teslimiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
teslimiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2009 Çarşamba

Kabul'ün İçinden

Kalbim herkese tek tek içimdekileri yazma duygusuyla coşuyorsa da, yaşam bana söz verdiklerimi zamanında ve işe yarar bir şekilde yetiştirmek konusunda eğitim veriyor. Bu konuda çok harika bir öğrenci olduğumu söyleyemeyeceğim ama gayretli olduğum kesin. Öğrenme sürecindeyim, o yüzden gönlümden geçen her şeyi en uygun anda yapmayı hala öğreniyorum, kimi zaman tam hizada olamayarak, buna da çok üzülüyorum. Üzüldükçe de, ne yapabilirim başka'ya bakıp öğrenmeye gayret ediyorum...

Bazen de gayreti bırakıp, kabul etmek gerekiyor... Hatta belki çoğunlukla... Dün pek telaş etmiştim, hiç bir şeyi yetiştiremiyorum, içimden geçenleri yapamıyorum diye, o kadar gayret etmeme rağmen... Bugün sabah bir kabul haliyle uyandım... Bu kabul halinin içinden çıkan hareketler her ne ise ona teslimim bugün... Dinginliğin, sessizliğin beni bu zihnin yarattığı çalkantılı sulardan usulca çekeceğine inanıyorum... Hani bir ip atılmış da, yapacağım tek şey o ipe sıkıca tutunmak ve teslim olmak ve de etrafı iyi gözlemleyip, bu süreçte çok su yutmamaya çalışmak gibi geliyor gözümün önüne...

Dün ansızın, beklemediğim bir anda karşıma bir şiir çıktı. Belki yazdım daha önce- ama başka bir ömürde kalmıştır o şimdi, bir daha yazayım istiyorum bugün...

Ancak şiiri yazmadan, tekrar bir teşekkürüm var... Yazan, çizen, sözlü- sözsüz bağlantı kuran tüm dostlara gönülden teşekkürler... Sessizce iyi dileklerimi her gün tek tek gönderiyorum şimdilik, sayı da her gün artıyor :) Bu parmaklar yazamıyor olabilir, sesim çıkamıyor olabilir şu günlerde ama bilin ki yüreğim hep konuşuyor sizlerle tek tek... Yüreklerinize sağlık, nereye giderseniz gidin hep sevgiyle karşılaşın...


NE İÇİNDEYİM ZAMANIN

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında.
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmış akışında.

Bir garip rüya rengile
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgardaki yaprak bile
Benim kadar hafif değil.

Başım, sükutu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen.
İçim, muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim.
Mavi masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.

Ahmet Hamdi Tanpınar
(1 Ağustos 1933- Varlık Dergisinin 2. sayısında yayınlanmış)

Varlık Şiirleri Antolojisi, Hazırlayan: Enver Ercan

14 Mayıs 2009 Perşembe

İşimize Gelmeyen Sezgiler Ne Oluyor?

Beypazarı-Akyazı yolu üzerindeki Kuş Cennetinin arkasındaki kat kat renkli dağ,
19 Nisan 2009


Bugün kısmetimize zihnimizde, kalbimizde evirip çevireceğimiz birkaç soru çıktı:

Günlük yaşamımızda seçimlerimizi yaparken, bazen sezgilerimizi izliyoruz... İçimize sıcak geleni, içimize neşe, coşku vereni, zihnimizle açıklayamasak da içimize doğru geleni, kuvvetli bir çekilim hissettiğimizi ya da sessiz ama derinden bildiğimizi hissettiğimizi izliyoruz... Genellikle sezgilerimiz bize bir şeyi yapmanın uygun olmadığını belirttiğinde buna uymakta oldukça sadık davranıyoruz. 'Yapma'ya uymak sanki daha kolay...

Ya içimizden "yap" şeklinde gelenler? Sanki burada bir pazarlık payı varmış gibi davranabiliyoruz. İçimizde bir his, "doğada bir gün geçir", "hiç bir şey yapmadığın bir gün geçir", "bir gün boyunca herşeyi bırak ve tamamen kendine ayır", "sabah yürüyüş yap", "şu kimseyi ara", "şu öğrendiklerini bir grupla paylaş", "şunu beslenmene kat", "qi gong yap", "her gün sessizce otur" gibi yaşam yolumuzu kolaylaştıracak, kalitesini artıracak ya da her günkü rutinimizi kıracak, tazelik, yenilik, farklılık getirerek anlayışımızı artıracak uygulamalar içimizde yankılanıyor. Bir gün değil, beş gün değil, üç hafta değil... Uzun bir süre, içimizde sanki sessiz bir ses sakin bir tonla sürekli bize hatırlatıyor, yolu gösteriyor...

Ancak bu "yapsan iyi olur" sesine ya kulakları tıkıyoruz, ya "tamam tamam haftaya" diye -biraz sert kaçacak ama olanı yumuşatmanın da alemi yok- yalan söylüyoruz kendimize, ya pazarlık yapıyoruz "her gün yapamam, 2 gün yapsam olur mu?, "20 dakika yapamam, 5 dakika yapsam olur mu?"...

Geçenlerde Caroline Myss'in bir videosunu izliyordum. Bir anısını paylaştı. 25 yıl kadar önce daha şifa çalışmalarına yeni başladığında, bir AIDS hastası gelmiş. Myss ve birlikte çalıştığı arkadaşı AIDS hakkında pek bir şey bilmiyormuş. Tedirgin olmuşlar önce, ancak sonra üzerinde çalışmışlar ve adamın yapması gerekenlere ilişkin bir liste çıkarmışlar. İşte ayaklarını tuzlu suya koy, bilmemne yağını ısıt karnına koy, şu meditasyonu yap, şu arınma çalışmasını yap diye oldukça uzun ve detaylı bir listeymiş. Adama gösterdiklerinde, "Hepsi bu mu?" demiş. Myss, o zamandan beri yaşamında böyle birine hiç rastlamadığını anlattı. Herkes pazarlık yapıyormuş. Kendimizden biliyoruz, değil mi? Myss, adamın tüm dikkatini listeye verdiğini ve harfiyen yerine getirdiğini söyledi. Adam AIDS'den tamamen kurtulmuş ve şu anda avukatlık yaparak hayatını normal bir şekilde sürdürüyormuş. AIDS'ten kurtulan kimse duymamıştım daha önce. Bu hikayeye şaşırdım. Ancak en çok da aslında nasıl şefkatle yaşamın bize yol gösterdiğini ve tembellik, üşengeçlik, inançsızlık, istikrarsızlık enerjileriyle kendimizi sabote ettiğimizi düşündüm.

Bazen aylarca, yıllarca bir durumun içinde hapis kalıyoruz. Herhalde bu durumdan yeterince bıkmıyoruz ki, sezgilerimizin bize gösterdiği çıkış yollarını takip etmiyoruz. Bazı hallerde "Çıkış yolunu görmüyorum" diyoruz. Ancak acaba hakikaten görmüyor muyuz, yoksa içimizden bir şeyler geliyor da, "Bu yolun nasıl çıkış yolu olacağını görmüyorum. Böyle saçma/küçük/ilgisiz/dolaylı bir şeyi yaşama geçirdiğimde, bunun benim sorunumu nasıl çözeceğimi görmüyorum. Bu çıkış yolu olamaz" deyip, hapishanenin içinde dönmeye devam mı ediyoruz? Belki de o küçük/ilgisiz/saçma/dolaylı yoldan biraz ilerlesek, herşey daha farklı görünecek gözümüze, belki hiç beklenmedik açılımlar olacak, belki ansızın destek gelecek... Bir denemeden ne kaybederiz ki... Ama ayaklarımıza beton dökülmüş gibi bir inat içimizde, bir inat...

Bu kadar inatla, bu kadar bilmişlikle, bu kadar inançsızlıkla "sevginin yaşama geçmiş hali" nasıl olacağız? Zihnimiz bazı hallerde teslim olmasının en uygun seçim olacağını görmüyor mu?

Yalnız küçücük de bir hatırlatma: Sezgilerimiz -şu andaki anlayışıma ve deneyimlerime göre- bize hiç bir zaman birinin kalbini kırmayı, zarar verecek bir şey yapmayı söylemiyor. Hep yapıcı, hep şefkatli, hep sevgiye ve anlayışı artırmaya yönelik adımlar söylüyor...

İçimizde derinden doğru olduğunu bildiklerimizi takip edebilme cesaretini, istekliliğini gösterebilmemiz ve yaşamla ekip halinde yürüyebilmemiz dileğiyle...

2 Mart 2009 Pazartesi

Olanla Derinden Bağlantı

Bugünler "kontrol etme isteği/çabası/arzusu" üzerine gözlem yapıyorum, düşünüyorum. Gücümüzü fark etme ve ortaya koymanın sağlıklı olduğunu görüyorum ve ne zaman, hangi hallerde gücümüzü bilgece kullanmaktan çıkıp, kontrol etme oyunlarına giriyoruz diye izliyorum. Bu farkındalığın çok önemli olduğunu görüyorum, zira kontrol edemediğimiz hallerde "çıldırıyoruz, kızıyoruz, suçluyoruz, raydan çıkıyoruz". En başka bu kontrol etme arzusu olmasa, raydan da çıkmayacağız.

Bugün bir zaman önce okuduğum Ram Dass'ın "Compassion in Action" kitabından bir sözü paylaşmak istiyorum:
"Artık spiritüel yolculuğumu, seçim yapmaktan ziyade olanı dinlemek ve olanı derinden duymak/olanla derinden bağlantı kurmak olarak tanımlıyorum."
İngilizcesini de yazacağım: "I define my spiritual journey more as one of listening and tuning into what is than of choosing."

Olanla derinden ve içten, tüm samimiyetimizle bağlantı kurulduğunda, olanı derinden dinlediğimizde kontrol etmeye gerek kalmıyor. Üzerinde biraz daha gözlem yapalım, düşünelim...




23 Şubat 2009 Pazartesi

Yüreğin Sesi ve Subba Rao'dan bir Söz

Yaşam çok ilginç bir yolculuk.

Daha önce de birkaç kez yazmıştım, 1997'de sosyal hizmet alanında çalışanların değişim programı (CIF) ile Hindistan'a gitmiş, 3 ay kalmıştım. O seyahat bir çok ufuk açmıştı. Bunlardan biri kendimin olduğu kadar, pek çok başka insanın da yaşamlarına katkısı olan vipassana idi.

Hindistan'a gitmişken, Gandhi'nin ashramını da ziyaret etmeden olmaz, demiş. Oldukça zorlu ve uzun bir yolculukla Ahmedabad'a gitmiştim. Şimdi hatırlayamadığım bir sebeple ashramda pek çok yer kapalıydı. Ancak bir kitap almışım Gandhi'nin sosyal hizmet yaklaşımına ilişkin. Alanda çalışırken de, sonrasında da "mutlaka bir gün okunacak" kitaplar arasında toz topladı, oradan oraya taşındı.

Sonra geçen sene açık ofis günlerinden bir gün bu kitabı okumaya başladım. Çok hoşuma gitti. O sırada yan masamda çalışmakta olan o günkü açık ofis arkadaşım, bu konuda bir konuşma yapmamı önerdi. Bir kitap okumakla konuşma mı yapılır diye reddettim ama içimde de bir canlılık oluştu. Tam o sırada yurtdışında yaşayan bir arkadaşım mesaj gönderdi: "Hindistan'a gidiyorum, oradan istediğin bir şey var mı?" Şaşkınlığımı tahmin edersiniz.

Sağolsun oradan çok yararlandığım bir tomar kitap gönderdi. Tam bunları okumaya başlamıştım ki, Gandhi'nin ilkelerini çocuk ve gençlere anlatarak ömrünü geçiren bir kişinin Türkiye'ye gelmekte olduğunu öğrendim. Gözlerim kocaman açıldı. Dinlemeye gittim tabii. Bugün o konuşmada geçen bir cümleyi paylaşacağım. Ancak öncesinde bu hikaye nereye gidiyor onu yazmak istiyorum. Geçen sene Eylül ayında ders çalışır gibi Gandhi kitaplarını okudum. Tam o sırada üniversite affı çıktı. Daha öncesinde hiç aklımda yokken ve bir yarım kalmışlık da hissetmezken, 1995'de tez aşamasında yarım bıraktığım yüksek lisansa devam etmeye karar verdim. Karar vermemde en büyük etken usul usul döşenen bu taşlardı diye tahmin ediyorum.

Yaşam -yaşadığımız anda pek anlamlı ya da bağlantılı görünmeyen- bir düzenle işliyor sanki. Yüreğimiz, içimizdeki ses, bilge yanımız bizi elimizden tutup, adım adım bir yere götürüyor ve adımları atarken kimi zaman bir anlam veremeyebiliyoruz bu adımlara. Bugünlerde tez önerisini yazmak için çeşitli kaynaklar okuyorum. Ara ara "acaba? nereye gidiyor bu? neden?" sesleri geçiyor içimden. Ancak önemli olanın yaşamla, görünenin ötesindeki düzenle hizada olmak olduğunu da derinden bir yerde biliyorum. Bu hizada olmak hissini de bedenimizde hissediyoruz: "içime uygun geldi", "oh bir rahatladım", "karnım gevşedi", "içime sıcak geldi", "içimde bir heyecan, coşku oluştu", "bir genişleme hissediyorum" gibi ifade bile ediyoruz kimi zaman. Günlük yaşam içinde "hizada mıyım, değil miyim" diye bakıyor muyuz, belki bazen, bazımız daha çok, daha sık. Değer mi buna bakmaya? Yukarıda kısaca özetlediğim akışa baktığımda, tesadüf mü şimdi bunlar diye düşünüyorum. Bir adım atınca, bir sonraki adımın yeri belirmiş önümde. Çok ilginç bir düzen. Yaşam da bir keşif yolculuğu. Bir pusulaya sahip olmak çok hoş geliyor bana. Hizada mıyım diye bakmaya değer gibi geliyor kısaca.

Bunca lafa aslında dosyada gördüğüm ve Dr. Subba Rao'nun konuşmasından not almış olduğum sözlerden biri sebep oldu. Hikayesini anlatayım derken, nerelere geldim :))

Dr. Subba Rao'dan aktarıyorum:

Her ermişin bir geçmişi, her suçlunun bir geleceği vardır...
(Every saint has a past, every criminal has a future)

Bu her iki hali de içinde barındıran kendimize ve çevremizde gördüğümüz herkese ilişkin bakışımız için ilham verici bir söz, değil mi?

Not: Geçmiş günlere ilişkin yorumlarda ufkumuzu açacak katkılar var. Okumak isteyen olursa diye yazayım istedim.

15 Nisan 2008 Salı

Önce eşeğini ağaca bağla, ...

Dün serbest bırakmak, teslimiyet ile ilgili bir küçük şiiri yazmıştık. Bugün de teslimiyet için önemli başka bir unsura ilişkin bir hikayeyi yazmak istiyorum. İnternette dolaşan bir hikaye, okumuşsunuzdur belki. Benim hoşuma gitti.

Teslimiyet... Ancak an'ın getirdiğini yaptıktan sonra, teslimiyet... Yoksa "armut piş, ağzıma düş" değil :) Daha ziyade "önce eşeğini ağaca bağla, sonra teslimiyet" gibi... Bazen teslimiyeti yanlış anladığımız oluyor. Bir dönem ben de yanlış anladım. Kendimi akışa bırakıyorum diye, çabasız olacağım diye, öyle durup bekledim. Bunu deneyimlemek de çok öğretici oldu elbette ancak teslimiyetin bu olmadığını da bir süre sonra derinden anladım... Akışı aynı zamanda bizler de yaratıyoruz, seçimlerimizle, sözlerimiz, eylemlerimiz ya da hiç bir şey yapmamakla... Önemli olan bilgelikten, sevgiden gelen bir niyetle eylemde bulunmak ve sonuca bağımlı olmamak... Farkındalığımızı geniş tutmak, an'ın uyarılarını görebilmek, uygun zamanda uygun eylemi yapabilmek... Sonra da kendi iç alemimizin ya da dünyanın fırtınalarında sakin bir şekilde durabilmek...


FIRTINADA UYUYABİLİR MİSİN?

Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaat edenlerin hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor, 'Burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur' diyorlardı.

Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp 'çiftlik işlerinden anlar mısın?' diye sormadan edemedi çiftlik sahibi. 'Sayılır' dedi adam, 'fırtına çıktığında uyuyabilirim.' Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boş verip çaresiz adamı işe aldı.

Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar:

Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: 'Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.'

Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: 'Boş verin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya.'

Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.

Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı.

Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı: 'Fırtına çıktığında uyuyabilirim'...