Bir Göz İçe Bir Göz Dışa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bir Göz İçe Bir Göz Dışa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2009 Salı

"Her Defasında Bir Kalple"

Catch the Dream,http://www.flickr.com/photos/bacillus/2268669677/

Deniz (Dinçel) sağolsun gider eğitimlere katılır, sonra öğrendiklerini, ilginç bulduklarını her fırsatta, hatta fırsat yaratıp, herkesle paylaşır. Ben de çokça bu paylaşımlardan nasibimi alırım. Yine Findhorn'da katıldığı bir eğitim sonrası eli kolu dolu, bavullarıyla gelmişti. Eğitimin çekimlerini de satın almış, bana da bıraktı. O zaman bu zamandır bir türlü izlemeye fırsat bulamamıştım. Geçenlerde bir konuyla ilgili araştırma niyetimi söylediğimde bu eğitimin bir bölümünün bu konuya ayrıldığını söyledi. Tabii o bölümü bulabilmek için, harıl harıl izliyorum. Bu gidişle tümünü izleyeceğim :)

Dün bir yandan bir işler yapıyorum, bir yandan dinliyorum. Konuşmaların arasına bir müzik koydular. Sözleri duyunca, kalbim hopladı sanki... Barbara (soyadını duyamadım) gitarıyla Micheal Stillwater'ın bir şarkısını söyledi, daha doğrusu katılımcılarla birlikte söylediler... Sözlere bakın... İçimdeki mıknatıs aynı konuyu çekiyor günlerdir... İçimde şükür enerjisi yükseliyor...

Barbara dedi ki, "Biz burada bu şarkıyı söyleriz,
şu sorunun cevabı olarak:
Dünyayı nasıl şifalandıracağız?
Bir defada bir kalple"

Sözler şöyle:

Birer birer
Herkes
Hatırlayıverir ki
Dünyayı şifalandırıyoruz
Her defasında bir kalple...

one by one
everyone
comes to remember
we are healing the world
one heart at a time...


Belki önce kendimizden başlayarak, ama bir yandan da birbirimizle dayanışarak, zorluklar karşısında omuz omuza vererek, sevgiyi, dayanışmayı, güzellikleri birbirimize hatırlatarak, unutuyoruz çünkü arada... Ve "her defasında bir kalple"...


5 Haziran 2009 Cuma

Sincapların Hukuku

Selçuk, Mayıs 2009

Bugün de kısacık bir paylaşım var...

Geçenlerde doğadaki varlıkların hukukuna ilişkin çok beğendiğim bir yazı okudum... Hürriyet'te Bekir Coşkun yazmış... Bu kadar az kelimeyle bir konuyu bu kadar derin işlemesine hayran kaldım... Günlük koşturmalardan kendisine ve bulabilirsem sözünü ettiği hakime bir teşekkür yazamadım hala... Niyet ettim... Belki aranızda benim gibi yazıdan sevinçle dolan ve benden önce bunu yapan olur, ne mutlu...

Yazıya ulaşılabilecek link:

30 Nisan 2009 Perşembe

Sevgi Yaşama Akıyor...


Hiç beklemediğim bir anda ve şekilde Beypazar’ındaki “Yaşayan Müze” birkaç hediye verdi geçenlerde…

Yaşamımda yurtiçinde de, dışında da pek çok müze gezdim. Bu denli etkileşimli, yaşamına dahil olduğum bir müzede bulunmadım. Üç katlı bir konağı kültürün çeşitli güzelliklerini birlikte yaşayabileceğimiz bir pota haline getirmiş Sema Demir. Bir odada ebru yapabiliyorsunuz, bir odada ıhlamur baskı, bir odada masalcı bir nine, bir odada Karagöz Hacivat oynatıp, hayali olabiliyorsunuz, bir odada kurşun döktürebiliyorsunuz, bir başka odada kostümler. Yüreğiyle masal anlatan masalcı nine ile sohbetimiz sırasında “Sema Hanım’ın hayalini gerçekleştiriyoruz hepimiz burada” dedi ve bu hayalin içinde kendi bölümünün yaşamını nasıl canlandırdığını anlattı… Çok güzel bir hayal, canlı, etkileşimli, zenginleştirici, şifalandırıcı, ufuk açıcı, ruhuyla yaşayan bir hayal…

Asıl anlatmak istediğim başka bir şey gerçi… Bu konağın bir avlusu var. Avlunun da bir kapısı. Kapının dışında sağda duvarda bir dolap kapağı… Eski zamanlarda dolap kapısını tıklayıp, kapağı açıyorlarmış… İçeride raflı dönen bir mekanizma var. Rafın üzerine boş sahanı koyup, döndürüyorlarmış… İçeriden sahanı doldurup, yine döndürüyorlarmış… Böylece ihtiyaç sahibi ile sahanı dolduran birbirlerini hiç görmüyorlarmış… O kadar insani geldi ki bu uygulama gözlerim doldu…

Yaşayan Müzenin bulunduğu konak, Beypazarı, Nisan 2009

Keşke temel ihtiyaçlarımıza ilişkin hiç zorda kalmayacağımız bir düzen olsa… Dünyanın bugünkü düzeni kendini adil, özenli bir düzene dönüştürse… Hayal gibi şu an… Var olan halde dayanışma çok yaşamsal önemde… Ancak geçmişte yapılan uygulamaya bakın… Bir dolap kapağını tıklıyorsunuz, kabınızı koyuyorsunuz, dolu olarak geri geliyor… Kimse kimseyi görmüyor… İnsanlık hali bir sıkışıklık olabilir kimi zaman, zorda kalınabilir dönemsel olarak… Dayanışmanın ne kadar nazik bir hali…

Bunların yanında, özellikle günümüzdeki sadaka kültürüne yakın değil gönlüm… Bu konuda biraz Gandhi gibi düşünüyorum… Gandhi, karşılığında bir emek vermeyen kimseye para vermemek gerektiğini söylüyor… Önemli olan kişiyi eli ekmek tutacak, kendi yaşamını geçindirecek hale getirmek, diyor. Sadaka vererek, kişinin kendi kapasitesini görmesine ve gerçekleştirmesine engel olmamak gerektiğini anlatıyor. Tam tersi bu yönde destek olmanın, ufuk açmanın önemini vurguluyor. Kişinin içindeki cevheri gün yüzüne çıkarmasına yardımcı olmak büyük bir destek olur hakikaten… Yeterince düşünebilirsek, herkesin emek gösterebileceği bir şey var… Bu dünyaya gelen herkesin bir hediyesi var... Bazı engelleri bile olsa... Bunun ortaya çıkmasına destek olabilmek ne güzel... Ve emekle elde edilmiş bir şeyin tadı da çok farklı, öz güvenimize katkısı da çok farklı… Bu, karşılık beklemek değil. Öylesi bakkal hesabı bir ilişki olurdu. Bu yaklaşım, karşımızdakinin içindeki özü yaşama katkıda bulunmaya davet etmek, fırsat yaratmak… Ve de karşımızdaki kişinin içinde bulunduğu duruma toplum sisteminde hangi neden etkide bulunmuşsa, bunu görüp, başkalarının zor durumda kalmaması için, bu sistemin tekrar düzenlenmesine katkıda bulunmak da çok önemli.

Dayanışma farklı elbette… Hediyeler… Sürprizler… Sessizce yapılmış destekler… Bunu yazınca, aklıma birkaç ay önce Ayşe’nin (Elmalı) gönderdiği bir ileti geldi… Bir oyun hayal etmiş biri… Adı, “Faili Meçhul Kıyak”… Çok hoş… Çok da muzip… Düşündükçe, içim kıkırdıyor. Haberlere bile çıktı hayal eden… Detayları burada yazmamayım. Merak edenler için linki:
http://www.fikiratolyesi.com/2009/02/27/faili-mechul-kiyak/


Coşkuyla, bilgelikle sevginin yaşama geçmiş hali olduğumuz nice an’lar dileğiyle…

26 Mart 2009 Perşembe

Doğayla Bağlantı...

Validebağ Korusu, 24.03.2009



Birçok ağaç çiçek açtı en azından İstanbul'da. Hatta artık çiçekler dökülmeye başladı, yapraklar usuldan çıkıyor. Çiçek açmış ağaçlar ne kadar hoş kokuyorlar, değil mi? Haftasonu hava
güneşli olacakmış, iyi değerlendirmeli. Günlük yaşamımızda yapılacak pek çok iş var elbette. Anneannem "Dünyanın işi bitmez" derdi. Bitmiyor gerçekten. O yüzden denge içinde yaşamaya niyet etmek önemli. Bu dengenin içinde doğayla bağlantıyı, doğayla karşılıklı alış verişi özel bir yere koymak yaşam kalitemizi çok artırabilir. Yüreğimiz heyacanını kaybetmişse, endişeliysek ya da canımız sıkılıyorsa, doğada sıkı bir yürüyüş tüm ruh halimizi değiştirebilir. Doğadan gelen ekstra enerjiyle de belki tıkanmışlığın sebeplerini görebiliriz. Bazen öyle yürüyüşlere çıkarım, bir tıkanıklık vardır içimde. Niyet ederim, bu tıkanıklığın sebeplerini görmeye ve bu tıkanıklığı nasıl aşacağımı görmeye niyet ediyorum, derim. Yürürüm doğada. Konuyu düşünmem, yalnızca etraftaki güzelliklere açarım kendimi. Bazen biraz terleyecek kadar da hızlı yürürüm, o da çok iyi gelir. Sonra ansızın ipuçları gelmeye başlar zihnime, bir sonraki adımlar belirir. Kimi zaman yalnızca o yürüyüşle tıkanıklık açılır, tekrar akmaya başlarım. Bu haftasonu belki böyle yürüyüşler için uygun bir zamandır. Başkalarıyla olsak bile, bir 10 dakika yalnız başımıza yürüyebilecek bir fırsat yaratabiliriz herhalde çoğumuz.

Evvelsi gün elime bir kitap geçti. Yine Debbie Ford'un. "Ne oluyoruz" dedim "İçimiz dışımız Debbie Ford oldu." Kısa bir bölümünü okudum henüz, ancak sorduğu sorular hoşuma gitti. Her an seçim yapıyoruz ve seçimlerimiz an'ımızı ve geleceğimizi şekillendiriyor, bunu biliyoruz. Her bir seçimin önemini de biliyoruz her ne kadar ufak, önemsiz gibi görünen bir konuda da olsa. Ford kendinize sorun diyor, "Bu seçim beni ilham verici bir geleceğe mi götürecek, yoksa geçmişe saplanıp kalmama mı neden olacak?" ya da "Bu seçim yaşamıma güç mü katacak, yoksa yaşam enerjimi mi çalacak?" Böyle 10 soru sormuş. Kitabın adı da: "Doğru Sorular" (Kuraldışı, 2003)

Belki bazılarımız bazı konularda dönüm noktasındayızdır ya da bunaldığımız, ne tarafa döneceğimizi bilemediğimiz, içimizden hiç bir şey yapmak gelmediği bir dönemimizdir. Tam doğaya gitme zamanı... Niyetimizi yapıp, Debbie Ford'un sorularını da yanımıza alıp, doğaya kendimizi bırakmanın zamanı... Yayılıp, piknik yapmaktan söz etmiyorum yalnız... Merakla doğayla bağlantı kurmaktan, iletişim kurmaktan, etkileşmekten, birbirine açık olmaktan söz ediyorum... İster yanımıza bir bitki ya da kuş kitabı alarak, ister fotoğraf makinesi alarak, ister uzun uzun sessizce doğayı gözleyerek, ister ağaçlarla, çiçeklerle konuşarak, hangi yolla istiyorsak ama doğayla bağlantıda olarak doğada bulunmaktan söz ediyorum... Belki bugünler doğanın bizlere söyleyeceklerini dinleme zamanıdır...

Doğayla iletişim deyince, aklıma doğanın ritimleriyle, kanunlarıyla uyum içinde yaşamaya ilişkin bir uygulama geldi. İnsanlar binlerce yıldır ayın hareketlerini gözlemleyerek, tekrarlanan etkileri fark etmiş ve yaşamını buna göre uyumlu yaşamaya ilişkin bilgiler derlemişler. Yıllar önce merak sarmıştım, o zamandan beri de bazı yapacağım işlerin tarihlerini ayın hareketlerine uyumlu yapmaya dikkat ediyorum. Kendimi germiyorum bunun için ama mümkün oluyorsa, dikkat ediyorum. Bildiğim bir kitap var bununla ilgili: Beden İçinde Yolculuk- Johanna Paungger- Thomas Poppe, Omega Yayınları, 2002.

Bir de bu konuya iyice merak sarmış arkadaşım Güneşin Aydemir'in Ocak'ta başlattığı bir blog var: http://www.gunbilgesi.blogspot.com/ Bugün yeniay mesela. Bedenin en çok arındığı günlerden biri diyorlar. Bedene bu sürecinde yardımcı olmak ne güzel olur- hangi arınma yollarını biliyorsak. Yeni ay, yeni başlangıçlar için de çok uygundur, diyorlar. Var mı yeni bir başlangıç yapmak istediğiniz bir şey şu sıralar? Güneşin, bugün için "niyet yapmak için uygun bir gün" diyor.


Başlangıç, Validebağ Korusu, 24.03.2009

Çiçeklerin yüzlerini güneşe döndükleri gibi, bizler de doğaya yüzümüzü dönelim bugünlerde. Bakalım bize ne hediyeleri var, tahmin bile edemeyeceğimiz ne bilgeliklerle bize ilham verecek...

Doğayla derinden bağlantının coşkusunu hissettiğimiz nice an'lar dileğiyle...

20 Mart 2009 Cuma

Sevginin Yaşama Geçmiş Hali...

Bu hafta birlik bilincine, bütünleşmeye ilişkin bir tema yürüyor yazılarda… Bunun bir uzantısı olarak yaşama katkıda bulunmaya ilişkin bir yazıyla da devam edelim. Geçenlerde doğayı çok sevdiğimize ilişkin bir yazı yazmıştım… Bir de sözüm vardı, bu sevgimizi yaşama geçirmek için küçük adımlardan örnekler yazacaktım…

Bugün için elektrik enerjisini gerekenin dışında kullanmamaya ilişkin birkaç önlemi seçtim:

· Stand-by’da duran aletler elektrik kullanmaya devam ediyor. Bunları düğmesinden kapatabiliriz. Fişinden çekebiliriz. Ya da aşağıdaki kısa filmde de görülebileceği gibi bir toplu prize tüm aletleri takıp, düğmesinden hepsini kapatabiliriz.

· Kullanılmadığında bilgisayarı kapatabiliriz. Bunu uygulamak için, çok da yardımcı bir program var. Benim bilgisayarımda “denetim masası”na girildiğinde, “görünüm ve temalar” bölümü tıklanıyor. Orada ekran koruyucu bölümünde “monitör gücü”ne girip, diyelim ki 30 dakika kullanılmadığında monitörü ya da sabit diskleri kapatma ayarı yapılabiliyor. Yani biz günlük hay huy içinde kapatmayı unutsak bile, basit bir ayarlama ile, bunu yaşama geçirmek mümkün…

· Kullanılmayan ışıkları kapatabiliriz. Ambiyans için ille de lamba yakacağımıza, mum yakabiliriz.

· Enerji tasarruflu ampuller kullanabiliriz.

· Enerji tasarruflu beyaz eşyalar kullanabiliriz. Tabii değiştirme zamanı gelmişse, yeni alacaksak ya da almak üzere olan birini tanıyorsak…

· Cep telefonları şarj olduktan sonra hala şarjda kaldığı sürece enerji kullanmaya devam ediyor. Aşağıdaki videoda görebiliyoruz. Telefon şarj olunca, fişten çıkarabiliriz.

· Buzdolabının kapı lastikleri gevşediğinde enerji kaybına sebep oluyor. Lastiklerin durumunu tespit etmek için, buzdolabının kapağını açıp bir kağıdı araya sıkıştırıyoruz. Kapağı kapattığımızda kağıdı rahatlıkla çekebiliyorsak, lastikler gevşemiş demek. Değiştirmek gerek. Kağıdı zorlukla çekiyorsak, sağlam demek. Bunu ara ara kontrol etmek uygun.

· Asansörü mümkün olduğunca kullanmayabiliriz. Zaten şehir yaşamında hareketimiz az, bari merdivenleri kullanarak bir seçimle birkaç yararlı işleve vesile olalım…

· Ütüyle ilişkimizi tekrar gözden geçirebiliriz. Evde sürdürülebilir yaşama ilişkin birlikte çalışmaya başladığımız Tülay Hanım’ın bir uygulaması bana örnek oldu. Ütüyü çok seviyorum. Ancak birkaç haftadır artık çok da gerekli değilse ütüyü mümkün olduğunca az kullanmaya çalışıyorum. “Ütü kullanırken işiniz bitmeden birkaç dakika önce fişi çekerek mevcut ısıyı bir süre daha kullanabilirsiniz. 1500w bir ütüden 5 dakika tasarruf etmek 15w bir ampulü 100 saat bedava çalıştırmak demektir.” (Kipa’nın hazırladığı bir broşürden)

· Bazen televizyonu izlemesek de açık bırakıyoruz. Kendi kendine konuşup duruyor, o arada bin bir emekle elde edilmiş elektriği de boşa harcıyor. Belki 100% gibi bir mükemmeliyetçiğe gitmeden, ara ara da olsa televizyonu kapatabiliriz.

· Çamaşırları yıkarken sıcak su yerine, ılık su (30-40 derece gibi) kullanalım. Elektrik enerjisinin %90’ı suyu ısıtma esnasında harcanır. (Kipa’nın hazırladığı bir broşürden)

· Çamaşırları en yüksek devinimde sıkma programında değil de, daha düşük bir programda sıkabiliriz. Hem daha az buruşuyorlar.


Birkaç haftadır arkadaşlarıma facebooktan aşağıdakine benzer videolar gönderiyorum, belki ilham verir diye. Burada da paylaşmak istedim, sizler de belki çevrenizdekilerle paylaşmak istersiniz. Videolar güzel ama İngilizce. Bilmiyorum, otomatik tercüme programları var mı, bilen var mı? Buraya da iki video koyuyorum. Acaba içinizde özellikle ofiste nasıl doğaya sevgimizi gösteririz videosundaki önerileri Türkçe maddelemek isteyen olabilir mi? Böylece dil engeli kalmadan herkes yararlanmış olur.

Ayrıca elektriği gereksiz kullanmamak için sizlerin yaşama geçirdiğiniz uygulamalar var mı? Ya da internette araştırıp, yeni uygulamaları paylaşmak ister misiniz burada? Bu kez elektrik enerjisine odaklanalım diye düşünüyorum. Sonraki yazılarda diğer alanlara da geçeriz.

Tugay’ın kulaklarını çınlatarak, “sevginin yaşama geçmiş hali olalım” deyip, yazıyı bitireyim :)


*****

Elektriği yalnızca ihtiyacımız olduğu yerlerde kullanmak için birkaç öneriyi içeren bir video:

http://www.5min.com/Video/Eliminate-Vampire-Power---Stop-Wasting-Electricity-57207918


Ofiste (evde de) dünyaya yükümüzü azaltmak için birkaç öneriyi içeren bir video:

26 Şubat 2009 Perşembe

Doğaya Sevgimizi Gösteriyor Muyuz? -2

Dünden devamla...


Duygularım iyice havalanmışken, bu arada Kyoto imzalandı. Ankara’daki gruptan destekledikleri adayın iklim ve doğa dostu projelere ilişkin basın toplantısı yaptığına ilişkin haber geldi. Gözlerime inanamadım. Çalıştayda aynı kafada birkaç kişi bir araya geldik ve sürdürülebilir ev’e ilişkin bir projeye giriştik. Bir kısmınız biliyor, ayaklarını bir türlü yerden kaldıramamış bir “katkım olsun” projesi hayalim var/dı. Onun içinde zaten böyle bir bölüm vardı (web sitesinin parasını ödemeyi unutmuşum, kapatmışlar, şimdi tekrar açılmasını bekliyorum)

Falan falan…

Sonra dün (evvelki gün) acayip bir şey oldu. Tez önerimi yetiştirmek zorunda olduğum için, evde çalışıyordum. Biraz kafa dağıtayım diye (yani bu nedenle olduğunu ‘zannettiğim’), televizyonu açtım. Sabah programlarından birinde tamamen gönüllü olarak ancak üniversiteyle de birlikte çalışarak depremi önceden haber almaya ilişkin çeşitli gözlemler yapan bir gruba rastladım (
www.sismikaktivite.org). İlgimi çekti, seyrettim. 490 kişi, her gün gözlem yapıyor, sitelerine bildiriyorlarmış. Kimi karıncalara bakıyormuş, kimi kuyu ısısını ölçüyormuş, kimi denizi, kimi bulutları gözlemliyormuş. Ve kendi söylediklerine göre 5 şiddetinde hiçbir depremi de kaçırmamışlar. Zira çeşitli kaynaklardan gözlem yaptıkları için, bilgiler çakışıyor, gerçeği daha iyi yansıtıyormuş. Gözlerim kocaman izlemeye devam ettim. Benzer bir uygulama Çin’de 10000 kişiyle yapılmış daha önce ve bir depremi önce tahmin ettikleri için, şehri boşaltmışlar ve hiç can kaybı olmamış.

Bu grupta beni en çok etkileyen şu oldu: Bu grup korkuyla, endişeyle çıktı yola herhalde ama aralarından birinin de dediği gibi, “Korktuk ama öyle durmadık, ne yapabiliriz diye baktık” düşüncesiyle, hayran kaldığım bir girişimde bulunmuşlar. Kendi imkanlarıyla parça bilgisayarlardan sismik hareketleri ölçen bir sistem de yapmışlar. Konuşanlar bilim insanı gibi, dikkatli, bilgili, sorumluluk üstlenmiş. Yüzlerinde korku, endişe yok, ellerinden geleni yapmanın coşkusu ve gönül rahatlığı var. Bu insan gücüne hayran oldum. Çok doğal bir iç tepki olan korku ve endişeyi pek çok insana da hizmet edebilecek bir eyleme dönüştürmeleri hoşuma gitti. Ayrıca “bir şey olmaz” diye de oturmuyorlar, dünyanın doğal hareketlerini “kabul etmişler” ve bununla ne yapabiliriz diye bakıyorlar. Üstelik gözlem yeteneklerini geliştirerek, bir ihtimal manevi yolculuklarında da ilerliyorlar. Bunlar tahmin elbette, birkaç dakikalık programda gördüklerim. Ama bu yaklaşım içimde bir coşku oluşturdu.

Sizce bu nesil dünyanın bu gidişatında rota değişikliği yaratabilir mi?

Bu koca geminin rotası nasıl değiştir! Hele de gücü elinde tutanların gücü düşünülürse! diyebiliriz. Bir de şunu hatırlayabiliriz: Likya yürüyüşü yazılarını okuyanlar belki hatırlar. Kalkan’dan Bezirgan yaylasına doğru ilerlerken, bir ara bir bakmıştım karşımda yüksek bir tepe. Hava sıcak, sırtta çanta. Hiç patika, yol da görünmüyor tepelerde. İçimden söylenmiştim, “kaya tırmanışı mı yapacağım yoksa, yol da yok”. Gözümde bir büyümüş, bir büyümüştü bu tırmanış. Fakat sonra önümdeki yola odaklanmıştım. Bir adım, bir adım daha. Harika manzaralara çıkmıştım. Bir adım, bir adım. Aynı Momo’daki Peppo gibi (kitabı birine verdim, aklımda kalanı yazayım). Peppo sokakları süpüren bir çöpçü. Momo nasıl bu kadar sokağı süpürebildiğini sorar. Peppo yalnızca önündeki sokağa, önündeki süpürge hareketine odaklandığını söyler. Dünkü Krishnamurti’nin hatırlatması gibi. Bir adım, bir an, şu an.

İki soru bana önemli geliyor:

“Bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?”

“Bu nesil dünyanın bu gidişatında rota değişikliği yaratabilir mi? Bu rota değişikliğine nasıl katkıda bulunabilirim?”

Tüm insanlığı sevelim, komşumuzu da sevelim, en yakınımızdakiyle konuşurken de bu sevgimizi hatırlayalım- mesela kızgınken. Doğayı sevelim, öyle ki nasıl sevdiklerimizin üzerine titriyorsak, sevgimizi onlara gösteriyorsak, doğaya da gösterelim.

Bak yine Ankara’daki toplantıdaki hal geldi üzerime, “Peki ben şimdi ne yapmaya söz veriyorum?” Yazılar, konuşmalar harika da, yaşama geçirmeye yönelik bir sonraki adım olmadı mı içim hizasından kayıyor, coşkum sönüyor- içimdeki bu gösterge paneline bayılıyorum :)

Peki ben şimdi ne yapmaya söz veriyorum?

Bir dakika düşünüyorum, neredeysem oradan kaynaklanan, küçük de olabilecek, sevinçle yapabileceğim, ama küçük parmağımla yapacağım kadar da kolay ve etkisiz olmayan bir şey…

Düşünüyorum…

Bir ilk adım olarak…

İçimdeki canlılık gösterge tablosuyla da teyit ettiğimde:

Doğayla dost yaşamak için yaşamımda neler yaptığıma ve neler yapılabileceğine ilişkin somut adımlar içeren birkaç yazı yazmak burada…

Zaten yaptıklarıma ilişkin bir listem var ve çalıştayda oluşan grupla bunu ev için zaten yapıyoruz, şu anda hala ulaşılamayan web sitesinde (
www.katkimolsun.org) de yazmıştım birçok adım.

Tüm bunları derler toplar yazarım. Zaten bu süreç içinde kendi yaşamımda uygulayabileceğim yeni yeni şeyler öğreniyorum. Oyun gibi oldu benim için. Hobi gibi. Hani koleksiyoncular değerli bir parça bulduklarında sevinir ya, ben de yapabileceğim, doğayla dost bir uygulama buldum mu, pek seviniyorum… Tamam, bu içime heyecan verdi… Hem belki sizler de kendi uyguladıklarınızı, duyduklarınızı, öğrendiklerinizi yazarsınız, yine her zamanki gibi karşılıklı zenginleşiriz ve dolayısıyla yaşam da zenginleşir… Sonraki adımlar da kendiliğinden açılır.

Peki bu yazı bitti… Dilerim güzel bir yazı tadında kalmaz, ilham verir, harekete geçme enerjisini tetikler… Belki “bir sonraki adımım ne?” diye sormanıza vesile olur…

Yürekten taşan sevgi ve coşkuyla…

25 Şubat 2009 Çarşamba

Doğaya Sevgimizi Gösteriyor Muyuz? -1

Babamın bahçesinden hünnap, 21.9.2008

Bugün yazı yazayım diye oturdum abartmışım, 5 sayfa tutmuş. Yine arkası yarınlı bir yazı geliyor :)

***

Epey bir zamandır yazmak istediğim bir yazı var. İlle rakamlar da vereyim, uzman görüşlerinden de yararlanayım fikrine saplandığım için, bunları yapmaya da fırsat bulamadığım için, yazamadım tabii. Ancak ne zaman ne yazayım diye düşünsem, aklımda bu konu. Bugün “yetti gayri senin bu dayanaklı olsun arzun” deyip, kolları sıvıyorum.

İçimizde bir kişi de yoktur ki, “Ben doğayı sevmiyorum kardeşim. Güneşinden, toprağından, yaprağından, kuşundan nefret ediyorum. Harap olsun. Ölsün. Yok olsun.” diyor olsun. Bu cümleyi bile okuyunca, içi geriliyor insanın. Yok, biz aynı tüm insanlığı sevdiğimiz gibi, doğayı da çok seviyoruz. Ne zaman fırsat bulsak, doğaya kaçıyoruz. Doğanın kucağında dinleniyoruz, yenileniyoruz, enerji doluyoruz. Böcekten korkanlarımız bile, denizi seyretmeyi seviyor, güneşi seviyor, sümbülleri, papatyaları seviyor. Biz doğanın güzelliklerini görüyor ve çok hoşlanıyoruz. Evimizde saksılarda çiçeklerimiz var kimimizin, kimimiz kedi besliyor, kimimiz köpek. Kimimiz sokaktaki hayvanlara su veriyor, yem/mama veriyor. Mahalle pazarlarına gittiğimizde gözümüz gönlümüz açılıyor. Dalından meyve yedik mi kendimizden geçiyoruz. Bir denizde yüzsem diye hayaller kuruyoruz. Dağlara çıkıyoruz, günübirlik yürüyüşler yapıyoruz, mavi turlara çıkıyoruz. Biz doğayı seviyoruz.

Yalnız galiba biz aynı tüm insanlığı sevdiğimiz gibi, doğayı seviyoruz. Tüm insanlığı severiz ama komşumuzu tanımayız ya, alışverişimiz yoktur ya. Sanki doğayla ilişkimiz de öyle. Komşuyla da bir alıp veremediğimiz yoktur (ki kimimizin vardır), ama bir ilgisizlik hali vardır. Yaptıklarımızın onları nasıl etkilediğini düşünmeyiz bile, sanki yokturlar. Doğayla da ilişkimiz böyle mi acaba? Davranışlarımızın sonuçlarının yeterince farkında mıyız? Farkında olmayabiliriz, biz daha nelerin farkında değiliz- ama fark etmeye yönelik bir niyetimiz var mı? Asıl önemli olan bu sanırım. “Ben bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?” diye sorduğumuzda ve –bilincimizin yettiğince- zarar olmadığını düşündüğümüz seçimi yaptığımızda, akşam yastığa kafamızı nasıl rahat koyarız, nasıl bu alanda yüksüz yaşarız, değil mi?

“Bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?”

Bu soruyu sıklıkla sormamızın kendi manevi yolculuğumuzdaki tekamül ettirici etkisi ortada. Ancak iş bu kadarla kalmıyor. Eski yüzyıllarda işin boyutu bu kadarda kalabiliyordu. Bizim için ise, başka bir boyut daha var.

Geçen sene çevre hareketinin gurusu, dünyanın en etkili düşünce adamı diye tanıtılan Lester Brown’un bir konuşmasına gitmiştim. Daha önceden de herkes gibi küresel ısınmayı, kutuplarda üstünde durmak için buz bulamayan ayıları, suların yükselmesine hazırlık olsun diye ülkelerini taşımak için toprak almaya başlayan Maldiv hükümetini, Kyoto çekişmelerini, kuruyan gölleri, sulak alanları, azalan arıları ben de takip ediyordum. Ancak Brown’un anlattıkları birden içimde bir kırılma noktası oldu. Brown insanlığın meselesinin medeniyetin gelişmesi değil, artık medeniyetin “hayatta kalması” olduğunu söylüyordu. Birçok grafik gösterdi. Gidişatı, projeksiyonları anlattı. Orta Asya’da tümden erime tehlikesindeki buzullardan söz etti, bunların erimesi halinde tarımın imkansız hale gelmesi sebebiyle oluşma ihtimali olan açlıktan söz etti. Su kıtlığı, ısı artışı, tarımda düşüş, toprak erozyonu tehlikelerinden söz etti, içim şişti. Birkaç tavsiyede de bulundu, harekete geçmeye teşvik etti. "Bu konuyla hepimizin ilgilenmesi önemli. Bir konu seçin, üzerinde çalışın" dedi.

Geçenlerde Ankara’daydım biliyorsunuz. Sürdürülebilir yaşam için proje destekleme çalıştayına katıldım. Bu çalıştayın eğitmeni John Croft çalışmanın bir bölümünde dünyanın durumu, gidişatı ve gelecek projeksiyonlarına ilişkin bir sunum yaptı. Yine istatistikler, rakamlar, grafikler. Aklımda kalan tek rakam; bundan yanılmıyorsam bir yüzyıl önce ortalama yaşam süresi 25 yılmış, şu anda 67 yıl –güzel bir gelişme-, bundan birkaç yıl sonraya kadar da artmaya devam edecek, 73 yıla ulaşacakmış. Sonra inişe geçecek ve birkaç on yıl sonra (tarih vardı ama hatırlamıyorum) 21 yıla inecekmiş. İçim yine şişti.

John Croft, bizim neslimizin çok kritik bir dönemde dünyaya geldiğini hatırlattı. Rakamlara bakınca doğru söylüyor. Bizim alacağımız kararlar sanki dönüm noktası kararları gibi. Bizim nesil bilinç sıçramasını yaratacak olan nesil- umarım.

Bu çalıştaydan çıktım, bir arkadaşımda kalıyorum. O da o gece bir toplantıya gidiyormuş, bana da gel dedi: İklim Dostu Kentler. (Yazdım mı bunu daha önce yoksa- neyse devam edeyim) Belediye seçimlerinden önce, kendi uygun gördükleri adayın ekibiyle, danışmanlarıyla çalışan, belediye başkanının projelerinde doğa duyarlılığını görmek isteyenlerin yaygınlığını artırmak için çabalayan bir grup. Başkanlarını da çok yıllar öncesinden yine doğaya ilişkin bir gruptan tanıyor muyum, harika. Bu toplantıda biraz fazla konuşup, “Peki bu bilgilendirme sonrasında biz tek tek şimdi ne yapmaya söz veriyoruz?” diye takılmış plak gibi insanların içini şişirdiysem de, en azından benim için çok kafa açıcı bir toplantı oldu. Önder –sağolsun- ricamı kırmayıp, rakamları da gönderdi ama bugün geldiği gibi yazıyorum, bakamayacağım. Aklımda kaldığı kadarıyla Türkiye’nin karbon salınımı dünya çapında en yüksek sırada değil. Ancak kendi içinde bakıldığında geçen yıllara göre %90 artmış. Bu oranı duyunca, içime bir üzüntü çöktü. Şimdi bile gözlerim doluyor.

Bu topraklarda yaşayan bizler doğayı seviyoruz. Kimimizin köyde yakınları var, toprakla uğraşıyorlar. Bizim dini, kültürel, geleneksel motiflerimiz doğayla dost, iç içe. Bu Ekim’de bahçıvanlık kursuna başladım babamla birlikte –her ne kadar öğrendiklerim kısıtlı olsa da, apartmanda birkaç saksıyla oturuyor olsam da-, daha çok bu alandaki bilgilerin içindeyim hiç olmazsa. Toprak TV (161. kanal- dsmart) diye bir kanaldan haberdar oldum bu vesileyle. Bende d-smart yok, annemlere gittiğimde seyrediyorum bazen. Bahçesi olan, üretim yapan için müthiş bilgiler var, tam bir eğitim programı. Yapılanları seyrettikçe, görüyorum bu topraklarda yaşayanlar doğayı seviyor. Hele geçenlerde bir organik bal yetiştiricisi vardı, göz yaşlarıyla seyrettim gayretini. Seviyoruz, biz doğayı seviyoruz.

Bu süreçte ümitsizlik hissetmedim. Yaşamı gözlemlediğimde gördüğüm o ki, idrak yaşandığında akış bambaşka bir yere ansızın dönebiliyor. Mucize sayabileceğimiz durumlar oluşabiliyor. Anlayışıma göre, iş bilinç sıçramasına, idrake bakar. Bu da yine inancıma göre, 100 maymunluk :) (önceki yazılardan birinde anlatmıştım) bilinci bir araya toplamaya bakar.


Yarın: Eee, sonra?

29 Ocak 2009 Perşembe

Bekçinin Sorusu

Fotoğraf: Nightcrawl, http://www.flickr.com/photos/nightcrawl/2275265234/


Yaşadığımız an'da etrafımıza baktığımızda kendi iç alemimize ilişkin pek çok yansıma bulmak mümkün... Hoşumuza gitse de, gitmese de... "Hayır, böyle bir tatsızlık, böyle bir düşüncesizlik, böyle bir hainlik benim içimde yok" diyebiliriz ve ancak kendimizi kandırırız ta ki yaşam bizi bu temaya bakmaya iyice mecbur bırakana kadar... Belki bizdeki parça karşımızda gördüğümüz kadar devasa değildir, ancak iyice bir kolaçan etmekte fayda var içimizi... Arkadaşlarımdan biri kendine küçük bir not defteri aldı, çevresinde gördüğü, içini huzursuz eden herşeyi not alıyor ve fırsat bulduğunda bunları iç dünyasında arındırmak için çalışıyor...

Christina Feldman bilindik bir hikaye ile bu durumu anlatıyor kitaplarından birinde:

"Kendi kişisel hikayemizin kökleri evrensel hikayenin içindedir, fakat ayrı ayrı hepimiz bunu deneyimlemenin farklı yollarını hikayemize katarız. Her an'a geçmiş anılarımızı, umutlarımızı, korkularımızı ve tercihlerimizi getiririz, ve dünya da zihnimiz ne haldeyse bunu aynen bize yansıtır.

Bir seyyah yeni bir şehrin kapısına gelmiş ve kapıdaki bekçiye, "Burada nasıl insanlar yaşıyor?" diye sormuş. Bekçi soruyu başka bir soruyla yanıtlamış, "Senin geldiğin yerde nasıl insanlar yaşardı?" Seyyah, "Çoğu geçimsiz, huysuz, açgözlü ve bencillerdi." demiş. Bekçi yanıtlamış, "Buradaki insanları da aynı bulacağını tahmin ederim." Bir süre sonra, başka bir seyyah bekçiyle karşılaşmış ve aynı soruyu sormuş. Bekçi yine soruyla yanıtlamış, "Son ziyaret ettiğin şehirde yaşayanları nasıl buldun?" Seyyah heyecanla, "Çok sıcak ve misafirperverlerdi, gerçekten çok iyi bir gruptu." Bekçi cevap vermiş, "Buradaki insanları da aynı bulacağını tahmin ederim."

Buda derki, "Gözlerimizde karışıklık tozları taşıyoruz." (We carry in our eyes the dust of entanglement. Bu karışıklık geçmişe ilişkin öfke, korku, kalıplardan gelmektedir ki bunlar şimdiki an'daki görüşümüzü bulandırmakta, çarpıtmaktadır."

( Christina Feldman, Buddhist Practice for Everyday Life, s. 7-8)

Belki bizim de içimizdeki bekçi bize sorar:

Senin bulunduğun yerde nasıl insanlar yaşıyor?


7 Ocak 2009 Çarşamba

Bir Ayna ki Sen Karşı Durursun

Bir ayna ki sen karşı durursun
Başka değil hep kendin görürsün
Böyle olunca bilelim öz ne
Fikirlerde bu ikilik söz ne

Mevlana

Mevlana’nın bu sözünü daha önce paylaşmıştım, ancak bu hafta iç rehberliğe, içe bakışa ilişkin yazınca, yine önüme çıktı…

Aynaya nasıl bakacağız?
Ne olursa olsun, ister İsrail’in fosforlu misket bombası olduğu rivayet edilen bombaları olsun, ister Hamas’ın ateşkesi bozması olsun, ister Zimbabve’deki kolera olsun, ister Türkiye’nin bir köyündeki fakirlik olsun, dönüp içimize bakalım:

Şu ana kadar kasten ya da istemeyerek kimlere zarar verdim?
Bir sözümle misket bombası gibi birden çok kişinin canını yaktım mı?
Hatta misket bombalarının kimi parçaları uzun müddet düştükleri yerde uyurmuş, biri üzerine basınca patlarmış.
Böyle acı veren, zarar veren sözler ettim mi, karşımdakinin bilinçaltında uyuyan ve biri dokununca patlayan?
Bir şekilde bir denge kurulmuşken, dengeyi bozacak bir şeyler yaptım mı?
Zihnimi temiz tutamadığım için, dışarıdan gelen bir sözle zihnim hastalandı mı?

Bu soruları öyle gözlerimizi gezdirip okumamız için yazmıyorum. Oturup, ciddi ciddi listeler yapmamız ve listedeki olaylara ilişkin duyguların kendilerini ifade etmesine izin vermemiz ve daha geniş açıdan bakabiliyorsak, bakıp idrakimizi artırmamıza ilham verir belki diye yazıyorum…

Her ne oluyorsa,
ben bunun benzerini yaptım mı?
Bunun benzeri bana yapıldı mı ve ben hala bunu yapana karşı öfke vs duyuyor muyum?
diye bakmak zamanı…

Baktıktan sonra üzerinde çalışmak zamanı… (bu blogda pek çok öneri var bu çalışmaya ilişkin)

Bütünün içinden hiç olmazsa kendi enerjimizi nötrlemek zamanı…
Dışta yapılabilecekler varsa, elbette bunları da yapma zamanı... Ne dersiniz?

23 Aralık 2008 Salı

Kriz Eğitmenimiz Olabilir Mi?

Mustafa hakkında yazmayan bir ben kaldım herhalde, haydi onu bırakayım. Ama dünyadaki finansal-ekonomik kriz üzerine çok yazılıyor çiziliyor, bu kalabalığa katılasım var... :)


Amerika'da patlayan, küreselleşmiş ekonomiyi domino etkisiyle allak bullak eden ekonomik kriz çok olumsuz bir durum olarak görünüyor. Pek çok kişinin hayat şartları değişiyor. İrili ufaklı pek çok taş yerinden oynadı, daha da epey yer değiştirecek görünüyor.

Bir başka açıdan bakınca da, bu kriz “gerçek” ihtiyaçlarımızı fark etmemize yardımcı olacak gibi. Tüketerek doyurmaya çalıştığımız açlığımızla yüzleşeceğiz belki. Nedir bu açlık? Bu “alma”, “sahip olma” arzunu daha yakından tanıyacağız belki. İçimizde alışveriş arzusu uyandığında hemen dükkanlara koşmadan, belki durup, bu enerjiyi izleyeceğiz. Bu arzu hangi ihtiyacımızın kılık değiştirmiş hali acaba? İçimizde ne oluyor?

Belki şaşaadan sadeliğe geçişi yaşayacağız. Bu kriz eğitmenimiz olacak. Pek çok olağan durumda, alelade bir iş yaparken mesela, iliklerimize kadar bizi doyuran bir enerji akışı hissedeceğiz belki. Çok sıradan an’larda. Öyle hiçbir şey düşünmez, hiçbir şey beklemez, öyle yalnızca olanla bir olmuşken.

Belki yerele döneceğiz. Kriz yine eğitmenimiz olacak. Çok uluslu şirketlere mi katkıda bulunmak istiyorum, mahalle esnafıma mı diye düşüneceğiz. Belki bazılarımızın çocukluğundaki yerli malı haftalarının mantığına döneceğiz, aldığımız malların yerel olmasına dikkat edeceğiz. Ekonomi uzmanları piyasaları mı çökertmek istiyorsunuz diye soracaklar belki ama onların sistemi de birbirini deviren dominolardan ibaretmiş, nereden tutacaklarını bilemiyorlar diye düşüneceğiz.

Belki dayanışmayı daha çok hatırlayacağız. Marmara depreminde yaşadık, çoğumuzun içinde bir acil durum düğmesi varmış sanki, düğmeye basıldı, neredeyse bir refleks otomatikliğinde yığınlar dayanışmaya koştu. Gerçi çoğunluk ne yapacağını bilemedi, müthiş bir enerji heba oldu gibi ama bu dayanışma niyeti var ya çoğumuzda; gerisi teferruat. Öğreneceğiz verimli, yerinde dayanışmayı da. Bu kriz yine öğretmenimiz olacak belki. Deprem vehametinde değil elbette, acıdan değil, empatiden, sevgiden gelecek belki bu dayanışma

Belki yaratıcılığımız gelişecek bu süreçte. Para, malzeme azlığı yaratıcılığa müthiş yer açar genelde. Çocukluğumuzu hatırlayalım, yani 30-40 yıl önce çocuk olmuş olanlar. Oyuncaklar ne kadar azsa, o kadar hayale yer yok muydu? Kırık bir çini parçası bebeğin yatağı da olurdu, tabak da, duvar da, araba da, kapı da- oyununa göre. Şimdiki yatak şeklindeki bir oyuncak ancak yatak olur, hayale yer yok. Geçen siyaset meydanında Halit Kıvanç eski radyo günlerini anarken, bir ustanın kendisini “Aman fazla tasvir etme, hayal gücüne yer kalsın” diye uyardığını söyledi. Belki kriz yaratıcılığımızı ortaya çıkarmak için eğitmenimiz olacak, bize yer açacak.

Belki kriz gerçek bolluğa, berekete açılmamıza vesile olacak. Gerçek zenginliğin ne olduğunu hatırlatacak bize. Kendimize “Gerçek zenginlik ne?” diye soracağız. Cevapla belki kendimizi bile şaşırtacağız.

Belki kriz yönetmeyi öğreneceğiz. Şirketlerde kullanılan tekniklerini bilmiyorum ancak belki an’da olmayı, zorluklar karşısında sağlam, doğrudan, açık durmayı, gözlemlemeyi öğreneceğiz. Gözlemledikçe, olanı olduğu gibi göreceğiz. Bilgeliğimiz artacak. Bilgelikten gelen eylemlerle yaşamı zenginleştireceğiz. Belki.

Belki önceleri zoraki, sonraları bilinçli olarak daha adil, daha dürüst, daha karşısındakini de düşünen, daha birleştirici insani, ticari, siyasal ilişkilerimiz olacak. Haberlerde gördüm, ezeli düşmanlar diye kendini tanımlayan Çin ve Japon yetkililer dostluk mesajları veriyor, aynı masada oturup, krizin etkilerini azaltmanın yollarını, dayanışmanın yöntemlerini konuşuyormuş. Belki böyle böyle kalbimize de dokunacak, kalbimizi de kaplayacak bu birliktelik ruhu.

Belki dünyamıza hesapsızca, hatta vicdansızca yüklediğimiz yükleri önceleri zoraki ancak sonraları bilinçli eylemlerle azaltacağız. Dünyamız bir “oh” diyecek. Büyülenmiş gibi gerçeklerden uzaklaşmış zihnimiz yaşayan tüm varlıklarla ortak yaşadığımızı hatırlayacak. Belki. Dilerim.

22 Aralık 2008 Pazartesi

Ortak Bilince Kutlama

Aşağıdaki yazıyı yazalı da birkaç hafta oldu. Ancak sırası geldi. Son güne de iyi uydu...
Sayılı gün, bitti yine :) 40 günü doldurduk.
Yolcuları, kenardan yolcuları izleyenleri sevgiyle kucaklıyorum...

---


Bu iyi dileklerde bulunma sürecine bir başka yönden yaklaştım geçenlerde. Şu ülkenin insanlığa nasıl katkısı oldu, ya şu ülkenin, bizdeki şu şehrin, şu grubun diye sormaya başladım. Tabii bilgim sınırlı ama yine de birkaç madde sayabildim. İçimi bir neşe kapladı.

Televizyonda, gazetede, doğrudan yaşamda olan biteni izlerken, bir de bu yönden bakmaya çalışıyorum şimdi. Bu kişinin/
durumun/ kurumun bütüne nasıl katkısı oluyor acaba?

Katkıyı görürsem de, sessiz sedasız kolektif bilince bir kutlama yolluyorum :))


21 Aralık 2008 Pazar

Mağduriyet/Kurban Enerjisi- 6

Önceki günlerden devamla...

---
Mağduriyet/kurban enerjisini görünce, büzülmenin, yine mi diye yılmanın, öfkelenmenin, bu kez de bu enerjinin mağduru olmanın alemi yok. Tahminim bu enerji çoğumuzun kimliğinde var, ortak kimliğimizde var. Bir kere bunu kabul edelim.

Peki ne yapabiliriz?

* En önemlisi bu enerjiyi tanımak, geldiğinde geldiğini fark etmek. “Aaa, mağduriyet/kurban enerjisi geldi.”, “Burada mağduriyet enerjisi hüküm sürüyor” diyebilmek. Çünkü bu enerjiyle özdeşleşmekten ayrılmak herşeyin başı.
Bu enerjiyi nasıl tanıyabiliriz?

- Birini/ olayı suçladığımızda;
- "Artık benden geçti, değişemem", dediğimizde;
- "O zaman yanlış karar almışım. Bu evliliği yapmayacaktım, bu okulu okumayacaktım, bu işe girmeyecektim. Bu eve taşınmayacaktım. Bu durumu onaylamayacaktım. Bu karar hayatımı mahvetti. Belimi doğrultamıyorum."
- "Benim ne gücüm var ki."
- "Bütün suç onun. Neler, neler yapıyorum, takdir de ediyorum, alttan da alıyorum. Şu bana yaptığına bak."
- "Bu çukurun içinden çıkmama imkan yok, bütün yaşamım böyle mi geçecek?"
- "Hakkımı vermiyorlar, hep küçük bütçelerle yaşamaya mahkumum sanki."
- "Doktor teşhisi koydu, ilaçları almaktan başka elimden ne gelir?"
- "Bu memleket böyle kardeşim. Hiçbir şey değişmez. Beceremeyiz. Yapamayız." (Devrim Arabaları filminde büfecinin sözleri mesela)
- "Param yok, bunu yapamam." dediğimizde, (diğer örnekleri de sizden alalım)
dikkatli bakalım, belki mağduriyet/ kurban enerjisi vardır yakınlarda. Olmayabilir. Genellemek gerçekle bağdaşmaz. Ancak bir yoklamakta fayda var bu düşünceler uçuşmaya başladığında.

* Mağduriyet/ kurban enerjisini görmek ilk adım. Sonra bunu bedenimizde nerede hissediyoruz diye bakabiliriz. Sakince, tarafsızca yanında oturup, gözümüzü dikip bakabiliriz bu enerjiye.

* Bu enerjiyi yakından tanımaya, anlamaya çalışabiliriz. Sanki bir laboratuar araştırması yapar gibi bu enerjinin özelliklerini, nerelerde çıktığını, bağlantılarını gözlemleyebiliriz.

* Yapışık başka duygular varsa, bunları fark edebiliriz. (Üzüntü, öfke, hayalkırıklığı, yas, korku, endişe gibi)

* Önündeki ardındaki düşünceleri, inançları, kalıpları fark edebiliriz. Sonra “Bu düşünce gerçeğe uygun mu, bu düşüncenin bana bir uyarısı, rehberliği var mı? Burada daha görmem gereken ne var?” diye bakabiliriz.

* Bir de “çalışkan öğrenciler” için :) Caroline Myss Sacred Contracts kitabında yaşamımızı etkilediğini söylediği arketipler için bir mülakat yöntemi önermiş. Sanki karşılıklı mülakat yapar gibi sorular sorulup, cevapların yazılabileceğini söylemiş. Bir enerjiyi tanımak için iyi bir yöntem olabilir. Bu soruları mağduriyet/ kurban enerjisi durumuna uyarlarsam, şöyle olabilir:

- Bu kurban/çaresizlik/güçsüzlük enerjisi ile bağlantılı kimler var yaşamımda? Bu kişilerin bu enerji ile nasıl bağlantıları var? Bu kişiler içinde benim yaşamıma en yakın kim var? Peki bu kişiyle olan bağlantım bana manevi yolculuğumda nasıl katkıda bulundu?

- Bu enerjiyle ilişkili bitmemiş hangi işler var yaşamımda? Yani affedemediklerim, serbest bırakamadığım acılar? Bu meseleler nasıl, hangi yollarla tamamlanır?

- Bu enerji yaşamımda iş başındayken fark edebiliyor muyum? Bu enerjimin düşüncelerimi, duygularımı etkilediği nasıl fark ediyorum?

- Bu enerjinin bana getirdiği bilgelik ne olabilir?

- Bu enerjiyle bağlantıda olabilecek hangi korkular, endişeler olabilir?

- Bu enerjiyle bağlantıda olabilecek hangi kuvvetler, olumlu özellikler olabilir?

- Şu anda bu enerjiyle ilgili atabileceğim hangi somut adım/lar olabilir?

* Mağduriyet/ kurban enerjisini gördükten sonra, bir seçim yapabiliriz (özgürlük işte burada): Bu enerjinin söylediklerini yapmama, hükmünden çıkma.

Kendimize sorabiliriz: Tıkanmış bu durumda nasıl bir akış olabilir? Genellikle perde oluşturan enerjiye tarafsız ve sakin bakıldığında, bu perde erir ve bir sonraki adım açıklıkla ortada görünür. Öyleyse, ne ala.

Değilse, kendimize hatırlatalım, “Her tıkanık durumda bir yol var. Biz görmüyoruz.” Hep aynı yerden baktığımızdan, aynı düşünce grubunun kombinasyonlarını denediğimizden, haklı olmaya yapıştığımızdan, üşengeçliğimizden, işimize gelmediğinden, kolayı seçmeye eğilimimizden yolu görmeyebiliyoruz. Oysa orada açıklıkla duruyor belki. Baktığımız yeri değiştirsek, ezber bozsak, çözme yolunda içten olsak, göreceğiz belki. Zihnimin içinde bana bunu her daim hatırlatacak bir küçük insancık istihdam edebilmeyi hayal bile ettim. Etrafı sis bastığında, kırmızı bayraklarını çıkarıp, “Yol var. Bakmaya devam et. Olağanın, alışıldığın dışına çık.” diye hatırlatacak biri.

Bir yanda mağdur elbisesine bürünmenin yüzeysel rahatlığı, diğer yanda yaşananların sorumluluğunu üstlenerek, hak aramanın, çözüm yaratmanın, dolayısıyla yaşama katkıda bulunmanın, akışa katılmanın özgürlüğü.

Her bir an seçim bizim.

Devamı derseniz: Şimdilik bu kadar :)

19 Aralık 2008 Cuma

Mağduriyet/Kurban Enerjisi- 5

Önceki günlerden devamla...
---
Bir de daha ince bir mağduriyet oyunu var. Bilirsiniz, çeşitli iç çalışmalarda sorunlar eşilir, deşilir, genellikle “değersizliğe” erişilir. Değersizlik düşüncesi, zaten ipleri başkasının eline vermenin bir görüntüsüdür. Anne, baba ya da başka birine kendi değerimizi biçmenin iznini vermiş oluyoruz. “Buyur benim değerimi biç, ben de buna inanayım”. Şu andaki anlayışıma göre, en yalın haliyle durum bu. Değerli- değersiz ikili sistemin bir anlayışı, yaşama daha yukarıdan baktığımızda böyle bir zıtlık var mı ki? Her çarklı kendi yerinde işliyor gibi.

Bu değersizlik teşhisine bir kere vardığımızda artık dibi olmayan bir torba ele geçirmiş gibi oluyoruz. Yaşamımızda nerede tıkansak, ne ters gitse, ne olsa, “işte her şey bu değersizlik duygusuna dayanıyor” diye bu torbaya tıkıyoruz. Tüm başarısızlıklar, tembellikler, kafa karışıklıkları, hırslar, kıskançlıklar torbaya atılıyor. Ancak ne işe yarıyor bunları torbaya tıkmak? Bana göre hiç. Mağduriyet hissini besliyor o kadar. Yine sorumluluğu üzerimizden atmış oluyoruz.

Bu mağduriyet/kurban hissi o kadar derin bir yara oluşturmuş ki, başkasının başarısını kutlamakta çok zorlanıyoruz. Bu toprakta yaşayanlar için bir fıkra anlatılır, bilirsiniz. Cehennemde fokur fokur kaynayan çukurların hepsinin başında dışarı çıkmaya çalışanların başına tokmak vuran bir zebani varmış. Ancak Türkiye için ayrılmış çukurun başında hiç görevli yokmuş. Zira dışarı çıkmaya yeltenenleri diğerleri aşağıya çekiyormuş. Çok doğru deyip, gülümseyip geçiyoruz ama gerçek olduğunun yeterince farkında mıyız acaba? Ne büyük yaramız var ki, “ben mağdursam, herkes mağdur olsun” ruh haline girmişiz. Böyle aktif bir dilemeye girmeyenlerimiz de, başkasının başarısını gönülden kutlayamamakla aynı enerjinin hafif dozunu yaşamakta. Öyle mi, değil mi, dürüstçe bakalım yaşamlarımıza...

Niyetim kendimizi yüklenmek değil, katiyen. Burada aklıma bir konuşmada Sevgin’in söylediği bir söz geldi: “Yaramız suçumuz değil.” Mağduriyet enerjisine tutsak olmamız, bir yaramızdan ötürü. Fark edelim, görelim, büyük adım…
Mağduriyet enerjisinin içine tutsak olmuş kişi potansiyelini keşfedemiyor, yaratıcılığını ortaya koyamıyor, kendi farklılığını yaşama katamıyor ve kolay yönetiliyor. Tarihimize geçmiş "Öğrenciler olmasa Milli Eğitim Bakanlığını gül gibi yönetirdim" diyen Bakan gibi; renkli, nice zenginliklerle, parlak, sıradan olmayan fikirlerle dolu vatandaşları etkisiz hale getirmenin, böylece görünüşte bilinebilirlik, güvenlik sağlamanın en güzel yollarından biri onları mağduriyet tutsağı etmek gibi geliyor bana. Tartışılır elbette. Şimdiki anlayışım böyle.

Bu tutsaklıktan uyanmak için kendimize sormamız uygun olan soru belki de: “Gerçekten özgür olmak istiyor muyum? Özgürlük benim için önemli bir değer mi?” Hepimizin çok iyi bildiği gibi, özgürlük, gerçeğe bakma cesareti istiyor. Karşımızdakileri/olayları/değersizlik hissini/sistemi suçlamayı kesersek, kendi iç alemimize bakmak durumunda kalacağız. Belki nice korkularla yüzleşmek durumunda kalacağız. Belki nasıl adım atmaktan, sevilmemekten, onaylanmamaktan, kabul edilmemekten, dahil edilmemekten korktuğumuzla yüzleşmek durumunda kalacağız.

Suçlamak, sorumluluğu üstümüzden atmak işin kolayı ama aynı zamanda da düğümleri sıkıştıran bir alışkanlık. Bu alışkanlığı yakından tanımaya, bu alışkanlıkla yüzleşmeye hazır mıyız? Biz tarafsız bir tutumla, doğrudan bu alışkanlığa baktığımızda, yalnızca gözlemlediğimizde, düğümler gevşemeye, açılmaya başlıyor, bir denesek, öyle mi değil mi göreceğiz.

Yine soralım: “Gerçekten özgür olmak istiyor muyum?”. Çünkü mağdur durumunda oturmak, kendimizi acındırmak bir ilgi, enerji toplama yöntemi, ama biliyoruz ki talihsiz bir yöntem. Karşımızdakini gizliden gizliye sömüren bir yöntem. Bu alışkanlıklarımızla sömürgeci devletlerden ne farkımız kalıyor? Pekala, baktık öyleyiz, kendimizi dövecek halimiz yok ya. Öncelikle durumu iyice bir tanımakta fayda var. Tam olarak ne oluyor, bedende bu hissi nerede hissediyorum, yapışmış inançlar/düşünceler ne? Sonra da farklı çözümler arayışına girebiliriz. Enerjimi daha farklı bir yolla nasıl artırabilirim? Acaba enerjimi gereksiz bir yerlerde harcıyor muyum? Bu ilgi ihtiyacının altında acaba başka ihtiyaçlar da var mı? Gerçek olmayan inançlarım mı var? Karşımdakinden almak yerine, her iki tarafa da zenginlik sağlayacak, idrakini artıracak bir yol bulabilir miyim? Özgür olmaya niyet ettikten sonra, yol açılır...

Devamı yarın :)

18 Aralık 2008 Perşembe

Mağduriyet/Kurban Enerjisi- 4

Önceki günlerden devamla...

----
Mağdur rolünün bir başka yüzü de sessizlikle görünüyor. Ara ara hakkımızı korumaktan, özümüzün aktığı yere gitmekten, özümüzle uyumlu karar almaktan, kimi yerde gerçeği söylemekten korkmuyor muyuz? Aman mesele çıkmasın, aman uyum, huzur bozulmasın, aman idare edeyim. Çekindikçe, git gide daha da sessizleşiyoruz. “Bana ne”, “boşver”, “dertsiz başına dert mi alacaksın” hallerine giriyoruz, toplumda zaten bu tutumu destekliyor. Arada sesimizi çıkarmaya kalktığımızda, kendi şarkımızı söylemeyi hiç öğrenemediğimiz için, sesimiz ya çatlak çıkıyor, ya yüksek, ya kulak tırmalıyor. Karşı taraftan tepki aldığımızda, yine sessizliğimize geri dönüyoruz. Dönmüyor muyuz, haydi dürüst olalım, gerçeğimizle yüzleşelim. Ailemizde, çocuklarımızla, ana babamızla, eşimizle, eşimizin ailesiyle, iş yerinde “idare” ediyoruz. Geçici bir uyum oluyor belki ancak bilgelik, şefkat içermeyen uyumun kimseye pek bir faydası da olmuyor, eminim hepimiz derinden biliyoruz. İdare ettikçe, mağduriyet enerjisinin içine gömülüyoruz.

Geçenlerde televizyonda bir sokak röportajı var, mikrofonu bir çifte uzattı muhabir. Kadın kocasının arkasına geçti, koca konuşuyor. Konu kadınlarla da ilgili olduğundan muhabir kadının da görüşünü almak istiyor. Kadın hala kocasının arkasında. Çevredekiler kadını terbiyeli, edepli olmaktan dolayı övüyor. Kadın bu halinden dolayı hem utanıyor, hem gururlanıyor. Kaç açıdan trajik. Bir açıdan bakarsak, kadın kendini mağdur duruma koyuyor, çünkü sorulacak sorulara vereceği cevapların sorumluluğunu almak istemiyor, yaşamdan gelenin sorumluluğunu başkasının üzerine atıyor, üstelik bu tutumu çevre tarafından da övülüyor, başta kocası tabii. Mağduriyet enerjisi destek görüyor, zira mağduriyet halinde olanlar çok rahat yönetilebiliyorlar, çünkü toplum çok korkuyor. Sürekli çevresini suçlayanlar için de, durum farklı değil.

Toplum olarak ipleri başkalarına vermeye, kendi kararlarımızın sorumluluğunu üstlenmemeye eğilimimiz var. Zira mağduriyet hikayesini anlatmaya devam etmenin bir fonksiyonu daha var: başarısız olma ihtimali yok. Sürekli şikayet edip, harekete geçmediğimiz için başarısız da olamıyoruz. Daha baştan, eyleme geçmeden sözde başaramamamızın nedeni belli: dış koşullar, toplum olarak bunun adı dış mihraklar. Dış koşulların, dış mihrakların hiç etkisi yok demiyorum, mümkün mü, kör olmak lazım bunu söylemek için. Üstelik hiç de kolay bir coğrafyada ve toplumda yaşamıyoruz. Ancak ipleri eline almış, yaşamının tam sorumluluğunu üstlenmiş bir kişi/toplum için dış koşullar ancak kendisini geliştirmenin bir vesilesi olabilir, engellemenin değil diye düşünüyorum. Gandhi’ye ve Atatürk’e ilişkin okudum birkaç ay önce. Her ikisinin de niyeti; mağduriyet enerjisindeki insanları uyandırmak, bu tutsaklıktan kurtulmak için yol göstermek diye görüyorum. bu kuvvetli niyetleri, ülkeleri bağımsızlığa ulaştırmış. Ülkelerdeki kafalar da yavaş yavaş yetişmeye çalışıyor gibi. Belki uygulamalara ilişkin tartışılabilir, bilemiyorum uzman olmadığım için. Ancak mağduriyet enerjisinin ülkeleri ne hale getirdiğini görünce, kendi yaşamlarımızda da bir bağımsızlık/ özgürlük süreci başlatmak için şevk geliyordur belki.


Arkası yarın...


17 Aralık 2008 Çarşamba

Mağduriyet/Kurban Enerjisi- 3

Not: Kervan yolcuları yazdıklarınız nasıl içime iyi geldi anlatamam. Bazı yorumlarda gözlerime yaş geldi, yüreğim genişledi. Bazı yorumlarda içim kıkırdadı. Yaşam çok ilginç bir düzen, akıl sır ermiyor ama seyretmesi, içinde var olması çok ilginç. Türkiye'de de, dünyada da bu aralar yıllardır dokunulmayan konular açılıyor. Merakla izliyorum...

Dünden devamla...

---

Mağdur hissetmeye devam etmemizin de nedenleri var elbette. Yakında okuduğum için, Caroline Myss’in Sacred Contracts kitabından alıntı yapayım yine: ”Bu böyle sürüp giderken, bir yerde bu kurban olma halinin avantajını fark edersiniz. Belki kendi haklarınızı korumaya korkuyorsunuzdur ya da böylelikle sempati alıyorsunuzdur, bu da hoşunuza gidiyordur. Kurban hissetme enerjisinin ana meselesi, bağımsızlığınızın sorumluluğunu almaktan kaçınmak için kendi gücünüzü vermeye değip değmeyeceğidir.”

Myss’in tarif ettiği halleri yaşamıyor muyuz? Mağdur rolünden pek memnun olmalıyız ki, sıklıkla yaşamımızda sergiliyoruz. Arkadaşımızla buluşuyoruz, “bır bır bır” bir şeylerden şikayet ediyoruz. Elbette “derdini söylemeyen derman bulamaz”, ancak biz gerçekten derman bulmak istiyor muyuz anlatırken? Yoksa içimizi mi döküyoruz? Karşımızdakinin bize hak veren sözlerinden tuhaf bir hazla besleniyor muyuz? Hatta karşımızdaki de bizimle bir olup, orada olmayan diğer kişiye kızdığında haz doruğa mı çıkıyor? “Kişi kişinin zehrini alır”, gerçekten de öyle. Ancak zehrimiz alındıktan sonra ne yapmaktayız, idrakimizi artırmaya ve bilgelikten doğan eyleme mi geçmekteyiz, yoksa zehrin kaynağına hiç bakmadan, başka bir fırsatta bu zehri köpürtüp köpürtüp, yine birilerine mi kusmaktayız?

Aynı meseleyi senelerce anlattığımız olmuyor mu? Suçlaya suçlaya birilerini kendimizi helak etmiyor muyuz? Ya da bu şekilde beslenmeye çalışmıyor muyuz? Geçenlerde 2008 Nobel Barış Ödülünü alan Martti Ahtisaari ile yapılan bir görüşmeyi izledim, “Ortadoğu gibi sorunları çözemememiz için neden yok, ne yapılacağını herkes çok iyi biliyor, yüzlerce kez konuşuldu, yapılacaklar net. Çözülmüyor, çünkü birileri bundan besleniyor. Ancak aynı zamanda da çok acı çekiliyor, tüm taraflar tarifsiz acı çekiyorlar ve acı gittikçe artıyor.” dedi. Aynı durum kendi iç dünyamız için de geçerli. Ya çözümü biliyoruz, işimize gelmiyor, ya çözmek gibi bir niyetimiz bile yok. Bir şekilde içimizde bir yer bir sorunun süregelmesinden, çözülmemesinden besleniyor. Ancak bu yanımız farkında değil ki, iç huzurumuzdan, potansiyelimizi dolu dolu yaşama katmamızdan çok ciddi bedel ödüyoruz bu şekilde. Bu kilitlenmişlikten çıkış yöntemlerinden biri, dikkatimizi ve anlayışımızı bu alana yönlendirmek ve ne oluyor burada diye tarafsız bir tutumla bakmak olabilir. Mağdur hissederek (hasta kalarak, haksızlığa uğramış kalarak mesela) nasıl besleniyoruz? Elbette bir ihtiyacı karşılamaya çalışıyoruz bu şekilde ama ne talihsiz bir yöntem- ne işe yarıyor, ne yaşamımıza katkıda bulunuyor. Yakından bakalım düşüncelerimize, içine sıkıştığımız durumda nasıl bir mekanizma işliyor? Kısacası “şikayet”e de farkındalığımızı yönelttiğimizde, çok zengin içgörü yatakları bulabiliriz. Şikayetten ne öğrenebilirim yazısında (Ekim 2007) bunun yöntemine ilişkin bazı uygulamalardan söz etmiştim.

Arkası yarın :)

16 Aralık 2008 Salı

Mağduriyet/Kurban Enerjisi- 2

Önce bir not: Dün yorumlara yorum olarak yazdım ancak sonradan burada da paylaşayım diye düşündüm. "Bu kervanın yürüyüşü diğerinden farklı oldu, en azından benim için. Yürüyorum ama bir şekilde diğer yolcularla bağım kopuyor gibi oldu ara ara. Kimi zaman ne yazı yazabildim, ne yorumlara yorum katabildim. Günlerce blogu açmadığım oldu. Bu kez büyük lokma mı aldık ağzımıza diye düşündüm bir ara :)) Ancak diğer yandan da bir şekilde yürümeyi sürdürüyoruz bazılarımız, belki bir öncü keşif yürüyüşü idi bu, bir yandan yürüyenlerin kaslarını da geliştirdiği. Diğer kervan yürüyüşünde gözümün önüne yanyana yürürken, bir yolu süpürüyoruz gibi bir görüntü gelmişti. Bunda ise diz boyu, kimi zaman adam boyu karda yürüyoruz gibi geldi. Bilmem sizlerin de hissi böyle mi?


Şimdi dünkü yazıya devamla...

---

Geçenlerde bir arkadaşım aradı, birisiyle aralarında geçen bir konuşma sonucunda çok sinirlenmiş, neredeyse hasta olmuş. Olaya çeşitli açılardan bakma teşebbüslerimin neredeyse hepsine bir cevabı vardı. Haklı olmak isteği ne kadar ağır basıyor diye düşündüm. Kendimden biliyorum, nice olayda haklı olma isteği perde gibi gözümün, kalbimin üzerine inmiştir ve olanı olduğu gibi görmemi engellemiştir. Kendi kendime sakince olayı tekrar gözden geçirdiğimde, gözlemci gibi baktığımda ise bambaşka açılardan bakabilmiş, nice idrakler yaşamışımdır. Birini, bir olayı, durumu hararetle suçladığımızda içimize daha yakından bakmakta yarar olabilir. Bazen haklı olma isteği mağduriyet enerjisine bizi tutsak edebiliyor. Özgürlüğü seçme niyetinde olanlarımızın dikkatine… :)

Elbette kimi zaman mağdur durumda olabiliriz. Ancak nasıl yalnız olmakla yalnız hissetmek arasında fark varsa, mağdur olmakla mağdur hissetmek arasında da fark var bana göre. Bir şekilde hasara uğramış olabiliriz ancak mağdur hissederek bu durumun içine hapsolmak bize hiç yardımcı bir tutum değil gibi görünüyor.

Mağduriyet/kurban enerjisinin ortaya çıkışına ilişkin elbette pek çok görüş var. “Çocukken istediğiniz ya da ihtiyacınız olan bir şeyi elde edemediğinizde ya da anababadan biri veya arkadaş tarafından tacize (not: biliyorsunuz taciz yalnızca cinsel olmuyor, dayak gibi fiziksel ya da duygusal taciz de olabilir) uğradığınızda ya da yapmadığınız bir şey için suçlandığınızda/ cezalandırıldığınızda, kurban hissetme enerjisi ortaya çıkar. Eğer karşınızdaki sizden daha kuvvetliyse, bu adaletsizlik karşısındaki öfkenizi bastırmış olabilirsiniz” diyor Caroline Myss Sacred Contracts kitabında.

Kendi yaşamlarımızı düşünelim, hele bu coğrafyanın tarihini düşünelim. Adaletsizlikler karşısında öfkemizi bastırmış olduğumuz nice hal var, değil mi? Çocukluğumuzdan, öğrenciliğimizden, çalışma hayatımızdan, toplum hayatımızdan yüzlerce örnek vardır. Bu bastırma kimi zaman iradi, kimi zaman da zoraki olmuştur. Peki nereye gitti o bastırılan öfke? Bir de şiddet niye artıyor diyorlar, şaşıyorum. Düdüklü tenceredeki buharın artması gibi birikiyor öfke. Kimi zaman şartlarla orantılı olmayan bir şekilde, ansızın bir yerde patlayıveriyor. Yunanistan’da şu sıralar hala sürmekte olan şiddet olayları yalnızca bir gencin polis tarafından öldürülmesiyle mi ilgili! Değil elbette, düdüklü tencere patladı, neyse ki yine kontrollu patladı, ölümler olmadı. Kendi yaşamlarımızı düşünelim, kimi yerde nasıl da patlıyoruz, kendimiz bile şaşıyoruz. Kimi zaman da düdüklü tencere patlamıyor, içindeki enerji tencereyi çürütüyor, hastalıklar, hastalıklı ilişkiler, nahoş etkileşimler yaşanıyor. Tüm bunlar düdüklü tencerenin içinde neler olduğuna bakmadığımızda, o enerjiyi tanımadığımızda, gözlemlemediğimizde oluyor, mağdur oluveriyoruz.

Arkası yarın :)))

15 Aralık 2008 Pazartesi

Mağduriyet/Kurban Enerjisi-1

Upuzun bir aradan/tatilden sonra yeniden bloga yazı koymak güzel... Umarım keyifli, dinlendirici, yenileyici, besleyici bir tatil geçirmiştir herkes... Bu ilk iş gününde iç açıcı bir yazı koyayım dedimse de, aşağıdaki yazı "Ama ben çok bekledim, tamam artık" dediğinden yeri ona bıraktım. İlk cümle geçen hafta diye başlıyor, ancak yazı epey önce yazılmaya başlandığından aslında bundan birkaç hafta öncesi kast ediliyor. Türkiye'ye, Dünyaya iyi dileklerde bulunma sürecindeki gözlemlerden biri...

****
Geçen hafta duvarıma bir Dünya, bir de Türkiye haritası yapıştırdım. Bakıp, bakıp, iyi dileklere başlıyorum. İyi dileklerin önüne önyargılar, yoğun duygular (kızgınlık gibi) geçiyorsa, geçenlerde anlattığım şekilde yanlarında oturup, izliyorum.

Bir gün bazı ülkelere bakınca, bir acıma duygusu kapladı içimi, acımanın yanında oturunca (itip kalkmadan, kurtulmaya çalışmadan gözümü dikip bakınca), alttan üzüntü ile karışık çaresizlik duygusu çıktı. Üzüntüyü izleyince, belli belirsiz bir mağdur/kurban enerjisi ile karşılaştım. Osmanlı-Türkiye tarihini okurken, aşağıdaki yazıya başlamış ancak bitirememiştim. Bu süreçte mağduriyet enerjisini yakalayınca, tekrar bu yazıya döndüm.

Kendi kişisel tarihlerimize baktığımızda da, toplumumuzun tarihine baktığımızda da, pek çok başka halin yanında, mağdur hissetme, çaresiz, güçsüz hissetme, gücünü devretme hali yaşamlarımıza oldukça sık hakim olmuş gibi görünüyor bana. Tebaadan vatan-daşa geçiş çeşitli bilinç evreleri gerektiriyor elbette… Birinin “doğru”yu söylemesine ve bunu takip etmeye alışmış benliklerin kendi içine dönüp, gerçeği kendi görmesine ve eylemlerini bu farkındalıkla yapmasına geçişi yine böyle evreler gerektiriyor anlaşılan…

Mağdur hissetmenin, gücünü devretmenin çok çeşitli görünümleri var ve bana öyle geliyor ki, özellikle Türkiye’de bizler bu enerjinin içine doğuyoruz. Birkaç yıl önce bir yurtdışı gezisinden İstanbul’a döndüğümde, sanki havada “budama” enerjisi hakimmiş gibi gelmişti. Özümüzü ifade etmeye çalıştığımızda, diyelim meşe tohumu filizlenip, serpilip, dallarını açtığında; birileri ellerinde budama makasıyla dalları ikide bir buduyor gibi gelmişti. Ancak hiç gelişme zamanı, alanı tanınmadığı için, sürekli budama devam ettiği için, güdük ağaçlar olarak etrafta dolanıyoruz gibi gelmişti. Belki önceki yazılarda yazmışımdır bunları. Hatta bazen öyle durumlar oluyordu ki, meşe ağacına “hayır, sen meşe değilsin, sen çam ağacısın” deniyor gibi geliyordu bana. Üstelik bunu herkes birbirine yapıyor gibi. Böyle budana budana, biz de özümüzün ne olduğunu şaşırır oluyoruz, gücümüzü bilemiyoruz, hatta gücümüzü başkalarına teslim ediyoruz. Dolayısıyla da olayların, kişilerin, sistemin, kurumların kurbanı gibi hissediyoruz. Bu halden –farkındaysak- şikayet ediyoruz ancak başkalarını suçladığımız, dolayısıyla ipleri başkalarının eline verdiğimiz için, bir şey yap(a)mıyoruz. Bol şikayet, hiç hareket.

“Kayınvalidem şöyle söyledi, böyle yaptı, hayatım bu hale geldi.”, “Babam şöyle söyledi, bu kararı aldım.”, “Eşim böyle yaptı, şimdi böyle mutsuzum”, "Arkadaşım şunu yaptı, küstüm.", hatta “Kendim vakti zamanında şöyle bir karar verdim (bu kişiyle evlendim, bu tahsili yaptım, bu ülkede kaldım), şimdi bunun sonuçlarını yaşıyorum ve artık yapacak bir şey yok.” gibi...

Suçlama enerjisi olduğunda orada bir mağduriyet enerjisi de oluyor genelde. Suçladığımızda olanın neredeyse tüm sorumluluğunu suçladığımız kişi/duruma yüklüyoruz. Kendimiz mazlum, mağdur. Ve olay kilitleniyor. Düşünün olayın tüm sorumluluğu karşımızdaki kişide ise, ne yapabiliriz ki? Bütün ipler onun elinde demek, özür dilerse, yaptığının yanlışlığını (bize göre) anlarsa, telafi ederse, olay çözülecek. Bunları yapmazsa, düğümlü kalacak ve biz bu düğümle yaşamaya mecbur kalacağız. Mağduriyet enerjisine bakın, tutsaklık gibi. Sanki bizim hiç gücümüz yok gibi. Oysa buna mahkum değiliz, özgür olabiliriz, yalnızca farkında değiliz.


Devamı yarın...

25 Kasım 2008 Salı

Geçmişten Öğrenmek

Fotoğraf: Bu yazının yazıldığı açık ofiste kafamı kaldırdığımda gördüğüm karelerden biri, Kasım 2008


Farkındalık Işığını Geçmiş üzerinden Güne Tutmak


Geçen gün bir arkadaşımı iş yerinde ziyarete gitmiştim. Malum bugünlerde odağımı tuttuğum memleket, dünya meselelerinden konuşurken, odaya aynı yerde çalışan öğretim üyesi bir arkadaşı girdi. Sohbete katıldı. Bir yerde, “Son aylarda tarihe merak sardım” dedim. Bana maalesef şimdi kimin söylediğini hatırlayamadığım birinin bir sözünü aktardı: “Gelecekten ümit kesildiğinde, tarihe döner insanlar”. Kısaca içimi yokladım, gelecekten ümit kesmişliğim hiç yok- en azından bilincinde olduğum kadarıyla. Tam tersine açıklanamaz bir neşe var en derinlerde. Olan biteni izlerken, kimi zaman kaygı, üzüntü duymuyor muyum? Olmaz mı, elbette. Ancak bu kaygının, üzüntünün beni yeni farkındalıklara, idraklere götürmesi için, beraber oturuyorum bu duygularla…

Sanırım benim için gelecekten ümit kestiğimde değil ama bir sonraki adımı göremediğimde ya da başka bir deyişle bir sis içinde oturduğumda geçmişe bakmak ihtiyacı doğuyor. Okuyanlar hatırlar, yıllar önce kendi kişisel tarihimi de gözden geçirmiş, tekrarlanan kalıpları, düğümleri görmüştüm. Belli bir mesafeden bakınca, olay zamanında gözümün önüne inmiş perdeleri fark etmiş, gerçeğe uygun olmayan algılarımı görmüş, nice idrakler yaşamıştım.

Birkaç aydır bunu Türkiye tarihi için de yapmak geldi içimden. Tarih okumaya başladım. Liseden sonra, üniversitedeki inkılap tarihi dersini ve konuya özel tarih derslerini saymazsam, hiç tarih okumamışım. Önce bir arkadaşım dünyanın yakın tarihine ilişkin politika ağırlıklı bir kitap verdi, çok hızlı okudum. Sonra bir gün kitapçıda başka bir kitap ararken, gözüme bir kitap takıldı: Kısa Türkiye Tarihi. Yazarı Sina Akşin. (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. Basım, Fiyatı da makul) Ne kadar uzak bırakmışım kendimi bu alana ki, yazarın ismini duymuştum ama hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Gerçeklere uygun yazan biri mi, değil mi, hiç fikrim yok. Kitaba tekrar baktım, sanki kitabın üzerinde yanıp sönen ışıklar var, “Al beni, pişman olmazsın.” diyor. Sezgilerime güvenip, aldım kitabı. Hakikaten de, aynen öyle çıktı, çok uygun bir ilk kitap- bana göre. Çok rahat okunan, hatta günlük dille yazılmış, yaşamda çok sık kullanılan bazı terimlerin bile açıklamasını yapan, benim gibi tarih okumayan bir kişiye bile keyifle, merakla kendini okutan bir kitap. En hoşuma giden özelliği de yazarın tartışmalı konularda kendi fikrinin sorumluluğunu üstlenerek yazması.

Ortaokulda, lisede aklımda tutmak için zorlandığım, neredeyse hiçbir şey anlamadığım o anlaşmalar, anlaşmaların maddeleri kitabı okudukça, nasıl da kolay, anlaşılır geldi. Çok şaşırdım. Kitap 1800'lerin başındaki Osmanlı'dan başlıyor, 2002 yılına kadar çok özet bir Türkiye bakışı yapıyor. Benim için güzel bir temel oldu. Türkiye’nin tekrarlanan kalıplarını görmeye çalıştım. Birçok olayın aslında nasıl pek çok koşulun bir araya gelmesinden oluştuğunu biraz daha gördüm. Şimdi yaşananların mekanizmalarını az biraz daha gördüğümü düşünüyorum, ancak büyük resmi görmek ne mümkün! Ve okudukça, iç dünyamızda neler yaşıyorsak, ülkenin de benzer durumları yaşadığını düşündüm. Bir örnek: tekrar tekrar muhalefetteyken, eleştirdiklerinin daha beterini iktidara gelince yaptıklarını gördüm geçmişe bakınca. Aynı biz. Başkasında görünce, yargıların biri bin para, oysa farkında değiliz ki, kendimizde de aynısı var. Gerçek muhalefet bilgelikten, şefkatten gelen olabilir ancak, hatta buna muhalefet bile denemez herhalde. Empatiyle yoğrulmuş bir farkındalık tetikleyicisi…

Tarih okumalarımın zamanlaması da güzel oldu. Mustafa filmi ile ortalık hop kalktı, hop oturdu. Seyreden, seyretmeyen, bilen bilmeyen bir şeyler söyledi. Merakımı uyanık tuttular. Memleketteki çeşitli hareketler de tarihin tekerrürünü anımsattı. Bilincimiz yükselene kadar da olmaya devam edecekler herhalde.

Evvelki gece Habertürk’te Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında İlber Ortaylı ile Murat Bardakçı konuktu. Daldan dala pek çok konuda konuşuldu. Gece geç oturmalarına pek dayanamadığım halde, iki buçuğa kadar gözümü kırpmadım. Merak içinde izledim. Programdan bende kalan şu oldu: Emin miyim?

Bildiğimi düşündüğüm bazı konularda gerçeğin hiç de öyle olmadığını duyunca, kimi yerde kulaklarım düştü. Bildiklerime, duyduklarıma, düşündüklerime, görüşlerime pek de öyle sıkı sıkıya tutunmanın manasızlığını bir kere daha gördüm. Görüşlerimizi dayandırdığımız kimi ikinci/hatta kaçıncı el bilgi hiç de gerçek olmayabilir. Dolayısıyla gerçek olmayan bilgi rayında ne kadar ilerlediğimizin pek de önemi kalmıyor. Tarih söz konusu olduğunda hangi bilginin gerçeğe uygun olduğundan emin olmamıza pek de imkan yok. Ancak sezgilerimizi dinleyebiliriz ve izlemeye, değişik kaynaklardan okumaya devam edebiliriz ve tüm bilgileri askıda tutabiliriz. Görüşlerimizi de esnek tutabiliriz. Kutuplaşma; hep katılıktan, görüşlere tutunmaktan olmuyor mu?

Tarih okudukça, tekrarlanan kalıpları, düğümleri, hüküm süren enerjileri, ortak bilince yüklenenleri görmek mümkün olabiliyor. Boyutu büyük olduğu için, bunları görmek çok daha kolay. Dev bir ayna gibi. Bu süreç; durup kendimize bakmamıza, farkındalığımızı artırmamıza yardımcı olabiliyor. Ortak bilince bakıp, ortak bilinçten bireysel bilincimize geçmiş enerjileri fark etmek mümkün. Bu yolla, bunlarla özdeşleşmemek de daha kolay olabilir, "hımm, bu gerçek doğam değil, bu ortak bilinçten yapışmış üzerime" gibi. (Böyle yazıyorum da, elbette nihai olarak bir-lik içindeyiz.)

Bireysel farkındalığımızın, dönüşümümüzün belki ortak bilinç dönüşümünü gerçekleştirmeye büyük etkisi olmayabilir, ancak hiç olmazsa yumağı daha çok karıştırmıyoruz, çilenin önümüzdeki kısmını açıyoruz, yünü kullanılabilir kılıyoruz. Zihnimiz özgürleştiğinde, toplum için doğrudan katkıda bulunabileceklerimizi görebiliyorsak da ne mutlu...

Tarih okudukça, karşılıklı etkileşimi de daha çok görür oldum. Büyük düzenin işleyişini anlamak zihnim için imkânsız, ancak içte bir yerde kelimelerle ifade edemeyeceğim bir şey hissediyorum ve bu bana neşe veriyor.

Olan biteni izlemenin yanında, geçmişten "ders almak- bilincimizi yükseltmek" için farkındalığımızı tarihe yöneltmek de yararlı geliyor bugünlerde bana... Ne dersiniz?


Önümüzdeki günlerde: Tarihte gördüğüm bazı hüküm süren enerjiler üzerine gözlemlerimi paylaşma niyetindeyim.

24 Kasım 2008 Pazartesi

İçte Barış, Dünyada Barış...

Geçen hafta dünyaya iyi dileklerde bulunurken, aklıma bazı ülkeler geldi. Sizlerin bilincine etkisi olmasın diye isimlerini yazmıyorum.

İlk başta aklıma gelen ülkeye iyi dilekte bulunmakta ne kadar zorluk çektiğimi anlatamam. İyi dilek ne kelime, daha ziyade bir kızgınlık enerjisinin ziyaretine maruz kaldım. İçimdeki düşünceleri izledim, aman aman. Birkaç ülkeyi daha aklıma getirdim, durum hiç parlak değil. Sömürgeci olduklarından başlayıp, açgözlülüklerinden çıktım. Gözlerimi dört açtım, izlemeye başladım, içimde sanki bir düğmeye basmışım gibi düşünceler salınmaya başladı. Zihnimde böyle düşünceler olduğundan hiç haberim yoktu. Bilirsiniz, şu kendimizin düşünmediği düşüncelerden. Bir radyo programı dinler gibi, hayretle izledim. Bir ara lise birdeki tarih hocamızın sesini duyduğumda şaşkınlığım tavan yaptı. Bu hocanın sıklıkla kullandığı bir sıfat vardı bazı ülke halkları için. Baktım zihnimde bozuk plak gibi bu sözcük dönüyor, ancak sözcüğün anlamını bilmiyorum. Bu yazıyı yazarken, sözlüğe baktım, daha da şaşırdım. Bu halklarla hiç alakası olmayan bir sıfatmış. Herhalde kızgınlığını ifade etmek için bulduğu en uygun sözcüktü hocanın. Düşünebiliyor musunuz 25 yıldır zihin deposunda anlamını bilmediğim bir sözcük bir halkın yanında öylece duruyor, kızgınlık enerjisini temsil ediyor ve bir ihtimal o halkla ilgili bir şey duyduğumda bilinçaltında duyduklarıma yapışıyor ve bilinçdışı düşünceler/ önyargılar üretiyor. Şaşkınlık içinde kaldım.

Zihnimde diğer ülkelere dair yankılanan cümlelerin de şahsen gerçekliğini yaşamış değilim. Tamamen kitapların, medyanın, toplumun anlattıkları. Şahsi tarihimde bu önyargılara ulaşabileceğim hiçbir olay yok. Ancak bende kızgınlık duyguları oluşturduklarına göre, artık şahsi tarihime katılmış durumdalar. Bir de kolektif bilincimizi düşündüm, Türkiye’nin kolektif bilincini mesela, dünyanın çeşitli ülkelerine ilişkin ne çok birikmişlikler vardır. Biz de bu kolektif bilinçte dönüp duran düşüncelerden nasibimizi alıyoruz. Ben kendi torbama düşenlere inanamadım.

Arada Türkiye’yi çeşitli konularda eleştiren ülkeleri duyduğumda ya da yurtdışındaysam, yüzüme söylendiğinde, şöyle bir kabarıp, “Sizin elleriniz çok mu temiz! Siz de şunu, bunu yaptınız.” diye celallendiğim olmuştur. Ancak bunca düşünce ve duyguya ev sahipliği yaptığımdan haberim yoktu. İyi ki şu kervana katılmışım… :) Bu halimle dünyada barış olsun dediğimde biraz komik duruma düştüğümü şimdi gördüm. Kendi zihnimde bu önyargılar varken, olmadı bu…

Peki siyasetin doğrudan içinde olmayan, sıradan biri olarak benim üzerime ne düşüyor dünyada barışa doğru gidiş için?
Kendi iç alemim ve ortak bilinç için ne yapabilirim?

1) Şu andaki anlayışıma göre, iç alemdeki deneyimimizi, tutumumuzu bu alana taşıyabiliriz. Şöyle ki,
nasıl iç alemimizde kızgınlık, endişe, korku, çaresizlik, nefret ortaya çıktığında, bu duygunun yanında oturuyorsak,
(iç) gözümüzü öylece dikip bakıyorsak,
nasıl inançlarımızı, düşüncelerimizi fark ediyorsak ve
gerçeğe uygun olmayanların peşinden gitmeyip,
olanı yalnızca izliyorsak, aynı tutumu dünya olayları için de uygulayabiliriz.
Göz ardı etmeden, gözümüzü kaçırmadan olan biteni izleyebiliriz, pür dikkat.
Olan’a farkındalığımızı, dikkatimizi yöneltebiliriz.
İzlerken, içten gelen öfke, endişe, korku, üzüntü duygularını da fark ederek,
bu duyguların kendilerini ifade etmelerine izin vererek,
bedende oluşturduğu hislere bakabiliriz.
Zihnimizden yargılar geçiyorsa, bunları da fark edebiliriz.
Biliyoruz ki, her fark ettiğimizde, bu düşünce, duygu bir çeşit sihirli değnek değmiş gibi yok olup gidiyor. Kimi bir ateşte yanan odun gibi zaman istiyor, ancak dikkatle bakıldığında eriyip gidiyor. Eridiklerinde de bazen bir idrak hali bırakıyorlar. Sanki sis perdesi kalkmış da, ortalık açıklıkla görünür gibi.

Zihnimden geçen ülkelere ilişkin düşüncelere baktığımda, duyguların yanında oturduğumda, kızgınlık enerjisinin altında aslında derin bir yas, üzüntü, hayalkırıklığı ve kimi zaman da korku buldum. Atalarımızın yaşadığı duygular herhalde, ortak bilinçten aktarılan duygular. İçim şefkatle doldu. Atalarıma da şifa diledim. Daha sonra olumsuz duyguların yönelmiş olduğu ülkelere baktığımda, seçtikleri talihsiz hareketlerin ardında korku ve bir miktar yas buldum.

2) Bu ülkelere empatiyi başka bir adımda daha fazla yakaladığımı düşünüyorum. Biliyoruz ki, şu yaşamda ne ekersek, onu biçiyoruz. Yaşanan kimi talihsiz olaylar başka talihsiz olayların sonucu. Şiddet şiddeti doğuruyor. Kendi atalarımın diğer ülkelere vermiş oldukları zararlar konusunda bir özür dileyeyim diye düşündüm. Daha iyisini bilselerdi, böyle talihsiz eylemlerde bulunmazlardı. Böyle düşününce, dünyadaki talihsiz seçimler yapmış ülkeler için de içimde bir yumuşama oldu. Bilinçler ancak bu kadarına olanak verdi demek ki. Bizler kendi küçücük dünyamızda kimi zaman doğru bildiğimizi yaşama geçirmeyi başaramıyoruz, koca ülkeler ruh hastaları gibi davranmışlar çok mu garip. İçim yine şefkat doldu.

Şimdi kimi olayları izlerken, mağdur diye düşündüklerimden özür diliyorum zihnimde. Daha yüksek bilinçte olamadığımız için, mağdur edenin de, genelde toplumun da, bu bilincin yükselmesinde ne katkı vereceğini bilemeyen, harekete geçemeyen kendimin de payından dolayı özür diliyorum. Ve peşi sıra iyi dileklerde bulunuyorum. Hem mağdura, mağdur edene, hem de kendime- bilincimizin yükselmesine, gerçeği görmemize, bilgelikten ve şefkatten gelen eylemleri yaşama geçirebilmemize dair.

3) Bu süreçte bir denemeye daha giriştim ancak daha ilerleyeceğim yol var önümde. Yine de bu ham haliyle yazayım belki size ilham verir. Ülkeleri yazdım, yanlarına da yargıları. Sonra baktım acaba bunlar kişiliğimde var mı diye. İçimde bir şekilde bir tepki oluştuğuna göre, aynalık ediyor olmalılar. Önce Türkiye olarak baktım ve başka ülkeler için söylediğim enerjileri bu ülkenin de barındırdığını düşündüm. Bunu görmek de önemli, gerçeği kabul etmek, değişim için ilk adım. Belki bu farkındalık ve kabul etme kolektif bilince de katkıda bulunur. Sonra kendi kişiliğimdeki yansımalara baktım. Tabii ülke boyutundan birey boyutuna getirmekte zorlandıklarım oldu. Bir kısmını kişiliğimde tanıdım. Daha dikkat edeceğim yaşamımda. En çok içimde kızgınlık oluşturan bir özelliği kendi kişiliğimde tanıyamadım. Belki kör noktam. Bakmaya devam ediyorum.

Bu yazdıklarım Türkiye ve diğer ülkeler ekseni; varın siz yazılanları Türkiye içine uygulayın. Partiler, etnik, dini gruplar, şehirler. Söyleyin içimiz yargılarla dolu bir çıfıt çarşısı değil mi? Kendi zihnimiz böyleyse, kolektif bilinç ne halde!

Karışık mı oldu bu yazı?
Birkaç toparlayıcı cümle yazmak gerekse, ne yazabilirim?

Kısacası, televizyonda, radyoda, gazetelerde ya da doğrudan yaşamda olan biteni izlerken, kendi iç dünyamızda beliren düşünce ve duyguların farkında olmaya çalışabiliriz. Olayların içinde kaybolmadan, yargı/düşünce/duygularla özdeşleşmeden, bunların gerçeği örtmesine izin vermeden, olanı olduğu gibi görmeye çalışabiliriz. Böylece hem kendi bilincimize, hem ortak bilince farkındalık katabiliriz. Ve dönüşüme katkıda bulunabiliriz diye düşünüyorum.

Ayrıca yine olan biteni izlerken, dramanın altındaki enerjileri “bu kızgınlık”, “bu yoğun arzu”, “bu korku”, “bu endişe”, “bu çaresizlik”, “bu atalet” diye tahmin etmeye çalışabiliriz. Böylece empati geliştirebiliriz ve belki olayları daha iyi görmeye başlayabilir, ortak bilince farkındalık katabiliriz.

Benim için de yaşamın bu alanına böyle yaklaşmak yeni bir keşif yolculuğu. Özellikle kişisel etki alanımızı aşan konularda olan biteni izlemek, gözlerimizi dikip, izlemek, farkındalıkla izlemek çok önemli bir katkı diye düşünüyorum şu andaki anlayışımla. İmbikten süzülüp geçmediği için, demlenmediği için, anlayışım henüz ham olabilir.

Ancak kalpten inanıyorum ki, öncelikle kalbimdeki karanlıklara ışık getirmek herhalde dünya barışına yapabileceğim en büyük katkı- şimdiki halde.

Olanı olduğu gibi görme cesareti, gücü diliyorum hepimize...


Not: Bugün Tugay "Yeni Kervan Yola Çıkıyor" yazısının altına bir yorum yazmış, okumanızı öneririm, pek hoş...