31 Aralık 2009 Perşembe

Tomurcuğa Durmuş Potansiyelimiz...

Son aylarda duraklat düğmesine basılanlar içinde fotoğraf çekmek de vardı. Bu yazıya uygun fotoğraf ararken, geçen sene baharda çekilen bu fotoğrafı buldum. Tomurcuğa durmuş bu ağacın bizim de tomurcuğa durmuş potansiyelimize ilham vermesini diliyorum...



Hiç bu kadar uzun ara vermemiştik... :)

Uğraştığım işin teslim tarihine birkaç gün kaldı... Sonrasında bakalım nereden başlayacağız yazmaya... Değişik bir inziva dönemi oldu son aylar, dilerim emekler kendine özgü katkısıyla yaşam dansını zenginleştirir...

Tabii hepimiz biliyoruz bugünle yarın arasında sanal bir ayrım var... Ancak bazılarımıza arada bir değerlendirme yapmak, yaşamda gidişata bir ayar vermek iyi geliyor... Eski yıl - yeni yıl da buna iyi bir vesile oluyor...

Bu sene için hala değerlendirme yapacak fırsat olmadı ancak hissim coşkulu...

Gelen yıl için de içim coşkulu...

Öyle geliyor ki, yıllarca ertelediğimiz, zamanı gelince yaparım dediğimiz, belki bir gün dediğimiz, elbette bütünün en yüksek iyiliğine de olan her ne varsa, bu yıl gerçekleştirecek gücü, cesareti, motivasyonu, desteği, dayanışmayı, coşkuyu yaratacağımız ya da ortaya çıkmasına izin vereceğimiz bir yıl olacak bu yıl... En azından dileğim öyle... Nice kutlama yapacağımız, nice güzelliği paylaşacağımız, birbirimize nice katkıda bulunacağımız bir yıl olacak bu yıl... Öyle ki, "oh çok şükür" diyeceğiz sık sık... Birlik olmanın, dayanışmanın keyfini çıkardığımız, çeşitlilikleri kutladığımız, özümüzle hizada olmanın huzurunu, coşkusunu yaşadığımız bir yıla kucak açıyorum, hepimiz için de dileyerek...

Yürekten taşan coşkulu sevgiyle...

Oh çok şükür...

5 Kasım 2009 Perşembe

Gözümüz Neyi Görüyor?

Duvarın dibinde çiğdemler açmıştı... Marmariç, İzmir, Ekim 2009


Internetten bir söz gelmiş... Bulup, gönderenlere teşekkürler...



İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir.
İnsanın gözü neyi görüyorsa, değeri o kadardır.

Mevlana




3 Kasım 2009 Salı

"Şimdi Başlayın"...

Ekim 2009, İkizdere- Rize



Biliyorum seyahat yazılarının devamı hala bekliyor...
Ancak hala seyahatlere devam ettiğim için,
bugün yine bir söz var yola ışık tutmaya gelen...



"Her kararsızlık; gecikmeleri de beraberinde getirir ve günler geçen günlerin matemini tutarak geçer. Kararlı mısınız? Her dakikanın tadını çıkarın; yapabileceğiniz veya yapabileceğinizi hayal ettiğiniz ne varsa, başlayın. Cüretkarlığın* içinde sihir, güç ve dahilik vardır. Şimdi başlayın."
*(orijinal kelime acaba cesaretin mi- Hale)

Johann Wolfgang von Goethe




Hepimize adım atma, başlama, devam etme cesareti, gücü, coşkusu diliyorum... Elbette bütünün en yüksek iyiliğine olana...


29 Ekim 2009 Perşembe

Yola Işık Tutan Söz: Cesaret



İnsan kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe, yeni okyanuslar keşfedemez.


Andre Gide


Genellikle yola ışık tutan sözlerle birlikte bir fotoğraf da koyuyorum.
Bu kez fotoğrafı kendimiz hissedelim. Nasıl bir fotoğraf canlanıyor içinizde? Kıyı nasıl, okyanus nasıl, keşif nasıl, iç alem nasıl?

Hepimize nice cesaretli an'lar, nice keşifler ve nice okyanuslara kavuşmalar diliyorum...

28 Ekim 2009 Çarşamba

Kabul'ün İçinden

Kalbim herkese tek tek içimdekileri yazma duygusuyla coşuyorsa da, yaşam bana söz verdiklerimi zamanında ve işe yarar bir şekilde yetiştirmek konusunda eğitim veriyor. Bu konuda çok harika bir öğrenci olduğumu söyleyemeyeceğim ama gayretli olduğum kesin. Öğrenme sürecindeyim, o yüzden gönlümden geçen her şeyi en uygun anda yapmayı hala öğreniyorum, kimi zaman tam hizada olamayarak, buna da çok üzülüyorum. Üzüldükçe de, ne yapabilirim başka'ya bakıp öğrenmeye gayret ediyorum...

Bazen de gayreti bırakıp, kabul etmek gerekiyor... Hatta belki çoğunlukla... Dün pek telaş etmiştim, hiç bir şeyi yetiştiremiyorum, içimden geçenleri yapamıyorum diye, o kadar gayret etmeme rağmen... Bugün sabah bir kabul haliyle uyandım... Bu kabul halinin içinden çıkan hareketler her ne ise ona teslimim bugün... Dinginliğin, sessizliğin beni bu zihnin yarattığı çalkantılı sulardan usulca çekeceğine inanıyorum... Hani bir ip atılmış da, yapacağım tek şey o ipe sıkıca tutunmak ve teslim olmak ve de etrafı iyi gözlemleyip, bu süreçte çok su yutmamaya çalışmak gibi geliyor gözümün önüne...

Dün ansızın, beklemediğim bir anda karşıma bir şiir çıktı. Belki yazdım daha önce- ama başka bir ömürde kalmıştır o şimdi, bir daha yazayım istiyorum bugün...

Ancak şiiri yazmadan, tekrar bir teşekkürüm var... Yazan, çizen, sözlü- sözsüz bağlantı kuran tüm dostlara gönülden teşekkürler... Sessizce iyi dileklerimi her gün tek tek gönderiyorum şimdilik, sayı da her gün artıyor :) Bu parmaklar yazamıyor olabilir, sesim çıkamıyor olabilir şu günlerde ama bilin ki yüreğim hep konuşuyor sizlerle tek tek... Yüreklerinize sağlık, nereye giderseniz gidin hep sevgiyle karşılaşın...


NE İÇİNDEYİM ZAMANIN

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında.
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmış akışında.

Bir garip rüya rengile
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgardaki yaprak bile
Benim kadar hafif değil.

Başım, sükutu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen.
İçim, muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim.
Mavi masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.

Ahmet Hamdi Tanpınar
(1 Ağustos 1933- Varlık Dergisinin 2. sayısında yayınlanmış)

Varlık Şiirleri Antolojisi, Hazırlayan: Enver Ercan

23 Ekim 2009 Cuma

Binbir Renkli Sevgi Dansı...

Deniz doğumgünüm için yelken yepelek beni görmek istediğini söylediğinde, bir hediyesi var herhalde, dedim…

Aklıma hiç bu gelmemişti…

Geldi ki, elinde kolunda bir sürü çantalar, torbalar. “Yine ağır bir çantayla seyahat ediyor.” dedim.

Aklıma hiç bu gelmemişti…

Evin içinde bir oraya koştu, bir buraya… Baktım küçük bir kutuda pasta getirmiş… Çay suyu koydum…

Aklıma hiç bu gelmemişti…

Uzun seyahatin yorgunluğu, durgunluğu, biraz da dinginliği hala üzerimde, onun bu telaşlı haliyle tam bir tezat haldeyiz…

Aklıma hiç bu gelmemişti…

Mutfaktan salona geldim, yüzünde kocaman bir gülümseme, gözleri ışıl ışıl, elinde de devasa bir torba… “Aaa, abarttın, bu ne böyle?” dedim…

Aklıma hiç bu gelmemişti…

Nasıl sevinçli, yerinde duramıyor, hatta ara ara zıplıyor gibi durduğu yerde…

Aklıma hiç bu gelmemişti tabii…

Koskocaman torbayı aldım, nispeten hafif, içimden “ne ola ki” diyorum…

Nereden aklıma gelsin…

Kurdeleyi açtım… Torbanın içinden dantelli örtüsüyle bir kutu çıktı, içinde de renk renk zarflar… Çoğu Deniz’in adresine gelmiş… Tam kavrayamadım, şaşkınlık içinde kutuyu elimde tutuyorum…

Deniz –tanıyanların gözünün önüne geliyordur- zıp zıp…

Aklıma hiç bu gelmemişti…

Uzunlu, kısalı, yeşilli, pembeli, büyüklü, küçüklü, çiçekli bir sürü zarf… Birkaçının üzerinde gönderenlerin ismini gördüm, tanıdıklar… Deniz’in yüzüne baktım…

Meğer bu kutunun içinde 41 tane mektup varmış, dostlar –tanıdık, tanımadık- doğumgünüm için birer mektup yazmış… Yaşamlarına nasıl dokunduğumu anlatmış…


Uzun hissettiğim bir süre öylece kalakaldım… Nasıl özel ve değerli bir hediye… Bunca yıllık yaşamımda hiç böyle bir sürprizle karşılaşmadım… İlk tepkim büyük bir şaşkınlık…

Sonra büyük bir merak… Kimler var acaba?

Deniz’in acelesi var, gidecek… Hızlıca hikayeyi anlattı… Geçen sene yürekten iletişim eğitiminde Nada; oğlunun 30. yaş günü için 30 dosttan 30 mektup hediye etmiş olduğunu anlatmıştı. Eğitimde çeviri yapıyordum, bu sözleri Türkçe söylerken, gözlerim dolmuştu. O insani bağlantı, o duygu yoğunluğu yüreğime dokunmuş, hatta iyice yüreğimin içine işlemişti… İnsanın başına gelebilecek en güzel şeylerden diye düşünmüştüm… Ama bir gün benim için yapılacağı hiç aklıma gelmemişti, hatta ah yapılsa bile dememiştim… Hatta unutmuşum bile… O an insanlar arasındaki bu derin bağlantıyı duymayı kutlamışım bir tek…

Deniz unutmamış… Aklına yazmış… Aylarca uğraşmış… Ayak üstü anlattığına göre, Seda’nın da (Talaakar) desteğiyle, dostlara ulaşmışlar… Çabayı, gayreti, emeği hayal bile edemiyorum, öyle farklı yerden dostlar var ki… Bu kadar çok insanla bağlantı kurmuşlar, nasıl oldu hiç haberim olmadı, müthiş… Tam bir sürpriz…

Kucağımda yürekler dolu bir sepet, öylece duruyorum… Bu derin bağlantının şaşkınlığı ve keyfini yaşıyorum… Deniz’e de ne diyeyim bilemiyorum, öyle sustu dilim, zihnim… Yüreğin aleminde geziniyorum… Bu kadar özel, bu kadar değerli bir hediye…

Bu daha başlangıçmış, mektupları okumaya başlayınca, başka bir aleme geçiş…

Deniz mektupları geliş sırasına dizmiş, ilk mektup taaa Ağustos ayında gönderilmiş… Biraz önce kapı çaldı, bir mektup daha geldi… Biri de yoldaymış… Zamana yayılmış bir enerji…

Mekana da yayılmış… İstanbul’dan, Samsun’dan, Ankara’dan, Bodrum’dan, İzmir’den, Nusaybin’den, İngiltere’den, Kanada’dan, Norveç’ten, hatta Burma’dan…

Tek tek mektupları açıyorum…

Çok eski dostlar, birlikte nice badireler atlatılmış dostlar, çeşitli vesilelerle derin bağlantılar yaşanmış dostlar, yeni dostlar, hiç yüz yüze görüşülmemiş dostlar, hiç tanımadığım dostlar, dünyevi olarak bu projeden haberi olmayan ama kartı sepetin içine evrenin düzenlemesiyle giren dostlar… Hatta şu an dünyada olmayan dostlar da ortak dostları vesile kılmış…

Bolca gözyaşı…

Bolca kahkaha…

Bolca şaşkınlık…

Yoğun bir sevgi enerjisi…

Hani “sevginin yaşama geçmiş hali olalım” niyetimiz vardı ya, daha ne olsun…

Bin bir renkle sevgi dansı… Her dans hem biricik, hem birin içinde… Bu dansın tanığı olmak, içinde olmak, gözünde olmak… nicelerine nasip olsun…

Nasıl bir incelik… Nasıl derinden bağlantılar… Nasıl yaratıcılıklar… Nasıl bir özen… Nasıl bir sevgi akışı… Sözler bitiyor işte… Kalbim yerinden çıkacak gibi…

Ara ara zorlanıyor sistemim bu yoğunluğu kaldırmakta ve hem yazanlara, hem tüm dünyaya, evrene bu güzelliğin katlanarak yayılmasını diliyorum can-ı gönülden… Gözler hep biraz nemli… Bu kadar güzel bir sevgi enerjisinin bir araya gelmesi çok özel… Buradan etkisinin büyüyerek dalga dalga yayılmasını diliyorum… Tüm insanlığa sevgiyi, dayanışmayı, paylaşmayı, dostluğu, derin bağlantıları hatırlatmasını diliyorum…

Henüz bir kere okuyabildim mektupları… Ancak kelimelerin, resimlerin, fotoğrafların, kitapların, taşların, kartların ardındaki enerjinin yoğunluğuyla hala zor nefes alıyorum… Ara vereyim dediysem de, merak yoğun basıyor… Her mektupla enerji daha da yoğunlaşıyor… Bakıyorum herkes kendi güzelliğini anlatıyor bir yandan, ne mutluluk böyle bir ağ’da olmak…

Çok güzel içgörülere vesile oluyor nicesi… Yaşam bilgelikleri, hatırlatıcılar yoğun… Hakikaten hiç fark etmediğim, hatta bilmediğim güzellikler de paylaşmış dostlar, içimde hep şükür kelimeleri…

Yine ben en iyisi bir 41 günlük (aslında kaç mektup oluyorsa) yürüyüşe başlayayım… Her gün bir mektubu tekrar okuyup, iyi dileklerde bulunayım yazana, yazanın ağ’ına, tüm yazanlara, tüm dostlara, tüm insanlara, tüm varlıklara- bu birleşmiş müthiş enerji burada tıkalı kalmasın, yayılsın artarak… Katılmak isteyen olursa, malum yürek; dostluğu, sevgiyi, dayanışmayı birlikte kutlamaya hep hazır… Dilekler herkesin de bunları yaşamasına...

Bugün biiir...

İlk Deniz’den başlayayım… :)

Yürekten taşan sevgiyle...

22 Ekim 2009 Perşembe

Yollardan Kareler- 1

Hoşbulduk- hakikaten... :)) Büyük aralarla yazabildiğim halde, blogun hala takip ediliyor olması, yorumlar yazan dostların olması ne güzel... Yüreğinize sağlık...


Bu seferki de gezi yazısı olacak… Diyorum ki, bu kez de kaldığım yerleri yazayım… Ankara’ya gidişlerimde birkaç kez öğretmenevinde kalmıştım, aşinayım yani… Bu yolculukta da kolay bulunabilir, güvenilir ve ekonomik olması sebepleriyle çoğunlukla öğretmenevlerinde kaldım... Öğretmen ya da kamu personeli olmayanlar da kalabiliyorlar öğretmenevinde.

Konya’da ise Şems Otel’de kaldım, hemen Şems’in türbesinin karşısında… Daha önceden bildiğim bir oteldi. İnternet bağlantısı olduğunu biliyordum, çalışacağım diye orayı tercih ettim… Ama ne hikmetse bilgisayarım bozuldu ya da o alanda bir terslik vardı, hiçbir şey çalışamadım… Bu çok acayip bir hikaye, herhalde mantıklı bir açıklaması vardır ama görüşmelerin bir kısmını bilgisayara anında not tutarak yapıyordum. Bilgisayar bozulunca, karaları bağladım. Düşünün yolun da başı. Aileyi aradım, hepsini iyi dilekler göndermeleri için tembihledim. Çok şekerdiler sağolsunlar. Ertesi gün görüşmeye gittim, bilgisayarı da götürdüm. İlk denemede yine olmadı. Ancak ikinci denemede bilgisayar açıldı. Gözlerime inanamadım. Ama görüşmeyi yazabildim. Sonra otele döndüm, yine bozuk. Belki otelde bozuluyordur diye bir pastaneye gittim, yine bozuk. Ertesi gün yine görüşmede çalıştı. İnanılır gibi değil. Otele geldim, bozuk. Konya’dan sonra yine çalışmaya başladı…

Konya’dan tam ayrılırken gördüm, Alaaddin Tepesi’ne çok yakınmış öğretmenevi, bir dahaki sefere orayı denemek isterim…

Konya’dan sonra bir Ankara var… Dostlar sağolsunlar, çok iyi baktılar Ankara’da… Tanışmaktan çok mutluluk duyduğum insanlarla görüştüm… Yorucu ama pek verimli geçti Ankara… Sonra Adana…

Adana’da hemen tren garının karşısında Uygulama Oteli (0322 457 50 43) var, orada kaldım… Resepsiyondaki görevli hangi adresi sorduysam, çok güzel yönlendirdi beni. Otelin şartları basit. Ancak sonra kaldığım yerler yanında, burası lüks kaldı. Çok da merkezi bir yerde.

Adana’ya yıllar önce birkaç saatliğine transit yolcu olarak gitmiştim, yine trenle Kayseri’ye gidiyorduk o sefer… Nereden geliyorduk hatırlayamıyorum... O tren yolculuğundan hatırlıyordum yolu biraz. Özellikle Pozantı civarının manzarasına hayran kalmıştım... Mutlaka bu yolculuğu tekrar yapmak isterim, demiştim o sefer. Bu kez Ankara-Adana seferinde, o civarlardan sabaha karşı geçtik... Çok heves etmeme rağmen, bu kez çok uykum olduğu için, aralanmış gözkapakları arasından yarım yamalak tadını çıkarabildim manzaranın… Toroslar insanın içini coşturuyor... Yine diliyorum, o yolu gitmeyi çok isterim…

Adana doğrusu beni epey şaşırttı… Olmayan mağaza, marka yok… Yüksek binalar, yepyeni binalar, geniş bulvarlar… Ancak hemen arkasında eski Adana, küçük binalarıyla, dar ve tozlu sokaklarıyla… Yine de bana göre çok da yeşillikti Adana, parklarını çok beğendim… Özellikle parklardaki bitkiler, ağaçlar çok dikkatimi çekti… Gerçi gezecek fırsat da olmadı doğru dürüst… Görüşme yaptığımız bir uzman büyük bir nezaket göstererek, beni akşam yemeğine davet etti… Ailesiyle üniversitenin tesislerine götürdüler, harika bir ortamdı, karanlık olmasına rağmen manzara pek güzeldi… Tüm yolculukta yediğim iki sebze yemeğinden birini yedim orada, çok da lezzetliydi… Bir et yemeyen olarak, benim için değerini varın siz düşünün… Sonra da bir araba turu yaptık Adana’nın gecelerinde, ışıl ışıl her taraf… Birçok çay bahçesi gördüm, insanlar akşam dolaşmalarını seviyorlarmış, öyle anladım.


Adana’da gezip, gördüğüm bir de Seyhan nehri var. O da kıyısındaki bir çay bahçesinde oturup çalıştım birkaç saat, açık ofis durumu yani… Seyhan nehrini de tren şefi söylemişti, mutlaka görün, demişti… Dediği kadar varmış, baraj sebebiyle sakin, dingin bir nehir… İçimi de dinginleştirdi… Bana göre Adana’nın gördüğüm en güzel yeriydi… O çay bahçesinde bir de pek lezzetli dürüm/gözleme gibi bir şey yedim. Sıkma mı diyorlardı, yazmamışım ismini...


Seyhan Nehrinin üzerinde çeşitli köprüler varmış, birkaçını gördüm. Hatta üzerlerinden geçerken hafifçe esnermiş, insanın çok hoşuna gidermiş. Zamansızlıktan benim köprünün üzerinden geçecek fırsatım olmadı ama seyretmesi bile çok güzeldi...

Bu da Taşköprü- Roma döneminde yapılmış, M.S. 384'de. Tanıtıcı levhada yazdığına göre, dünyada şehir içi trafiğinde kullanılan en eski köprüymüş...

Adana’da görüşme yapacağım yurda giderken, sokakların birinde daha önce görmediğim bir şeyle karşılaştım. Tahta bir el arabası, hani şu eskicilerin kullandığı tipte olanlardan. Üzerinde elle çalışan bir kıyma makinesi. Meğer burada kırmızı biberleri önce bu makineden geçirirler, güneşte bekletirlermiş. Sonra tekrar makineden geçirirlermiş, salça olurmuş. Şimdi bu ikinci aşamayı yapıyorlardı. Hiç el değmediği için ne kadar temiz olduğunu anlattı çalıştıran. Fotoğrafını çekeyim istedim, utandım. Hala insan fotoğrafları çekmekte çekingenim. Sokak sokak gezip, salça yapıyormuş... Salça da salça ama rengi görecektiniz...

Adana’dan bende kalan ne var diye düşünüyorum… Şimdiye kadar hiç şalgam suyu içmemiştim hatırladığım kadarıyla. Çok beğendim. Hatta yalnız bir kere içtiğime de hayıflandım. Bilmiyorum bizim buralarda hazır satılanlar da o kadar lezzetli mi…

Bir de görüşmelere giderken, bir hediye götürmek istedim. İstanbul’dan bir şeyler alıp, Konya, Ankara, Adana’ya taşıdım ama malum sırt çantası şartları, sonrası için her ilden bir sonraki ile özellikli bir şey alayım diye düşündüm. Adana için cezeryeyi önerdiler (tabii kebap ve şalgamdan sonra :) Fakat bir de yer tarif ettiler, Büyük Saat’in altındaki imalathanelerde daha tazeymiş. Üşenmedim, gittim. İyi ki… Hem oraya giderken, hem o civarda pek çok güzel yer görmüş oldum. Cezerye de hakikaten çok lezzetliydi.

Büyük Saat civarından gözüme takılan bir yer:


Adana’yı düşününce, bir de koku geliyor burnuma. Akşam saatlerinde bazı yerlerde nasıl güzel bir koku oluyordu. Sordum, soruşturdum, çoğu insanın dikkatini çekmediğinden tam bir cevap alamadım. Bir rivayete göre bir ağaçtan geliyormuş, ağacın ismini de hatırlayamadılar. Burnumla takip etmeye kalkıştıysam da, yerini tespit edemedim. Birkaç sokakta rastladım bu kokuya. Portakal ağacı çiçeği kokusuna benzer bir koku. Yoğun arabalara, egzosta inat, doğa parfümünü hissettiriyordu.

Yazılar kendini yazıyor, güya kısa bir yazı yazacaktım bugün. Üstelik de konakladığım yerleri yazacaktım, hemen toparlarım diye düşünmüştüm. Yazı aldı başını gitti… Gerçi yazmayı da çok özlüyorum, bakmayın ara ara yazdığıma…


Devamı: Yazıyor işte kendini, birlikte okuyacağız... :)

20 Ekim 2009 Salı

Tren Yolculukları...

Bu yazı tren yolculuğuyla ilgili oldu. İlgili bir fotograf baktım ama bir tane bile tren fotoğrafı çekmemişim. Elde bir Malatya-Diyarbakır tren yolculuğunda Elazığ'daki Hazar Gölü fotoğrafı var trenden çektiğim. Sabah saatlerinde Hazar Gölü... 5 Ekim 2009

Tam 4 hafta sonra evime döndüm…
Bunca yıl birçok kez seyahatten döndüm, bu seferki bir değişik oldu…
Yeni geldiğim için tam değerlendirip, yorumlayamıyorum ama bir değişiklik var…
Öyle ki havaalanından otobüsle belli bir yere geldim, oradan da taksiyle eve geleceğim… Akşam vakti… Taksici, “Abla, ne tarafa gideceğiz?” diyor, ben tarif edemiyorum, sokağın adını da unutmuşum, belli tarif noktalarını da…
Eve geldim, bazı şeyleri görünce şaşırıyorum, bunları ben mi almıştım diye…
Daha uzun yolculuklarım da oldu ama bu sefer ne olduysa, sanki başka bir ömürde kalmış gibi ev…

Bu yolculuğumun ana nedeni sosyal hizmetler alanına ilişkin bir araştırma idi. Daha önce belki yazmışımdır, neredeyse 15 yıl önce girdiğim ama tez aşamasında yarım bıraktığım yüksek lisansı tamamlamaya karar verdim ansızın. Hikayesi uzun... Yaşamımın ortasına bomba gibi düştü bu karar. Her şey allak bullak. Neden? Çünkü akıllı uslu bir konu seçeceğime, kendi koşullarıma göre biraz büyükçe bir lokma ısırmışım, dilerim toparlayabilirim de katkısı olur alana…

Bu araştırma kapsamında Türkiye’nin yedi bölgesinden iller seçtik ve sırtıma çantayı attığım gibi (babamın her gördüğünde ‘kızım kaç yaşına geldin hala sırt çantasıyla geziyorsun’ sözüne rağmen), yollara düştüm… Hem sevdiğimden, hem dünyanın ekolojik dengesine olumsuz katkıda bulunmamak için, hem de ekonomik avantajı sebebiyle yolculuğun büyük bir kısmını trenle yaptım. Toplamda yolculuk 9 şehre oldu… İstanbul - Diyarbakır arasındakiler trenle...

Bu yolculuğu uzun uzun yazabilecek zamanım olabilecek mi, bilemiyorum. Ama ara ara notlar yazayım istiyorum…

Malum (bundan önceki yazılardan biliyorsunuz) İstanbul’dan sonra ilk durak Konya idi. Yolculuk Meram Ekspres ile… Birkaç kez şeb-i aruza giderken, binmişliğim var... Tren otobüsten uzun sürüyor ancak kuşetli ile seyahat etmekten çok keyif alıyorum. Kompartımanda 4 kişi kalabiliyor. Belli bir saatten sonra yataklar açılıyor, yatay bir şekilde dinlenerek yolculuk devam ediyor. Uyuyan uyuyor... Ben de yolculuğun büyük bölümünde uyuyabilenlerdenim. Ancak yatay olmak bile dinlenmek için yetiyor. Yastık, çarşaf, pike de veriyorlar örtülü kuşetlide. Yine de kalınca bir kazak ya da kalın, uzun bir şal şart. Bazen ansızın soğuyabiliyor.

Trenlerin en sevdiğim yeri, yemekli vagon. Eskiden sigara içiliyordu, epey dumanaltı oluyordu. Şimdi biz sigara içmeyenlerin de keyifle oturabildiği bir mekan oldu. Genellikle masalardan birini ofis haline getiriyorum her seferinde. Bilgisayar açılıyor, kağıtlar yayılıyor. Ne hikmetse yolculuklarda kafam bir başka iyi çalışıyor. Yemek ye, kahve iç, pencereden her daim değişen manzarayı izle- eğer hava hala aydınlıksa… Hatta bu kez ilk defa görüyorum, Ankara-Adana treninde internet bağlantısı da vardı, keyif tam keyif… Ofis tam kapasite çalıştı epey bir süre… Hatta gelip, internetten bir şeyler soranlar da oldu… Hele de trende kahvaltıya bayılıyorum… Sabahın bir saatinde “Kahvaltı servisimiz başlamıştır” diye bağıran bir görevlinin sesiyle uyanıyorsunuz… Kahvaltı saatinde hava aydınlanmış oluyor ve o gün güneş varsa, genellikle çok güzel bir ışık oluyor o saatte… Manzaraya doyum olmuyor… Kimi zaman bozkır, kimi zaman ağaçlı yerler, parkuruna göre… Güzel bir kahvaltı, çay… Of ya, yaşıyorum hissi…

Bir de kompartıman kısmı var. Kadınlar için tek bir kompartıman ayrıldığından bazen 4 kişi birlikte seyahat edilebiliyor. Birçok farklı hayat hikayesi… Başka bir yerde karşılaşmanız zor olan insanlarla tanışma, yaşamlarına tanık olma deneyimi... Önce klasik sorularla başlayan, ama bazen derin sohbetlere uzanan konuşmalar… Farklı yaşam koşullarındaki bilmediğimiz zorluklardan haberdar olma… Tam bir empati geliştirme fırsatı… Farklılıklara saygıyı öğrenme, ayakları yere basma fırsatı… Ne zor hayatlar var dedirten hikayeler, hafifçe bir boynu bükme, kendi yaşamındaki güzellikleri takdir etme, şikayetleri kesme fırsatı… Görüşü perspektife oturtma fırsatı... Dar alanda, kısacık zamanda öğrenme fırsatı… Bazen de tek başına yolculuk… Ankara-Adana öyle oldu mesela… Onun da keyfi ayrı… Tüm kompartıman sana ait... Oh...

Yurdumun çeşit çeşit trenleri varmış… Bunca yıldır trenle seyahat ediyorum ama hiç numarasız trene, posta trenine binmemiştim. Adana- Malatya arasında böyle bir tren işliyormuş. Adana’ya geldiğim trenin şefi, bu yolculuğu yapacağımı duyunca, gündüz gitsen olmaz mı, demişti. Önce bir düşündüm ama bir gün kaybetmek istemediğim için, gece trenine bindim yine de… Şefin bir bildiği varmış… Bu tren alıştığımız trenlerin konforunda değildi. Doğuya gittikçe, trenler de farklılaşıyor mu diye düşündüm ama sonra Malatya- Diyarbakır arasındaki trenin konforunu görünce, öyle olmadığını gördüm. Trene bindim, uygun gördüğüm bir kompartımana girdim. Bu tren genellikle hasat zamanı çalışmak için seyahat eden işçileri ve ailelerini taşırmış. Bu dönemde de fındıkçılar dönüyormuş ama hep kalabalık olan tren kısmetime o gün için oldukça boştu. Koltuklar dökülüyor. Kapılar kapanmıyor. Trenin hareketine göre, kapı açılıyor, kapanıyor, tutturmak mümkün değil. Daha önce binenler iplerle tutturmayı denemişler, iplerin ucunu gördüm. Bende ip yok, bir yemeni çıkardım ama esnediği için işe yaramadı. Trende koyun falan taşınmış herhalde, öyle de bir koku. Olacak elbette, tarım memleketinde bu ihtiyaçlar doğal. Bu koku yüzünden de herhalde pencereler açık. Bordo renkli perdeler uçuşuyor. Loş da bir ışık. Hafif bir korku treni havası var :) Tabii, serde tuhaf bir cesaret var ya, tek kadın yolculuk etmek için en uygun tren değil bu anlaşılan, anladım. Koridordan geçenlerin, kapının önünde duranların, içeri bakanların önü ardı kesilmiyor. Kondüktörün gayretiyle, uyarılarıyla yolculuk devam ediyor. Uyumak ne mümkün. Hele kondüktörün portakal verirlerse, yiyecek, içecek bir şey verirlerse, alma sakın diye uyarısıyla gözlerim oldu bir fal taşı. Benimle dalga mı geçiyordu, gerçek mi söylüyordu, bilemem. Ancak işin acıklı tarafı, sabahın 5’ine kadar uyanık kalma gayretlerimin –tam trenden inerken, tüm diğer kompartımanların boş olduğunu görerek- aslında boşa olduğunu fark etmem oldu. Meğer millet bir bir inmiş diğer istasyonlarda… :) Uykusuz kaldım ama bu trenle seyahat etmek durumunda olan nice insan da uykusuz kalıyor, koşullarla zorlanıyor herhalde. Bu ve bunun gibi trenlerin koşullarının iyileştirilmesini ümit ediyorum, diliyorum. Bazen koşullar iyileşince, insanların özeni de artıyor… Koşullar insan davranışlarını belirleyebiliyor… Bu dileği duyan olur mu acaba...

Malatya- Diyarbakır arasında ise, bir ekspres trene bindim yine gece yarısı. Aslında planıma göre o posta trenine binecektim yine, sabah 5te. Geldiğim trene yani. Ama bir yol göstermeyle, makas değişti… Malatya’da tam istasyonun yanında TCDD’nin misafirhanesi (0422 212 48 00) var. Çok basit koşullarda bir konaklama sağlıyor ama epey de ucuz. Son gece orada kalayım da, sabaha karşı trene binmem kolay olur diye düşündüm. Resepsiyondaki görevli çok yardımcı oldu. Bir kere beni ekspres trenle gitmeye ikna etti ki, gerçekten de trende çok rahat ettim. Kuşetli vagonu da varmış. Uyuyarak yolculuk yaptım. Üstelik tren İstanbul’dan geldiği için, gecikebiliyormuş. Bana “Siz uyuyun, tren gelince, sizi uyandırırım, tren burada 30 dakika duruyor” dedi. Gerçekten de dediği gibi oldu, sayesinde üç saat daha fazla uyudum. Bir de beni asansörsüz binada üçüncü kata koymuş, kendi de beni uyandırmak için o kadar katı tırmandı gecenin bir yarısı. Hatta gelip, beni kondüktörlere de emanet etti… Yurdumun insanı… Yaşamın hediyeleri…

Çok yıllar önce bir interrail deneyimim var Avrupa'da... Pek de komik anılarımın olduğu... Döndüğümde ülkemin toprağını öpmek isteyecek kadar yorulmuş olduğum... Bir daha da hiç öyle bir yolculuğa çıkmadığım... Ancak ara ara Türkiye için düşünürdüm, trenle gezsem diye... Bu seferki turistik bir gezi olamadı ama pek de güzel bir fikir olabilir... Özellikle de genç insanlar için... Ekonomik olarak da öyle aman aman bir masraf değil... Posta treni, Adana-Malatya arası 10 liraydı mesela, Malatya- Diyarbakır arası ekspres trende kuşetli bilet ise 12 lira... Diğerlerinde kuşetli bilet 30-35 lira civarında... Bir de 1 aylık biletler var, bir ay sınırsız gezilebilen, ücretine bakmak lazım... http://www.tcdd.gov.tr/


Farklı coğrafyaları kısa bir zaman içinde görmek çok değişik bir farkındalık sağlıyor, zenginlikleri, farklılıkları, çeşitliliği görüp, değerini bilmeyi sağlayabiliyor... Ayrıca farklı yaşam koşullarını deneyimlemek bazen pek de yerli olmayan bir şekilde kalkmış burnumuzu yerine indirebiliyor... Hele de küçük bir grupla yola çıkılsa, tam keyif... Bak eve yeni geldim, hala gözüm dışarıda... İflah olmam, olmam... :)))

Devamı: Vardır elbet...


16 Ekim 2009 Cuma

Önemli Olan...

Marmariç, İzmir, Ekim 2009



Yolculuğa devam, bugün internet bağlantısı buldum ama zaman kısıtlı... Bugün de yine kulağımıza bir söz takalım bari... Yolculukta tekrar tekrar yaşamın öğrettiği, cilalayıp, parlattığı bir söz :))
Yaşam yolculuğuna da taşınmaya değer bir söz...


Önemli olan;
hayatta “en çok şeye sahip olmak” değil,
“en az şeye ihtiyaç duymak”tır.

Sokrates


15 Ekim 2009 Perşembe

Her Köşe Başında Bir Sürpriz...

Şu son bir ayda dünya yer gezdim, Konya hikayeleri bitmedi bir türlü :))) Geleceğim diğerlerine de...

Konya'da kitapçıların olduğu bir han var... Rampalı Çarşı... Hemen Alaaddin Tepesine yakın... Konya kitaba meraklı diye düşünüyorum... Zira başka bazı illerde göremediğim kadar bir çeşitlilik vardı...

En alt katta da sıra sıra bir çok kart gördüm... Merakımı çekti... Yüzlerce kart... Müze gibi... Kimbilir kaç yıldır biriktirilmiş... Dükkanın içi, dışı, duvarlar... Sahibinin oğluyla görüştüm... Babası yıllardır kart işindeymiş... Bazı kartlar sararmış, gerçekten müze gibi... Epey bir dolandım, bir o kadar da sohbet ettik...

Orada bir karta rastladım, Nazım Hikmet'in bir şiiri... Bilmediğim bir şiiri... Ne güzel hiç beklemediğim bir yerde, beklemediğim bir güzellik...

Ayşe'ciğimden ilham aldım, burada paylaşayım bugün :)))


Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
Oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
Dünyayı çocuklara verelim
Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
Çocuklar dünyayı alacak elimizden
Ölümsüz ağaçlar dikecekler.

Nazım Hikmet





Fotoğraf: Küçücük yaşında doğal tarım yöntemlerini, yaşamı gören, öğrenen, hevesle, keyifle çalışan Tibet; kereviz fidesi dikiminde ekipte yerini almış... Şiirle fotoğraf çok anlamlı geldi, biri yolculuğun başı, biri sonuna doğru, ne güzel bir akış... İzmir, Ekim 2009

14 Ekim 2009 Çarşamba

Sözler...

3 Ekim 2009, Malatya...


İlk duraklarımdan biri olan Konya'ya trenle gittim. Kompartımanda birlikte seyahat ettiğimiz Nurcan, trenden inince, koşturmacaya başlamadan Alaaddin Tepesinde bir çay içmeyi teklif etti... Çay, badem, güzel bir güneş eşliğinde kırk yıllık dost gibi sohbet ettik...

Bir ara dedi ki, "Mevlevilerde söz çok önemlidir. Sözler boşlukta dolanırlar ve uygun şartlar oluştuğunda bir gün gerçekleşirler. O yüzden sözlere dikkat etmek gerekir derler. Hatta mesela ocağı söndür demezler, dinlendirmek, uyutmak sözcüklerini tercih ederler."

Seyahatin sonlarına yaklaşırken, İzmir durağındayım. Birkaç gün önce Yasin'lerin köye gittim günübirlik. Bir ara kütüphaneden bir kitabı çektim, açtım. Şu sözle karşılaştım:

"Sözün canı vardır."

(Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri- Abdülbaki Gölpınarlı)

Bir kez daha altı çizildi: ne söylediğine dikkat et...

Bazen şaka yollu söylediklerimiz ya da şikayetlerimiz ya da ümitsizlikle, endişeyle işlenmiş sözlerimiz de boşlukta dolanıyorsa, vay halimize...

Ve de henüz duyulmadığını düşündüğümüz sevgi sözleri de bir gün yerini bulabilir yani...

Sözlerimize dikkat etmenin önemini biliyor muyuz, biliyoruz... Mesele hatırlamak...

Farkındalık ışığını ağzımızdan çıkan sözlere ve de öncesindeki düşüncelere odaklamayı hatırladığımız nice anlar dileğiyle... Ve de şimdi başlamak ümit ve dileğiyle...


3 Ekim 2009 Cumartesi

Aşk İle...

Adana, Eylül 2009

Aşk'la dolup taştığımız, neye elimizi atarsak atalım, nereye bakarsak bakalım sevgiyi hissettiğimiz nice anlar dileğiyle...


AŞK NE’YLESİN SENİN İLE

İçin dışın kir, pas iken, aşk ne’ylesin senin ile?

Gönül gözün uyur iken, aşk ne’ylesin senin ile?

Aşıklara yoldaş olup, doğrulara yar olmadın,
Ölmeden önce ölmedin, aşk ne’ylesin senin ile?

Dünya gözün açık edip, gönül gözün kör eyledin.
Kararmış tümden yüreğin; aşk ne’ylesin senin ile?

Bize gerçek derviş gerek; doldu evren yargı ile.
Sabuk yargılar güdersen, aşk ne’ylesin senin ile?

Dervişlik sanma ki birden, yüzeysellik ile olur!
Sözde ise senin işin, aşk ne’ylesin senin ile?

Yunus Emre hoş dertlerle sürdüresin yaşantını
Doğru yola girmez isen, aşk ne’ylesin senin ile?

YUNUS EMRE

1 Ekim 2009 Perşembe

Yalnız Değiliz...

"Hiç bir işte yalnız değilim, yalnız olduğumu düşünüp, yalnız bırakmadığım takdirde kendimi..."

Bugünlerde kullandığım sarı kaplı küçük seyir defterine öyle yazmışım...

Bir iş yapılıyor ama belki yüzlerce varlığın katkısıyla, desteğiyle, rehberliğiyle, kolaylaştırmasıyla... Bunu fark etmek, değişik bir birlik bilinci oluşturuyor insanda... Önemli, önemsiz katkı ayrımından sıyrılıyor insan, yaşamın dansını "seyir" ediyor...

Sakin, dingin bir nehrin kıyısından sevgilerle...


25 Eylül 2009 Cuma

Ayna Cilalanırken...

Günlerdir yollardayım yine...
Likya yolu yürüyüşü gibi değil ama insan hayatlarına ya da Türkiye'nin damarlarında bir yolculuk gibi...

İlk durağım Konya'ya indim, bilgisayarım çalışmaz oldu.
Tüm işim gücüm bilgisayarla, tüm bilgiler bilgisayarın içinde... Görüşmeler bilgisayara yazılacak...
Mucize kabilinden görüşme sırasında bilgisayar yazdı, görüşmeden çıktım, bilgisayar yine çalışmadı... Her planım dondu, kaldı... Bura dışındaki işler-güçler birikti, aksadı...

Bunun dışında herşey aktı gitti...

Şimdi yine çalışıyor bilgisayar ne zamana kadar bilemem, o yüzden hızla birkaç satır yazayım istedim... Yorumları okudum, yüreklerinize sağlık... İlk fırsatta bir iki satır yazacağım...

Kısmetime Mevlana'nın doğum haftasıymış bu hafta... Mistik Müzik Festivali var... İlk konseri izleyip, iliğimi, kemiğimi, ruhumu bir güzel besledim... Tataristan, İran, Azerbeycan, Anadolu, Rumeli, pek çok değişik yöreden ve yüzyıldan tasavvuf müziği örnekleri dinledik... Çok güzel, yüreği coşturan parçalar seçilmişti... O güzelliği, coşkulu enerjiyi tüm tanıdıklar, tanımadıklar da paylaşsın, diledik... Ulaştı mı bilmem...

Konseri beklerken, bir hanımla tanıştım... Malum laf lafı açtı, bir kitaptan söz etti. Bugün aldım kitabı. Kısadan bir göz gezdirdim, hoşuma gitti.

Hazır Mevlana'nın diyarındayım hala, gözüme çarpan Mesnevi'den bir soruyu paylaşayım:

"Her zahmete, her meşakkate kızar, kinlenirsen cilalanmadan nasıl ayna olacaksın?" (Mesnevi, 1/2980)

(Rumi ve Aşkın Terapi- Dr. Faik Özdengül, 2008, Kültür AŞ.)


Anladık mı? :))) Susayım şimdi ben...

Yürekten sevgiyle...

18 Eylül 2009 Cuma

Yola Işık Tutan Sözler: Vermek

Hiç bu kadar uzak kalmamıştım blogdan... Özlüyorum...

Yolumuza ışık tutması dileğiyle, Halil Cibran'dan bir şiir düştü kısmetimize bugün...

***
Sahip olduklarınızdan verdiğinizde,
çok az şey vermiş olursunuz;
gerçek veriş, kendinizden vermektir.

Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir
diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

Ve yarın,
kutsal şehre giden hacıları takip ederken,
kemiklerini, iz bırakmayan kumlara gömen
fazla uyanık bir köpeğe ne getirebilir?

Ve ihtiyaç korkusu da,
ihtiyaçtan başka bir şey değil midir?

Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak,
tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?

Çok fazla şeye sahip olup, çok az verenler,
bunu gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar,
ki bu da armağanlarını yararsız kılar.

Ve bazıları vardır ki,
çok az şeye sahiptirler
ve hepsini verirler.

Bunlar hayata ve
hayatın definesine inananlardır,
ve kasaları hiç boş kalmaz.

Bazıları sevinçle verirler,
bu sevinç onların ödülüdür.

Bazıları ise ıstırap içinde verirler
ve bu acı, onların kutsanmasıdır.

Ve bazıları vardır ki,
ne vermenin acısını hissederler,
ne sevinç ararlar,
ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;

Onlar, şu vadideki mersin ağacının
kokusunu salışı gibi verirler.

Böyle kişilerin ellerinde Tanrı dile gelir ve
onların gözlerinden Tanrı, dünyaya gülümser.

İstendiği zaman vermek güzel bir davranış olabilir;
fakat istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek
çok daha anlamlıdır.

Ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak,
veriş olayından daha fazla sevinç getirir.

Vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi?

Sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir.

Öyleyse şimdi verin ve vermenin hazzını
mirasçılarınız değil, siz yaşayın...

Çoğunlukla şöyle dersiniz:
'Vereceğim, ama hak edeni bulabilirsem.'

Ne koruluktaki meyve ağaçları böyle düşünür,
ne de çayırdaki sürüler.

Onlar, saklandığında çürüyecek olanı,
yaşayabilsin diye verirler.

Herhalde kendisine günler ve geceler
verilmesini hak eden bir kişi,
sizden gelebilecek şeyleri de hak eder.

Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan,
sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

Faydasından öte,
kabul etmenin gerektirdiği cesaretten
ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

Ve siz kim oluyorsunuz da,
onların göğüslerini yırtarak,
gururlarını korunmasızca ortaya seriyor,
sonra da onların değerlerini örtüsüz
ve gururlarını utanmasız
olarak değerlendiriyorsunuz?

Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve
verme olayında bir aracı olarak görün.

Çünkü gerçekte herşeyi veren hayattır
ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde,
sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

Ve siz alıcılar,
ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,
ne kendinize, ne de size verene
bir boyunduruk yüklememek için,
hiç bir minnet hissi taşımayın.

Bunun yerine,
armağanları kanat yaparak,
verenle beraber yükselin;

Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak,
annesi özgür yürekli dünya,
babası evren olan cömertlik olgusundan
şüphe etmek demektir...


Halil Cibran

2 Eylül 2009 Çarşamba

Sözler...



Sözler kalpten çıkarsa kalbe ulaşır;
ağızdan çıkarsa kulaktan öteye gitmez.
Arap atasözü



1 Eylül 2009 Salı

Birbirine Eşit İki Gün...



Dünkü yazıyı yazdıktan sonra aklıma Hz. Muhammed'in bir sözü geldi:


"İki günü birbirine eşit olan, ziyandadır."
Hz. Muhammed

Gün güne idrakimizin, şefkatimizin, sevgimizin artması dileğiyle...




31 Ağustos 2009 Pazartesi

Her Gün Ayrı Bir Hayat...

Herhalde yaşamımda son aylarda gittiğim kadar sık kütüphaneye hiç gitmemişimdir… Gittikçe de hoşuma gitmeye başladı kitapların arasında yüzmek…

Odaklandığım konunun dışında da pek çok kitapla haşır neşir oluyorum. Raflardaki kitaplara bakarken, ara ara bazıları göz kırpıyor, el sallıyor gibi oluyor. Çekip raftan, şöyle bir karıştırıyorum içlerini… Genellikle hoşuma giden bir paragrafla, bir cümleyle karşılaşıyorum…

Yine geçenlerde böyle bir kitaba göz gezdiriyordum ki, bir cümle parladı sayfadan:


“İnsan her günü ayrı bir hayat saymalıdır.”
Seneca

(Okuduğum yer: Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir, Dr. Lou Marinoff, Pegasus Yayınları, 2007)


Şimdiye kadar “güne son gününüzmüş gibi başlayın”, “bugün bundan sonraki yaşamınızın ilk günüymüş gibi başlayın” şeklinde rehberlikler okumuş, yaşamıma farklı açılardan bakmayı deneyimlemiştim.

Bu söz tam şu dönemde çok hoşuma gitti ve yaşamıma bir canlılık getirdi. Oyun gibi geldi bana:
* “Bunu (ertelemeye çalıştığımız işi, ihtilaflı konuyu) bir sonraki hayatıma aktarmak istiyor muyum?”
* “Gözümü açtığımdan kapatana kadar olan hayatımı nasıl geçirmek istiyorum?”
* “Bu hayatımda keyif var mıydı, yaptıklarımı yürekten yaptım mı, yoksa görev duygusu mu daha ağır basıyordu?”
* “Bu hayatımda gerçekten önemli bulduğum şeylere yöneldim mi?”
* “Bu hayatımın ana teması, konusu, odağı neydi?”
* “Bu hayatımda fark ettiğim en önemli şey neydi?”
* “Bugünkü hayatımı değiştirecek olsam, neyi değiştirirdim, neyi farklı yapardım?”

Bu söz bizi tamamlamaya ve değişime teşvik ediyor gibi…

Hani hep derler ya, ölmeden önce “hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti”, gece gözlerimizi kapatıp, başka bir gerçekliğe kendimizi bırakmadan, o günkü hayatımıza bir film şeridi gibi bakabiliriz. Bu bakış farkındalığımızı ve bilincimizi artırabilir. Ertesi gün yeni hayatımıza gözlerimizi açtığımızda farklı bir farkındalıkla olan’la etkileşime girebiliriz.

Anlamlı, sevgi ve bilgelik dolu nice hayatlar dileğiyle…


26 Ağustos 2009 Çarşamba

"İnsan Özgürlüklerinin Sonuncusu"

Yıllar önce Hindistan’da bizi evlere yerleştirdiklerinde, kaldığım iki aileden biri sosyal hizmet alanında profesör olan Mrs. Mehta ve ailesiydi. Güzel bağlantımız yıllarca mektuplarla sürdü. Mektuplarından birinde Mrs. Mehta hararetle bir kitabı tavsiye etmişti: “İnsanın Anlam Arayışı”- Victor Frankl.

Yıllarca alınacak kitaplar listelerine yazıldı durdu, sonunda geçenlerde aldım ve okudum kitabı, altını çize çize okuduğum bir kitap oldu. İçinden bazı bölümleri paylaşmak istiyorum ara ara. Victor Frankl bir Avusturyalı psikiyatrist. Varoluşçu terapinin önemli isimlerinden sayılıyor. II. Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarında bir süre geçirmiş, bu kitabının ilk bölümü orada yaşadıklarını içeriyor. İkinci bölümünde ise, kurucusu olduğu logoterapiye ilişkin bilgiler var. Rahat okunan, ufuk açan, görüş genişleten bir kitap bana göre.

Bugün parmaklarımdan kayan satırlar şunlar:

“Toplama kamplarında yaşayan bizler, o kamptan bu kampa koşan, ellerindeki son ekmek kırıntılarını vererek başkalarını teselli etmeye çalışan insanları anımsayabiliriz. Sayıları az olabilir, ama bu bile bir insandan bir şeyin dışında her şeyin alınabileceğini yeterince gösterir: İnsan özgürlüklerinin sonuncusu; yani belli koşullar altında insanın kendi tutumunu belirlemesi, kendi yolunu seçmesi.” (s. 81, Okuyanus Yayınları, İnsanın Anlam Arayışı, Viktor Frankl, 2009)

Yaşam beklemediğimiz anlarda, beklemediğimiz durumlar çıkarabiliyor karşımıza. Kimi zaman köşeye sıkışmış da hissedebiliyoruz, sanki özgür değilmişiz gibi.

Ancak Frankl bize, insanı insan yapan özgürlüklerden en önemlisini hatırlatıyor: Koşullar ne olursa olsun, kendi tutumumuzu belirleyebilmemiz, kendi yolumuzu seçebilmemiz.

Hep denir ya, olan’ı değiştiremeyebiliriz ama olan’a nasıl tepki verdiğimizi seçebiliriz. Her an seçim yapıyoruz ve gerçeği yaratıyoruz, şekillendiriyoruz bu tepkilerimizle. Yaşamımızın ve yaşamın gidişatını etkiliyoruz. Bu özgürlüğümüzün ve de sorumluluğumuzun bilincinde olmak ne kadar önemli… En zorlu koşullarda bile şefkatli kalabilmek, bütünün en yüksek iyiliğini hissedebilmeye kendini açmak...

Olan’a sevgiden, şefkatten, empatiden, bilgelikten gelen tepkiler verebilmemiz dileğiyle…

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Bulanık Suları Duru Hale Getiren

Aslında hazır konular var yazabileceğim. Günlerdir bir türlü içimden gelmiyor. Biraz önce yine oturdum bilgisayarın başına, parmaklar o konuları yazmıyor.

Kalktım, yıllar önce hazırladığım kartlar vardı. Onları karıştırayım dedim.

Biliyorum bu sözü daha önce yazdım. Ama şimdi "tamam, işte bu" hissi var içimde...

"Sevgi ile bulanık sular arı, duru hale gelir."
Mevlana

İzin verelim, yollarımıza ışık tutsun bu söz... Açalım kalplerimizi içine sevgi dolsun... Endişeyle, çözümsüzlük hissiyle, öfkeyle, yorgunlukla, çaresizlikle, kıskançlıkla ya da her nedense büzülmüş, bunalmış, daralmış bölümleri varsa yüreklerimizin izin verelim içine ışık dolsun... Sevgi dolsun... Derin nefes alıp, nefesle birlikte içimizi sevgiyle doldurduğumuzu hissedelim... Olur mu öyle diyebilirsiniz... Sevgi ısmarlama olacak şeylerden değil elbette ama niyet edersek, çok sevdiğimiz kişileri, çok değer verdiğimiz şeyleri hatırlarsak, pat diye de yüreğimizi doldurur... Bilirsiniz bu hali... İçimizdeki sevgiyi aktive etmek için en uygun zamandır belki... Belki bu günler bulanık suları duru hale getirmeye ihtiyacımız vardır... Öyleyse bir tarif vermiş Mevlana... Sevgiye çağrılıyoruz... Her an...

13 Ağustos 2009 Perşembe

Hatırlatıcı- Uyarıcı Bir Rüya...

Bir süre önce bir rüya gördüm. Bazı rüyalar çok canlı olur, detayları hatırında kalır ya uyandıktan sonra insanın, o tür rüyalardan. Gerçeğe oldukça yakındı ama yine de semboller vardı rüyada. O yüzden olduğu gibi değil de, bir arkadaşımla yaptığımız yorumu, bize göre anafikrini paylaşmak istiyorum bugün…

İçimizde bizi sıkıştıran, sıkan, huzursuz eden, bunaltan, daraltan duygular, ruh halleri ve enerjiler olabiliyor. Bunlar ara ara ortaya çıkıp, bizi iyice bir daraltıyorlar. Bunları uzaklaştırmak, bunlardan kurtulmak için şiddet kullanmak, bu yolla onlarla mücadele etmek uzun vadede işe yaramıyor. Zira kullandığımız her şiddet sonra bize geri dönüyor. Rüyamda böyle sıkan, daraltan bir enerjiyi def etmek isteyen biri –kendine göre- karşı tarafın canını yakarak, bunu başaracağını düşünüyordu. Ben de avazım çıktığınca, “dur, yapma, yolu bu değil” diye bağırıyordum.

Her ne kadar canımız acıyor olursa olsun, uzun vadede huzur istiyorsak, belki biraz daha uzun bir yolu yürümek, belki daha olgunlaşmak, belki Mevlana’nın ifadesiyle “pişmek” gerekecek. Şiddetin çözümü, panzehiri şiddet değil. Tam tersi biliyoruz ki şiddet şiddeti doğuruyor. Huzurun sürdürülebilir olmasını istiyorsak, sevgiden, şefkatten geçecek ille ki yol. En azından şu ana kadar yaşamımda gördüğüm, anladığım, idrak ettiğim o.

Bizi daraltan, bunaltan enerjinin kölesi olmamız gerekmiyor, onu onaylamamız, suyuna gitmemiz gerekmiyor, ona katlanmamız gerekmiyor. Böyle olmayalım zaten. Ancak karşı bile çıkıyor olsak, değişime davet bile ediyor olsak, başka yoldan yürüyor bile olsak, insani bağı kurmak ilk adım. İçten, gönülden karşıdakinin iç halini anlamaya, ne derdi olduğunu görmeye niyet etmek önemli. Bu karşıdaki iç alemimizdeki bir duygu bile olsa. O duygunun da bir derdi var, bir mesajı var, bir şey anlatmaya çalışıyor. Belki talihsiz bir yol seçmiş ifade etmek için, dikkat çekmek için ama bir derdi var mutlaka. Dış dünyadaki her derdi çözmek durumunda değiliz elbette ama iç dünyamızda böyle bir şansımız yok. İçimizi de her yere taşıdığımız için, itip kakmadan, kurtulmaya çalışmadan bir gün ille bakılacak orada daralana. Ancak şefkat ve sevgi ile yaklaşmadığımızda kaplumbağa başını hep içeriye kaçıracak. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” derler ya, bugün bana öyle geliyor ki, tatlı dil yılanı sevgiye, özgürlüğe, bilgeliğe dönüştürür. Sevgi, simyada dönüşümü sağlayandır.

Yazması, söylemesi kolay. Uygulaması hepimiz için her an bir keşif, bir deneme, çuvalladığımız, sonra kalkıp yine bir adım attığımız bilinmeyene bir macera. Büyük laflar etmek değildi niyetim, rüyasını gördüğüm için ve belki hepimizi ilgilendirir diye düşündüğüm için, belki bugünlerde hatırlamakta yarar olabilir diye hissettiğim için paylaşayım istedim…

Sevgiyle dönüşebildiğimiz ve dönüşüme vesile olabildiğimiz nice an'lar dileğiyle...

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Socrates: Yaşam...


Socrates diyor ki:

"Sorgulanmamış/ dikkatle gözden geçirilmeyen bir yaşam yaşanmaya değmez."
“The unexamined life is not worth living.”



Yine yaşamın hay huyu içinde kaybolduk mu? Neyin önemli olduğunu hatırlıyor muyuz? An'da olanın farkında mıyız? Yoksa zihnin hikayeleri içinde kaybolduk mu? Kendi zihnimizin hikayelerinin dışında bir de başkalarının hikayelerinde, toplumun hikayelerinde kaybolduk mu? Yaşama dikkatle -hikayelerin gözlüğü arkasından değil de, gözlemci bakışla- bakabiliyor muyuz? Bir durup, nerede olduğumuza bakmak için kısacık da olsa bir fırsat yaratmanın zamanı geldi mi?




31 Temmuz 2009 Cuma

Endişeli Misiniz? Yola Işık Tutan Paragraf

Eckhart Tolle dizimizi bugün de bozmayalım. Bu kez de Şimdinin Gücü'nden rastgele bir sayfa açıyorum, sağdaki sayfa olsun diyorum ve... (Rahat okunabilmesi için paragrafları kendim oluşturdum, orijinali tek paragraf)


"Endişeli misiniz? Sık sık "eğer ... olursa, ne olur?" diye düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse siz, kendini gelecekteki hayali bir duruma projekte eden ve korku yaratan zihninizle özdeşleşmişsinizdir.

Sizin böyle bir durumla başa çıkmanızın hiç bir yolu yoktur, çünkü o mevcut değildir. O zihinsel bir hayalettir.

Siz sadece şimdiki an'ı kabul ve tasdik ederek bu sağlığı ve yaşamı kemiren deliliği durdurabilirsiniz. Soluk alıp verişinizin farkında olun. Havanın bedeninize girip çıkışını hissedin. İçsel enerji alanınızı hissedin.

Zihnin hayali projeksiyonlarının tersine, gerçek yaşamda başa çıkmanız gereken tüm şey
bu andır.

Kendinize gelecek yıl, yarın yada beş dakika sonra değil, şu anda hangi "soruna" sahip olduğunuzu sorun. Bu anda yolunda olmayan ne var?

Siz Şimdi ile daima başa çıkabilirsiniz, ama gelecekle asla başa çıkamazsınız, bunu yapmak zorunda da değilsiniz.

Ne önce, ne de sonra, ancak ona ihtiyacınız olduğu anda yanıt, güç, doğru eylem ya da kaynak ortaya çıkacaktır."
(Şimdi'nin Gücü, Eckhart Tolle, Akaşa Yayınları, 2004: 105)


An'da olan ile her daim başa çıktığımızı, tüm gücün, kaynağın, cevabın ihtiyacımız olan an'da ortaya çıktığını hatırlayabilmemiz, hep hatırlayabilmemiz dileğiyle... Ve unuttuğumuzda da dostların, yaşamın hatırlatmalarını duyabilmemiz dileğiyle...



30 Temmuz 2009 Perşembe

Şimdinin Gücü- Kitap

Şimdinin Gücü Uygulama Kitabı'ndan rastgele bir sayfa açtım:

"Kendinize şunu sorun:
Yaptığım şeyde sevinç, rahatlık ve hafiflik var mı? Eğer yoksa, zaman şimdiki anı örtüp karartıyor ve yaşam bir yük ya da bir mücadele olarak algılanıyor demektir.

Eğer yaptığınız şeyde bir sevinç, rahatlık ya da hafiflik yoksa, bu ille de yaptığınız şeyi değiştirmeniz gerektiği anlamına gelmez. Nasıl'ı değiştirmek yeterli olabilir. "Nasıl" daima "ne"den daha önemlidir. Elde etmek istediğiniz sonuçtan çok, bunu nasıl yaptığınıza daha fazla dikkat verip veremeyeceğinize bakın. En büyük dikkati yaşanan anın sunduğu şeye verin. Bu, olanı tamamen kabul ettiğiniz anlamına gelir, çünkü siz en büyük dikkati bir şeye verip de aynı zamanda ona direnemezsiniz.

Siz şimdiki anı onurlandırır onurlandırmaz, tüm mutsuzluk ve mücadele ortadan kalkar ve yaşam sevinç ve huzurla akmaya başlar. Şimdiki-anın farkındalığıyla davrandığınızda, yaptığınız her şey -en basit eylem bile- bir nitelik, özen ve sevgi duygusuyla dolu hale gelir
."
(Şimdinin Gücü Uygulama Kitabı, Eckhart Tolle, Akaşa, s. 36-37)


Olan'ı, nasıl'ı fark ettiğimiz nice anlar dileğiyle...


28 Temmuz 2009 Salı

Var Olmanın Gücü- Bir Kitap Daha...

Hani kafamızın içinde içselleştirdiğimiz kişiler vardır, bize bir şeyleri hatırlatırlar ya, benim de kafamın içinde küçük bir Seda var. Ne zaman bloga yazı yazamasam, sabahtan itibaren "Hale, yine girdim baktım, blogda yazı yok. Haydi ama. Son yazıyı, fotoğrafı ezberledik." cümleleriyle zihnimde konuşuyor. Çok severim arkadaşımı, onun da bir misyonu beni yazmaya teşvik etmek anlaşılan. Müteşekkirim, zira kimi zaman dışarıdan da disiplin, motivasyon gerekiyor. Bazen zihnimdeki küçük Seda'yı memnun etmek için, iki arada bir derede bir iki satır yazdığımda da, bizimki "Bugün biraz görev duygusuyla mı yazdın" diye telefon açıyor :))) Bu işleyiş içimi kıkırdatıyor... :)

Bugün sabahtan beri kitapların içinde, bilgisayarın başında geziniyorum. Değerdi, anlamdı, sosyal hizmetti, dolanıyorum. Arka fonda Seda :))

Durdum, "haydi" dedim. Okuduklarım içinden de paylaşabileceklerim olabilir ancak anlamlı bir bütün haline koyamayacağım şimdi. Yaz ayları belki kitap okumaya daha çok zaman ayırabildiğimiz aylar. Yine pek beğendiğim bir kitabı yazayım bugün. Daha önce yazdıysam kusura bakmayın.

Yıllar önce Kanada'dan Lale göndermişti "harika bir kitap, mutlaka okumalısın" diye. Gerçi kitabı elime almam zaman almıştı ama alınca da bırakamadan, hızla okumuştum.

A New Earth- Awakening to Life's Purpose-
Türkçesi: Var Olmanın Gücü- Yaşamının Amacını Uyandır
Eckhart Tolle (Şimdinin Gücü'nün yazarı)

Kitabın neyle ilgili olduğuna ilişkin hiç yazmayayım. Bir gün bir kitapçıya gittiğinizde, şöyle birkaç sayfasına bakın. İçinize uygun gelir, bir heyecan duyarsanız, tümünü okuyun. Çok temel rehberlikler var içinde. Bizim farkındalık çalışmalarıyla da çok örtüşüyor.
Bir küçük bölüm kitaptan:

"Yaşam sana bilincinin evrimi için en yararlı deneyimi verecektir.
Bu deneyimin senin ihtiyacın olan deneyim olduğunu nasıl bilirsin?
Çünkü şu anda içinde bulunduğun deneyim bu..."
(s.41- ingilizcesinde)

Bilincin evrimi...
İnsan potansiyelini geliştirmek...
Şu ana kadar bildiğimin ötesine geçmek...
Karanlıkta kalmış bir yere ışık götürmek...
Bilinmeyenin bir parçasını keşfetmek...
Macera...

Şu andaki deneyimin bana, sana, bize sunduğuna bakın...

Şu ana bir de böyle bakalım...

İçteki Seda memnun, ben memnun, Seda'cığımı ve sizi bilmiyorum. Yine kitaplara dönüyorum... :)))

24 Temmuz 2009 Cuma

Gizemi Yaşamak...

Fotoğraf: Deniz Dinçel, Bolu, Haziran 2009

Lale çok güzel bir söz göndermiş dün... Haftasonunda içimizde, zihnimizde bir gezdirelim bu sözü, bakalım neler ilham edecek, bizi nasıl özgürleştirecek...

"Yaşam; yaşanacak bir gizemdir,
çözülecek bir problem değil."
David Whyte

"Life is a mystery to be lived & not a problem to be solved."



23 Temmuz 2009 Perşembe

Alçakgönüllülük

İnsana “Kendini bil!” denilmesi,
yalnız gururunu kırmak için değil,
değerini de bildirmek içindir.
Cicero
(Üniversitedeyken çok sevdiğim, yararlandığım, dersini büyük keyifle çalıştığım tek hoca Vecdi Aral’ın “Varlığı Vareden İlke: Sevgi” kitabından,
İstanbul Barosu Yayınları, 2005:30)


Belki kendi değerimizi gerçekten, yürekten bilirsek, kendini beğenmişlik yanılgısına da düşmeyiz ya da düşmüşsek çıkabiliriz.
Bazen bakıyorum da kendini beğenmişlik o kadar ince, belli belirsiz yollarla yaşamımıza giriveriyor ki: yardım istememek, ille her şeyi kendinin yapacağını düşünmek, bir şeyi bilmediğinde/ yapamadığında kendini dövmek, yargılamak (ben ha, nasıl bilmem ha, mümkün mü, nasıl olur, nasıl yapamazsın!), takdir görmeyince bozulmak (nasıl beni takdir etmez!), karşısındakine bunu da nasıl bilmiyor diye gözleri devirmek, herkesin kendisini izlediğini/düşündüğünü zannetmek, ne kadar ileriyi görüyorum ama kimse anlamıyor demek, ben bunları çoktan aştım, millet nerede demek, gibi… Örnek çok…

Yine hoca kitabında Küçük Prens’ten bir alıntı yapmış, ne komik hallere düşebiliyoruz:
“İkinci gezegende kendini beğenmişin biri vardı. Küçük Prens'i uzaktan görür görmez haykırdı:
- İşte hayranlarımdan biri!
Kendini beğenmişlerin gözünde her insan bir hayrandır.” (s. 28)

İyi o zaman alçakgönüllü mü olalım?

Derler ki, “Alçakgönüllü olmaya çalışma, bu mümkün değil. Sen kendini beğenmişliklerini fark et, ‘yine bu enerji geldi’ de, sakince sönmesini bekle, gidince, yaşamına devam et. Bir süre sonra bu enerjinin azaldığını göreceksin. Alçakgönüllülük kendiliğinden oluşacak.”

Bu bilgi kulağıma nereden küpe olmuş bilmiyorum; kibir ego kazanında en sona kalırmış, kaynarmış kaynarmış yine de canlı kalırmış, yani nefs terbiyesinde her şeyleri aşanlar bile en son kibirle uğraşırlarmış. Elbette bu bir genelleme, an'da olan/ yaşanan için geçerliliğini bilemeyiz, kafamızda kalıp/ inanç yaratmaya gerek yok. Ancak belki bize uyarı olabilir, “dikkat kibir çıkabilir” kabilinden :)) “Artık hiç kızmıyorum, sevgi doluyum, yargılamıyorum” dediğimizde gözümüzün önüne gelebilecek bir uyarı tabelası…

Nereden nereye geldik…

Dedik ya başında gururun, kibirin, kendini beğenmişliğin bir nedeni de belki kendimize değer vermediğimizden. Açığı böyle kapatmaya çalıştığımızdan. Cicero’yu dinleyelim o halde, sistemimizden yaşama akan değerleri de fark edip, kutlayalım… Belki yaralar şifalanır, ne isek o’nunla, olanla mutlu mesut yaşarız…

Mutlaka yazmışımdır bir yazıda. Tayyip Amca derdi ki, “Bizde yüce, cüce yoktur.” Onu da anmış olalım, ışıklar gönderelim bu vesileyle…

Yüce cüce algısının kalmadığı yere ulaşmak ve orada buluşmak dileğiyle…



---
Hayat bana her günün farklı olduğunu, gelecek için konuşmamayı öğretmeye çalışıyor sanırım. Dün uzun yazı yazamayacağım bir süre dedim, bugünkü yazıya bakın :) Belki kabul edince durumu, akış değişiyor… Dersler, dersler :)

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Bir Kitap Daha: Yolculuk

Validebağ Korusu, 2008

Bir süredir uzun yazılar yazamıyorum, hatta kimi zaman hiçbir yazı koyamıyorum, biliyorsunuz. Tahminim bu biraz daha böyle gidecek. Bir yorum katmadan yalnızca bir söz koymayı, kitap ismi yazmayı istemiyorum. Ancak belki de hiç yoktan böylesi daha iyi olacak... Uzun uzun yazabildiğim günlere kadar idare edelim, olur mu? :)

Son yazının yorumunda Duygu bir kitaptan söz etmiş, çok da iyi yapmış... Sağolasın Duygu'cum...

Kitap: Yolculuk (The Journey) Brandon Bays, Kuraldışı...

Bu kitabı birkaç sene önce Deniz'den (Dinçel) duymuştum. Hatta bizim evde kaldığı bir dönemde hızla okumuştum. Çok beğenmiştim. Hatta arkasındaki rehberlikle kendimize bu çalışmayı yapmıştık. Bire bir olmasa da, çalışmalarda bazı bölümlerini sıklıkla kullandığım bir yaklaşım. Çok işe yaradığını da gördüm hem kendimde, hem başkalarında...

Kitabı okuyalı bir zaman oldu, Türkçesi de yok bende henüz, o yüzden aklımda kalanı biraz paylaşayım. Bazen zor duygularla ne yapacağımızı bilmiyoruz, diken ne zaman nerede battı hatırlayamıyoruz ve de bedenimizde hastalıklar, ağrılar yaşıyoruz ya, işte Brandon bizim yakın olduğumuz bedensel farkındalık da dahil olmak üzere, çeşitli yaklaşımları birleştirerek hücrelerdeki anıyı bulup, şifalandırmaya yönelik bir teknik oluşturmuş. Kendi üzerinde deneyerek oluşturduğu için, uygulanışı oldukça sade ve basit. Kitabın arkasındaki rehberliği izlemek yeterli oluyor. İngilizce CDleri de var, kendi kendinize uygulamayı kolaylaştıran. Uygulamanın basit olmasına aldanmamak gerek, çok derinleşmek mümkün olabiliyor, kapsamlı şifalar gerçekleşebiliyor. Duyguların ifadesine, içgörüye, idrake, öğrenmeye, affetmeye, kendini tanımaya, yaşananların altındakileri görmeye yardımcı olabilecek bir uygulama... (Kitabı okuyanlar belki biraz ilave yaparlar, şimdi kitaba göz gezdirecek fırsatım olmadığından bu kadar yazmakla yetineyim, ortamı açmış olayım. Bu uygulamanın eğitimini de almış olan Deniz ekleme yaparsa, ayrıca pek güzel olur.)

Kısa yazabiliyorum dedim, ama bilgisayar başına oturunca, parmaklar işliyor :))

Gönlümüzde bütünün en yüksek iyiliğine olan her ne varsa gerçekleşmesi dileğiyle...





20 Temmuz 2009 Pazartesi

Yine Bir Kitap Düştü Aklıma

Bu leylekler yuvalarındalar, ancak bu yıl leylekleri havada da görmüşüm ki,
sürekli bir hareket hali sözkonusu... :) 11.7.2009, Selçuk

Belki 15 yıldır kapağını açmadığım bir kitap aklıma düştü bir süre önce... Universal Compassion (Evrensel Şefkat), Geshe Kelsang Gyatso, Tharpa Yayınevi, 1988. Kütüphanede buldum, bir sayfasını açtım...

Gyatso, "İlk önce en büyük akıl karışıklığını/iç engelini arındır." diyor... En büyük engelinizi aştığınızda/erittiğinizde/içinden geçtiğinizde, diğerleri çok daha kolay gelir size... Bu cümleler bana Likya yürüyüşünde yolda karşılaştığım Itzik'in sözlerini hatırlattı. Itzik de "Farklı alanda bir korkunla bile yüzleşsen, günlük yaşamına döndüğünde diğer korkularını farklı bir şekilde ele aldığını görürsün" diyerek, yaşadığı bir deneyimini paylaşmıştı.

Gyatso mealen diyor ki, "Kızgınlığa eğilimin varsa, kaçma, üzerine git. Anlamaya, tanımaya çalış. Dur, iyice incele. Sabır geliştirmek için uygulamalar yap. Sabır kızgınlığın panzehiridir. (Arkadaşım Banu hep, "Sabırla tahammülü birbirine karıştırmamak lazım" der.) Kızgınlığınız bir anda yok olmaz ama haftadan haftaya azaldığını göreceksiniz. Eğer en büyük engeliniz, kıskançlıksa, onunla uğraşın. Çok yoğun arzularınız, hırslarınız varsa, onlarla çalışın. En büyük her neyse, oradan başlayın."

Deneyimlerimden biliyorum ki, bazen bir şey o kadar büyük oluyor ki, görmek neredeyse mümkün olmuyor. Sonra bu kadar büyük bir hali nasıl görmedim diye şaşkınlık içinde kalıyoruz. Şu andaki anlayışıma göre, bunları görebilmemizi mümkün kılan, biraz küçülmüş olmaları ve bizim üzerimizdeki hakimiyetlerinin biraz azalmış olması. Yani görebiliyorsak, önce kutlama yapalım: "çok şükür görüyorum"... Sonra da her ne adım atılması uygunsa, yürümeye devam...

Her zaman en büyük engelden başlamak uygun mudur bilemem, bazı hallerde uygun olmayabilir. Ancak bu kitabın bu sayfası önümüze açıldığına göre, düşünmeye, gözlemlemeye, denemeye değebilir...


3 Temmuz 2009 Cuma

"Şimdi Duydun İşte"...

A bending Old Cherry Tree (Eğilen Yaşlı Kiraz Ağacı) Joka2000, http://www.flickr.com/photos/joka2000/447004999/

Bir konu üzerinde çalışıyorum bir zamandır. Okudukça, ucu bucağı görünmez olan bir konu. Çok keyifli ancak arada ofluyorum, pofluyorum. Geçenlerde annemlere gitmiştim. Naz yapayım azıcık dedim, biraz da zamanın sıkıştırdığı bir dönem... Mırıl mırıl mırıldandım, "Öyle böyle bir konu değilmiş seçtiğim. Bu yaşa geldim, şunu hiç okumamışım, buna bakmamışım, bunu hiç duymamıştım daha önce."

Babam ancak birkaç dakika dinledi, gözlüklerinin üstünden baktı, sakin bir sesle, "Şimdi duydun işte" dedi...

Gözlerim kocaman oldu, bazen sanki zaman durmuş gibi olur ya, öyle oldu. Başka ne denir! "Şimdi duydum işte." Birkaç kelime an'a getiriverdi beni... Gerçeğe, olan'a, mevcut önümde durana...

Günlük yaşamda bazen ne çok enerjiyi pratik faydası olmayan konuşmalarla, düşüncelerle geçiriyoruz. Üstelik sırf konuşmayla, düşünmeyle kalsa iyi, eşlik eden endişe, korku, pişmanlık gibi duyguların da ortaya çıkmasına sebep oluyoruz. Üstelik bu duygular birike birike bazen büyüyorlar. Hiç yoktan başımıza iş açıyoruz...

Oysa iş basit. Yaşam basit: "Şimdi duydum işte.", "Şimdi her ne oluyorsa, o oluyor.", "Olan ne ise, ona bak işte", "Olan ne ise, onu en iyi şekilde yaşamaya bak işte.". Geçmişte ne olduysa, oldu. Geçti, bitti, gitti. Alınacak dersleri al; an'a, elindekine odaklan.

"Şimdi fark ettim işte."

"Şimdi gördüm işte."

"Şimdi değiştirme, dönüştürme fırsatı varsa, fırsatı kullan o halde."

Hepimize bilgece yaşamanın nasip olması dileğiyle...

2 Temmuz 2009 Perşembe

Ruhuyla Teşekkür...



Ismarladığım birkaç kitap gelmiş bugün. Yine bir seyahat öncesi olduğu için, uzun uzun bakacak zaman yok. Keyifle, heyecanla ama hızlıca şöyle bir göz gezdirdim... Yalnızca birinde bir paragraf okudum, bendeki etkisini paylaşayım.

Paul Tillich; The Eternal Now'da günlük yaşamımızda çok sık teşekkür ettiğimizi ancak kimi zaman içi boş teşekkür ettiğimizi yazmış. Nereye bağlayacak lafı okumadığım için devamını bilmiyorum. Ancak bana bu birkaç cümle yetti...

Gün içinde onlarca kez teşekkür ediyoruz. Kimi zaman hakikaten de, dilimiz teşekkür ediyor. Göz teması bile kurmuyoruz karşımızdakiyle. Kasiyer, şoför, kapıyı tutan kişi, gazete bayii, iş arkadaşımız, ev ahalisi. Hatta ev ahalisi kimi zaman teşekkür bile duyamıyor, sunulan zaten sunanın göreviymiş, ayrılmaz bir parçasıymış gibi doğal karşılıyoruz.

Oysa teşekkür ettiğimizde gerçekten içini doldurarak teşekkür etsek, acaba dünya nasıl bir yer olurdu? Bize pek bir şeye mal olmazdı, aynı saniyeler, aynı beden hareketleri ama ruhuyla bir teşekkür, göz temasıyla, içtenliğiyle... Ortamdaki enerji, karşımızdaki ile bağlantı değişiverir herhalde, ki biliyoruz böyle teşekkür ettiğimizde nasıl içimiz bir anda coşkuyla doluyor. Coşkunun da çeşitleri var bana göre. Ruhuyla teşekkür edildiğinde, kimi zaman bir çocuk coşkusu, kimi zaman da karşımızdakinin en yüksek iyiliğini isteyen bir dilekle sarmalanmış bir coşku kaplıyor içimizi...

Çeşit çeşit sorunla, durumla karşılaştığımız şu günler belki bir rahat nefes getirir bize ruhunu da ilettiğimiz her içten teşekkür... Hiç teşekkür etmediklerimiz, yalnız ağzımızın teşekkür ettikleri ve hele de kendimiz... Denemeye, gözlemlemeye değer sanki...

Daha önce benzer bir yazı yazmıştım diye hatırlıyorum ama bugün tekrar hatırlama günü belki...

Bu satıra ulaşmış tüm gözlere, tüm yüreklere yürekten taşan sevgiyle kocaman bir "teşekkür"... :))


1 Temmuz 2009 Çarşamba

"Değerini Bilmek"...


Dün internetten bir hikaye gelmiş... Okuyunca, "Ah" dedim... Hikayenin her iki tarafında da bulunmuş, bulunmakta olan kişi olarak... Yani hem bakkal, hem semerci, hem de elinde mücevher tutan biri olarak... Hepimiz gibi yani... Kendi hesabıma alacağım dersler var bu hikayeden, sizlerle de paylaşayım istedim. Belki okumayanınız vardır henüz...


"DEĞERİNİ BİLMEK

Vaktiyle ergin bir şeyh, yıllarca yanında yetiştirdiği müridini imtihan etmek ister. Onun eline iri bir pırlanta verip: “Oğlum” der “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.”

Mürit elinde pırlanta bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu alır mısınız?” diye sorar... Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği mücevheri alır; elinde evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der. Mürit teşekkür edip çıkar. Bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği mücevhere ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü olarak semerciye gidir: Buna ne verirsiniz?” diye sorar Semerci şöyle bir bakar, “Bu der “benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.”

Mürit en son olarak kuyumcuya gider. Kuyumcu mücevheri görünce yerinden fırlar. “Bu kadar büyük pırlantıya nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?” Mürit sorar: Siz ne veriyorsunuz?” “Ne istiyorsan veririm.” Mürit, “Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: Ne olur bunu bana sat. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.” Mürit emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Şeyhinin yanına dönen mürit büyük bir şaşkınlık içinde macerasını anlatır. Şeyh sorar: “Bundan ne anladın?” Müridin verdiği cevap çok doğrudur: “Bir şey ancak değerini bilenin yanında kıymetlidir.” Şeyh ilave eder: “İşte oğlum sen de, sana verdiklerimi, bildirdiklerimi ve öğrettiklerimi onun kıymetini bilmeyenlere verme. Eğer bir kimseye mutlaka vermek istiyorsan, önce vereceklerinin kıymetini tanıt, onlara saygıyı öğret, sonra ver.” Niceleri vardır ki, nadide güllerden meydana gelen şahâne gül bahçesini, dikenli otlardan meydana gelmiş otlar sanır da çiğner geçerler."

(Kaynağını bilmiyorum, internetten geldiği için)


Önümüze gelen mücevherlerin kıymetini bilebilmemiz ve başkalarıyla da karşılıklı paylaşabilmemiz, kutlayabilmemiz dileğiyle...