu blogda bir okuyucunun yazdığı gibi, bulaşık yıkarken suyla, yastığımla, evdeki çiçeklerle çoğumuzun yaptığı gibi muhabbetim yerinde.

Çam ağacına ellerimi koydum, öyle duruyorum. Dedim ki, “Adatepe’ye diye yola çıktım, nerelere geldim. Su da yok. Geri dönüşüm saatlerle yol. Ben şimdi ne yapayım?” Bir cevap bekliyor muyum, tam emin değilim. Olsa iyi olur tabii de. Birden içime bir his geldi, ağacın arkasına doğru yürüdüm, patika gibi bir şey var ama tepelik olduğu için yağmur suları da oluşturmuş olabilir. İçimden bir ses o patikada yürü diyor. Zihnime kalsa, yürümez ama baktım ayaklarım yürüyor. Hem tırmanıyorum, hem söyleniyorum. Ormanlık bir tepe, yerde yaban domuzlarının izleri, düşsem, kalsam, beni kim bulur oralarda. Nasıl kızıyorum kendime, hiç unutmuyorum, kendime “pirinç kafa” diye bağırıyorum avaz avaz. Nereye gittiğim belli değil. Yöne baktığımda deniz tarafına gidiyorum, yani yeterince yürürsem, denize varırım- hani yeterince doğuya gidersen olduğun yere varırsın gibi. Ancak bu yeterince ne kadar acaba. Neyse bir süre sonra söylenmeyi bıraktım, faydası yok, ayaklar yürüyor tepeye. Epey yürüdüm, belki bir saat, belki biraz daha fazla. Patika, su yolu görüntüsünden gerçek bir patikaya dönüştü. Sonra bir duvar gördüm. Duvarın içinde bir bina. Bir köye çıktım. Sonradan öğrendim ki Adatepe. Köylü kadının tarif ettiği patika orası imiş. Müthiş şaşırdım. Yoldan görünmeyen bu patikaya nasıl ulaştım?

Bu deneyim beni çok düşündürdü, birçok ders saklıymış içinde, zamanla gördüm. Hep diyorum ya, inzivalarla bildiğimi sandıklarım dökülüp gidiyor. Bir yandan da yaşamda bilmediğim ne çok şey olduğunu görüyorum. Gerçek dediğimiz ne hakikaten? Ve bu yolda bizim bildiğimizden farklı yollarla da destek geliyor mu yoksa? O kadar düşünce arasında tüm duyularımızla algıladıklarımızı duyamaz olabiliyor muyuz? Ya da duysak da, algımızı anlayamayıp, desteği görmeyip, bu algımızı izlediğimiz için kendimizi pirinç kafalı olmakla suçluyor muyuz? Yaşamımız yalnızca işe git, eve gel, yemek pişir, dizi seyret, arkadaşlarla lak vak et, aileyi ara, çocuklarla ilgilen, çöpü at, alışverişe git’den ibaret olabilir mi? Bu yaşam aslında çok ilginç keşiflerle dolu olabilir mi? Hani bir dizi var ya, hepimiz müptelası olduk: Lost. Hani her bölümünde beklenmedik bir şey çıkıyor, her bölümü diğerlerinin parçalarıyla örülmüş gibi. Sakın bizim yaşamlar da öyle olmasın. Bu yazıları sırasıyla okuyorsanız, bazılarının aralarındaki ipliği, birbirini izleyişi görüyor musunuz? Ya her gün keşfedilecek bir şey varsa? Ya Dingin Savaşçı filmindeki gibi “her an bir şey oluyorsa”… Ya mesele “mücadele” değil de, daha ziyade bir “keşif”se…

Yaşamlarımıza bu keşif, macera, merak enerjisini katabilir miyiz, davet edebilir miyiz acaba? Bunun en güzel yollarından biri her gün daha önce hiç yapmadığımız bir şey denemek ve bunu mümkün olduğunca farkındalıkla yapmak. Hatta hep yaptığımız, artık olağanlaşan işleri farklı yapsak ve sorsak: "burada keşfedilecek ne var?" Belki biraz büzülmüş olan yaşamlarımız genişler, algılarımız açılır, gözümüz gönlümüz güzelliklerle, içimiz coşkuyla dolar, belki…

Meraklı bir sevgiyle…

Not: Lafımı unutmadım, kader ağlarını ne için örmüş, gelecek maceralarda…

18 Ocak 2008 Cuma

DFP 2004- Niyete sadık kalmak

22 Nisan 2004

Nisan 2004’te Batıdaki belli başlı vipassana hocalarından Christopher Titmuss’un 4’er gün süren ve bir buçuk yıla yayılan 4 çalışmasına katılmaya karar verdim. Daha ziyade teorik bir çalışma bu. (DFP- dharma facilitators program-
www.dharmafacilitators.org ) Yaşam öyle ilginç işliyor ki, bütçem kısıtlı. Nerede kalsam diye en ucuz yerleri araştırırken, bir e posta düşüyor posta kutuma. “Sen Gaia House’ta 2002’de perde diken Hale misin?” diye soruyor Rosie- o zamanki bakım onarım yöneticisi. Meğer çalışmanın yapılacağı Brighton’da (İngiltere) yaşıyormuş. Gaia House’tan ayrılırken, yazdığım teşekkür notunu hala saklıyormuş, “gel bende kal” diyor. Yaşam çok ilginç, çok. Hani diyorlar ya, her söz, her hareket geleceğinizi şekillendiriyor. Ne ekersen, onu biçiyorsun. Bir şey ektiğimin bile farkında değilim, ama harika ürünler yiyorum.

Zaten bu seyahat de bir ilginç. İşten çıkarılmıştım ya, son maaşımı alamamıştım. Tipik tepki olarak kızmış, alınmıştım. Ama “biraz sabır, biraz sabır”, değil mi? Nerede! Birkaç ay sonra, tam ben dönüşüm oyunu kolaylaştırıcılığı eğitimine gitmeyi geçirirken içimden ve de bütçesini bulamamışken, bir telefon: Patron gelecekte aramızda bir borç ilişkisi kalmamasını istediğini bildiriyor, helalleşmek için görüşmeye çağırıyor. Son maaşım bu İngiltere seyahatinin sponsoru. Daha önce elime geçse, o zamana on kere harcamıştım. Yeri varmış ama bu kaderin nasıl ağ ördüğünü çözemedim ki, neredeyse hep sürpriz, hep sürpriz :)

DFP’de 30 küsur kişiyiz. Çalışmaya sessizlikle başlıyor, sessizlikle bitiriyoruz, birlikte meditasyon yapıyoruz. Christopher bize çeşitli konu başlıkları veriyor, gruplar oluşturup, bu konuları aramızda konuşuyoruz. Sonra büyük grupta paylaşıyoruz. Bu programdaki konular: niyet, beklenti, sonuçlara tutunma, genel anlamda tutunma, en çok zorlandığımız zihin halleri, bunlarla nasıl başa çıktığımız, tıkanmışlık, farkındalıkla dinleme imiş.

Aldığım bazı notları 2 Ekim 2007 tarihinde “Yaşamımda Tıkanıklık Hissediyorsam” yazısında paylaşmışım. Şimdi diğer notlara baktığımda güzel bir tavsiye ile karşılaştım, bugün de onu yazayım:

Christopher Titmuss diyor ki:
“Bir şeyin değiştirilmesi ihtiyacını duyduğunuzda, niyetinizi açıklıkla belirleyin. Sonra da o niyetten kopmamaya bakın. Sizi destekleyenler de, size karşı çıkanlar da olabilir. Destekleyenlere eğilim gösterirseniz, karşı çıkanlarla başa çıkmak zor olabilir. Ayrıca destekleyenlere dayandığınızda, sizden beklenti oluştuğunu hissedebilirsiniz, bir süre sonra bu beklentiler ağır gelebilir. En iyisi niyetinize sadık kalın, gözünüzü yalnız niyetinize odaklayın.”

Elbette söylemek istediği; geribildirimlere, görüşlere kulaklarınızı kapatın, değil. Ancak hakikaten bir iş yapmaya başladığımızda çevremizin görüşleri her zaman yardımcı olmuyor. Bir süre önce küçük bir örneğini yaşadım bu durumun. Bunun üzerine geçenlerde arkadaşım Seda bir hikayeyi hatırlattı- hikaye bir ihtimal daha detaylı ama biz böyle hatırladık:
“Yüksekçe bir yere tırmanılması gerekiyormuş. Birçok güçlü insan denemiş bu tırmanışı. Etrafta da halk tırmananları izliyor ve görüş bildiriyor: ‘Olmadı, oraya basarsan, düşersin. Sen o ayaklarla hayatta tırmanamazsın. Parmakların kısa, ayakkabın yanlış, elini yanlış yere koydun, bu gün yanlış, bu saat yanlış. Hava bozuk. Güneş çok yakıcı.” Kimse tepeye varamıyormuş tabii. Ancak biri tırmanmayı başarmış. Merakla bu kişinin başarısının sırrını öğrenmeye çalışmışlar. Hikayeyi biliyorsunuzdur, adamın kulakları işitmiyormuş.

Belki de mesele etrafı duymamak değil de, Christopher’ın dediği gibi “niyete sadık kalmak”. İnsanların görüşlerinin çekim alanına girip, kendi merkezimizi kaybetmemek. Tüm görüşleri “gerçeğe uygun mu, değil mi?”, “niyete hizmet ediyor mu, etmiyor mu?” süzgecinden geçirmek. Ve de elbette elden gelenin en iyisini yapmak ama sonuca tutunmamak…

17 Ocak 2008 Perşembe

Türkiye’de ilk vipassana inzivası- 2003

Farkındalık gruplarıyla heyecanla çalışıyorduk ancak yaşamımı bu gruplarla idame ettirmek pek mümkün değildi. 2003 Eylül’ünde yaşamımda ilk ve herhalde tek kez bir özel şirkette işe girdim. Ondan önce hep sivil toplum kuruluşlarında ve serbest çalışmışlığım var. Özel sektör değişik bir deneyim. Alışık olmayan için zor. Ancak hayat ağlarını öyle rastgele örmüyor, benden istenen ilk işi duysanız, kulağınız düşer, benim düşmüştü: bir vipassana kursu düzenlenmesine yardımcı olmak. Bir yandan şirketin konusuna ilişkin işleri öğreniyorum, bir yandan da vipassananın Goenka okuluna ilişkin bir kurs organize ediyorum. Türkiye’deki ilk vipassana kursu. Goenka tekniğini bilmiyorum, ancak vipassana vipassanadır diye düşünüyorum. Heyecanla, hevesle formatları kesin çizgilerle önceden belirlenmiş olan kursu hazırlıyorum. Web sitesini yaptık, tercümeleri yaptık, yer ayarlandı, duyurular falan. Almanya’dan müstakbel dostlar geliyor kursta çalışmak için. Evin her odasında birileri yatıyor. Hatta bir ara yerlerde uyku tulumlarında insanlar. Çok eğleniyoruz ama, hele Perihan Hanım ile gülmekten kırılıyoruz. Bu evi kurarken ki, “bu evin yalnızca bir odası benim, gerisi herkesin” niyeti tam olarak tutmuş durumda. Aman diyorum başka niyetler de yapayım, bununki gibi tutarsa, yaşadık :)

Kasım 2003’te yine aranızdan bazılarınızla Şile’deki bu ilk kursa gittik. Ben de inzivaya katılımcı olarak gittim. Büyük bir kararlılıkla bu tekniği uyguluyorum, ancak zihnim “seçimsiz farkındalık” odaklı Mahasi tekniğiyle karşılaştırmalar yapıp duruyor. Yine zihinde bir mücadele, uzun uzun konuşmalar, izle dur! Gösteri sıkıntısı hiç çekmiyorum görüyorsunuz. Sıkılmaya imkan yok, malzeme çok. O inzivada hiç yazmamışım, hiç not yok. Türkiye’deki ilk kurs ya, tam bir örnek gibi davranma kararlılığındayım herhalde. Bu karşılaştırma düşüncelerinden başka pek hatırladığım da bir şey yok. Hımm, bir şey hatırladım.

Farkındalığın insanı gereksiz, daha doğrusu gerçeğe uygun olmayan koşullandırmalardan nasıl arındırdığını ve insanı nasıl özgürleştirdiğini kendi üzerimde gördüğüm için, tüm sevdiklerimle paylaşmak istiyorum bu doğal bilgiyi. Zaten ailem, arkadaşlarım, çevremde ilgili herkese çeşitli vesilelerle ve çeşitli yerlerde, koşullarda “an’da olmak”, “zihni an’a getirmek”, “zihni ve bedeni izlemek” ile ilgili hem konuşuyorum, hem uygulama yaptırıyorum. Bu kursu da tanıdığım herkeslerle paylaşmak istiyorum. Eski eşim Haluk da onlardan biri. Kursa gelmesini çok istiyorum. Farkındalığın ne olduğunu biliyor, hatta bu konulara pek de ilgisi olmamasına rağmen, ara ara uyguladığını anlatıyor, özellikle endişelendiğinde, heyecanlandığında ya da uykuya dalarken. Epey bir ısrardan sonra, kursa gelmeyi kabul ediyor, nasıl seviniyorum. Ama tam kursun başlayacağı gün, gelemiyor. Herkesin yoluna, seçimlerine saygım büyük. Müdahale etmemeye özen gösteriyorum elimden geldiğince, ne kadar başarıyorum bilemem ama en azından bilinçli olarak başkasının yaşamına müdahale etmemeye niyetliyim. Ancak bu olay ile “zorda olduğunu düşündüğüm birisinin iyiliğini çok istediğim” hallerde kararlara saygı mesafesini korumanın, kabullenmenin, teslim olmanın, “onun da yolu bu demenin” benim için zor olduğunu görüyorum. Kursun en başında bir süre bu alanda işleyen mekanizmaları, koşullanmaları, tutunmuşluklarımı izliyorum. Birçok içgörü, ders dolu bir deneyim… Kendime hapishane oluşturduğum yetmiyor, acaba başkalarına da hapishaneleri için tuğlalar mı taşıyorum diye sorgulayıp duruyorum kendimi, hem de iyi bir şey yapma niyetiyle.

Kurs bitiyor. Herkes –en azından bana söylediklerine göre- memnun. Mahasi tekniğinin bana daha uygun olduğunu düşündüğüm için, bu grupla devam edemiyorum. Çok garip, yaşam ağlarını çoktan örmüş, işten de kurs bitiminde çıkarılıyorum. Şaka gibi. Sanki yaşam beni kurs düzenleyeyim diye işe aldı, proje bitince, işten çıkardı. Fakat yaşamın başka planları da varmış yolda. İçimden geliyor, üç günlüğüne Konya’ya gidiyorum. Şeb-i Aruz zamanı. Dönüşte trende yanımda bir Avusturalyalı kız. Uzun uzun sohbet ediyoruz, kızı da alıp, eve geliyorum. Kath on gün kadar kalıyor, giderken bana bir not yazıyor, burası bir üniversite gibi diye. Oysa çoğu zamanı sessiz geçiriyoruz. Herhalde aynada kendi yansımasını görüyordu. Yaşam Kath aracılığıyla bana sonradan çok yardımcı olan bir hediye veriyor.

Kath'in gittiği sabah bir tanıdığım arayıp, kader ve özgür irade ile ilgili bir konuşmaya davet ediyor. Gidiyorum. O akşam Haluk’u bir trafik kazasında kaybettiğimizin haberi geliyor. 17 senelik en iyi dosta hoşça kal diyememiş olmak. Yoğun acıyı izlemek çok zormuş. Çok ağır. Her şey gelip geçiyor, hiçbir duygu birkaç saniyeden fazla zihinde kalmıyor, biliyorum, yıllarca inzivalarda bunu deneyimledim, gözlemledim ama bu acı farklı, uzun kalıyor. Yine deneyimlerimden biliyorum ki, acıyı dolu dolu yaşamaya izin vermem gerek. Ama acı çok ağır. Bu yoğun ağırlığın altında oturuyorum epey bir süre.

Son 10 dakikadır öyle duruyorum, bu yazıyı nasıl devam ettireceğime karar veremiyorum bir türlü. Kendi deneyimlerimi okuyanlara ilham vermek üzere, girdiğim çıkmazlara ilişkin deneyim paylaşmak üzere yazıyorum ki belki okuyanların yaşam yolunda kolaylaştırıcı bir etkisi olur. Şimdi öyle bir yere geldim ki, yazsam yazarım ama kime ne faydası olur, bilemiyorum. Kalbin ta iç köşeleri. Haydi burada keseyim.

Daha doğrusu şöyle devam edeyim. Yaşam okulundaki müfredat değişti: Yaşamın anlamı üzerine bir tünelin içine girdim. Epey karanlık, epey yalnız bir tüneldi, o kadarını söyleyeyim. Farkındalığın ışığı olmasa, nereye varırdım bilmiyorum. Hani daha önceki bir yazıda “biliyorum sandığım bilgiler bir bir elimden kayıp gidiyor” diye yazmıştım ya, bu süreç iyice bir yoldu beni… Bu ‘yoldu’ kelimesi çok komiğime gitti şimdi yazınca, ama çok da uydu yaşadığıma… Gerçekle bağı olmayan nice inanç, düşünce, koşullanma, otomatik tepki dökülüverdi üzerimden… Aslında yolundu, çünkü öyle tutunmuşum ki, bırakmak zor oldu, gerçek üzerimden yoldu gerçek dışı ne varsa, canım acıdı. İnzivalar gerçek nimetmiş, kolay yoldan öğrenmeymiş, o zaman daha iyi fark ettim. O dönemi şöyle tanımladım: “Bilginin gerçekle sınavı”… Gerçek olmayan hemen sırıtıverdi, alttan boyalar çıktı…

Tutunmak yerine, dolu dolu yaşamak, keşkesiz, hayıflanmasız, farkında olarak, yürekten bağlantı kurarak...
Okuyanlarınız hatırlar, Likya yürüyüşünde tanıştığım Itzik ile yaşam ölüm üzerine konuşurken, ona "huzurlu ölmek için, huzurlu yaşamak gerek" demiştim. Aynısı yakınlarımız için de geçerli belki, onları huzurla bırakabilmek için, onlarla huzurla yaşamak gerek. Hepimiz hayatta o kadar acı çekiyoruz ki, dayanamayıp içimizdeki zehri en yakınlarımıza boşaltıyoruz. Kendi mutluluğumuzu, iç barışımızı sağlamamız o yüzden belki de herkese en büyük hediye. Buna yaptığımız yatırımın getirisi herkes için çok büyük. Üstelik bu yatırım iş listelerimize koyacağımız bir madde gibi değil: "iç barışı sağla", "an'da ol", "gerçeği gör". İş listesi her zaman gelecek için hazırlanıyor. Oysa farkındalık tam "şu an"da. Şimdi. Tam bu an'da gerçeği görmeye alışmak, kendimize sormak "burada gerçek ne?". İnzivalar yoğun odaklanma ile hızlandırılmış temizlik ve içgörü kampı gibi sanki... Ancak işi inzivalara bırakmak da vipassana'nın doğasına aykırı. (Ooo, yazı uzayıp gidiyor. Sonra bazılarınız uzun yazıyorsun diyor, haydi toparlayayım)

Ama bu yaşamın anlamını sorguladığım süreçte çok da yanlış anladığım bilgelikler oldu… Mesela “hiçbir şey yapmamayı” (çabasızlığı) gerçekten hiçbir şey yapmamak olarak anlamışım. Bir dönem gerçekten hiçbir şey yapmadım… Hedefsiz olmayı, niyetsiz bile olmak olarak anlamışım… Geleceği düşünmemeyi abartıp, bir sonraki haftayı bile yaklaşana kadar planlamamak olarak anlamışım… Geçmişi düşünmemeyi, geçmişten ders almaya elvermeyecek şekilde genişletmişim… Yani o dönemde pek de işime yaramayan çıkmaz sokaklara girmişim, ama şimdi o çıkmaz sokaklardaki kaybolmuşluğum sanırım pek çok insanın işine yarıyor… Oralarda dolananları hemen tanıyorum, uygunsa, istenirse kendi deneyimlerimi paylaşıyorum, ne çok enerji ve zaman kaybettiğimi, acı çektiğimi… Bir gün tüm bu çıkmaz sokaklara ilişkin daha geniş yazmak isterim…

İçimde hala “zorda olan birileri varsa, o birilerinin iyiliğini, mutluluğunu isteme” hali yoğun… “Gerçeği görme” ve “gerçeği görmeye ilham olma” isteği yoğun… Ömrümden saatleri, günleri kullanıp, bu yazıları yazmamın herhalde en büyük nedeni bu… Ancak artık her şeyin aktığı gibi aktığının daha çok bilincindeyim sanırım…