Hepimize adım atma, başlama, devam etme cesareti, gücü, coşkusu diliyorum... Elbette bütünün en yüksek iyiliğine olana...
3 Kasım 2009 Salı
"Şimdi Başlayın"...
Hepimize adım atma, başlama, devam etme cesareti, gücü, coşkusu diliyorum... Elbette bütünün en yüksek iyiliğine olana...
29 Ekim 2009 Perşembe
Yola Işık Tutan Söz: Cesaret
İnsan kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe, yeni okyanuslar keşfedemez.
Andre Gide
Hepimize nice cesaretli an'lar, nice keşifler ve nice okyanuslara kavuşmalar diliyorum...
27 Haziran 2009 Cumartesi
An'ın İhtiyaçlarına Duyarlılık...
“Beş yıl sonra bir kez daha Boston-San Francisco arasındaki 33 sayılı uçuş için koltuğuma oturdum. Ellerinizdeki kitabın taslağını teslim tarihine yalnızca birkaç hafta kaldığı için yazmakla geçirebileceğim altı saati dört gözle bekliyordum. Yanımda oturan kadın çok rahatsız görünüyordu; koltuğunda kıpır kıpırdı, sohbet etmek istediği anlaşılıyordu. Geçenlerde düşerek kuyruksokumunu incittiğini, oturmanın ona acı verdiğini söyledi. Uçuş, sigara içmeden rahat edemeyeceği kadar uzun olacağı için endişeli olduğunu belirtti.
Yatışacağı, böylece kabalık etmemiş olarak yazmaya koyulabileceğim umuduyla sohbete biraz zaman ayırdım. Çalışmak istediğimi ima edecek şekilde kağıtlarımı karıştırdım. Bir konuyu tamamladığımız ve önüme dönmeye yeltendiğim her seferinde yeni bir konu açıyordu.
Öğle yemeği geldi, geçti. Yemek zamanı sohbetimizin benim ciddi bir şekilde yazmaya dönmemi sağlayacağını ummuştum, fakat bu olmadı. Saatler ilerledikçe tedirginliği ve nikotin yoksunluğu artıyordu.
Beni hata yapmaktan alıkoyan kendim değil, o oldu. İşlerimizden söz ederken meditasyon hocası olarak yaptıklarıma ilişkin bir dizi soru sordu: Kime eğitim veriyordum? Stresli insanlar öğrettiklerimin yararını görüyor muydu? Öğrenmesi zor muydu? O nasıl öğrenebilirdi? Bana, okuyabileceği kitapların, satın alabileceği kasetlerin, eğitim alacağı yerlerin isimlerini yazdırdı hevesle.
Sonunda anladım. “Size meditasyonu şimdi öğretmemi ister misiniz? Kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayabilir” dedim.
“Evet isterim” dedi, “Gerçekten çok isterim”
Yazmayı bir yana bıraktım. Ona bazı meditasyon talimatlarını anlattım. Bir süre sessizce oturdu. Sonra deneyimi hakkında konuştuk.
Kendisini rahatlamış hissettiğini söyledi. Biraz daha iyi hissetmesinin nasıl çok daha iyi hissetmesini sağladığından söz ettik; artık bu yolculukla başa çıkabileceğinden emindi. Zihnin acıyı alıp nasıl gerçekte olduğundan daha büyük görünecek şekilde şişirdiğinden bahsettik.
İyi vakit geçirdiğimi fark etmeye başlamıştım. Yanı başımda azap içinde oturan birini yok saymaya çalışırken, şefkatle yapılan diğergam işlerin hazzı ve elimize geçen her fırsatta sevecenlikle ilişki kurma konulu bir kitap yazmanın ne kadar gülünç olduğunu görmüştüm birden. Uçuşun son yarım saatinde uykuya daldı ve ben gerçekten iyi bir şeyler yazdım.” (“Şimdi ve Burada”- Sylvia Boorstein, Galata Yayınları, 2004, S. 51-52)
26 Haziran 2009 Cuma
"Doğru/Uygun Eylem Sürekli Bir Çağrıdır."
Selçuk, Mayıs, 2009Gelelim kitaba, derin bilgelikleri günlük yaşamın sadeliğinde anlatan çok hoşuma giden bir kitap bu: “Şimdi ve Burada”- Sylvia Boorstein, Galata Yayınları, 2004 (Özgün adı: It’s Easier Than You Think). Sistem Yayınlarının sayfasına girdim, kitap “Mutluluğa Giden Yol Düşündüğünüzden Daha Kolay” diye tekrar basılmış, ancak tükenmiş görünüyor. O yüzden alıntıyı uzun tutmanın haksızlık olmayacağını ümit ediyorum, fakat kitabı bulursanız, içiniz de kitaba kaynarsa, almanızı öneririm…
Tabii bugünkü konu da “Eylem”:
Sylvia diyor ki:
“Bildiğim bütün ruhsal gelenekler aşağı yukarı aynı “yapılmayacaklar” listesine sahiptir. Bu akla uygundur; çünkü uyanık olmadığımız zaman doğal olarak içimizden yükselen açgözlülük ve kızgınlık dürtülerimiz bizi sömürü ya da tacize yönelik harekete sevk edeceğinden yapılmaması gerekenler farkındalık oluşturacaktır. Temel kural, “Acıya yol açmayın” dır.
(…) Yaptığımız her bir hareketin acıya neden olma potansiyeli ve hayal edebileceğimizin çok ötesine uzanan sonuçları vardır. Bu, eylemde bulunmamamız gerektiği anlamına gelmez. Eylemde bulunurken dikkatli olmamız gerektiği anlamına gelir. Her şey önemlidir.” (S. 46)
“Davranışla ilgili uyarılar ‘Doğru Eylem’in yalnızca yarısıdır. Diğer yarısı ise acıyı hafifletmek için her fırsatı değerlendirmektir. (…) Bazen geçmişe bakıp ıstırabı hafifletebilecek şekilde davranma fırsatını kaçırdığım için çok üzülürüm. Beş yıl önce bir uçak yolculuğunda bir fırsat kaçırmıştım. O zamandan bu yana defalarca andığım bu olay üzerine çok düşündüm. Geçen hafta yine uçakta az daha bir fırsat daha kaçırıyordum, neyse ki zamanında toparlandım. Bununla geçmiş hatamın da silinmiş olup olmayacağını merak ettim sonradan ve bu düşünce tarzının yersiz olduğuna karar verdim. Doğru eylem sürekli bir çağrıdır. Puanları eşitlediğimiz bir denge noktası yoktur. Eylem gerekiyorsa ve erdemli bir davranış sergileyebileceksek harekete geçmemiz gerekir. (…) Bu büyük bir iş gibi görünebilir ama zor değildir. Kararlar giderek kolaylaşır. Baştan savmak bir seçenek olmayacağına göre geriye tek bir şey kalır; neyin erdemli olduğunu bulmak ve onu yapmak.” (S.48)
“Boston- San Francisco uçuşu için son yolcular uçağa binerken kemerimi bağlamış, koltuğumda oturuyordum. Dikkatimi ilk çeken şey annenin sinirli sesiydi. Başımı kaldırdım ve kadının al basmış gergin yüzünü gördüm. Küçük oğlu solgun ve korkmuş görünüyordu. Çantalarını bir elinden diğerine aktarıyor, oğlanı yerlerine doğru iteklerken durmadan da azarlıyordu. Ürktüm, kötü şeyler düşündüm kadın için ve başımı öteki tarafa çevirdim.
Altı saatlik bir uçuştu. Anneyle oğlu birkaç sıra arkamda oturuyordu. Kısa aralarla kadının sert konuşmalarına kulak misafiri oluyordum. Sesini her duyuşumda moralim bozuluyordu. Başka bir uçakta olmak isterdim. Hoş bir yolculuk olmasını umduğum uçuşu berbat ettiği için kadına sinirlenmiştim. Çocuk için endişelenerek hayatının nasıl bir hal alacağı üzerine çeşitli sevimsiz senaryolar ürettim. Kadının bir gün mutlaka yaptıklarının karşılığını bulacağını düşündüm. Yardımcı olmaktan başka her şeyi yaptım.
O zaman müdahale için aklıma hiçbir fikir gelmemişti. Kendimi öyle alt üst olmuş hissediyordum ki, ağzımdan sert bir söz kaçırmaktan korktum belki. Belki de tepkisi oldu korktuğum. Yararı dokunacak ne söyleyebilirim ki diye düşündüm.
Uçak indi, kadınla oğlu kalabalığın içinde gözden kayboldu. Ne yapabileceğimi ancak ondan sonra, belki de içimdeki yargı seli dindiği için, görebildim. Yanına gidip gülümseyebilir, şöyle diyebilirdim: “Bir çocukla yalnız seyahat etmek çok zor, değil mi? Hatırlıyorum, çok zaman önce bunu ben de yapmıştım. Ne zamandır yollardasınız? Havaalanında çok beklemeniz gerekti mi? Nereye gidiyorsunuz? Sizi karşılayacak biri var mı?” Bu sorulardan hepsini sormak gerekmiyordu elbette. Bir ya da ikisi onun sıkıntısının dikkatimi çektiğini ve ona bunları soracak kadar değer verdiğimi bilmesini sağlayacaktı. İşte böylesi bir yaklaşımın yararı olurdu.
Konuşmuş olsak neler olabileceğini kim bilebilir? Belki ona çocuk yetiştirmeyle ilgili faydalı bir şeyler söyleyebilirdim. Belki değişmeye çalışma konusunda ilgisini uyandırabilirdim. O küçük oğlanın hayatı farklı olurdu belki de.
Yapabileceğim şeyler sonradan, artık yapılamayacak kadar geç olduğunda açıklık kazandı gözümde. Pişmanlık duydum. Budistler; diğer eylemler için uygun şartlar yaratan eylemlerden söz eder, sergilediğim eylemsizlik ise daha iyiyi yapma konusunda kararlı olmamı sağladı.” (“Şimdi ve Burada”- Sylvia Boorstein, Galata Yayınları, 2004, s. 49-50)
Bağlantı, empati ne kadar önemli... Daha dün benzer bir olay yaşadım. Bir işlem için belediyedeydim. Görevlilerden biri homurdanıyordu. O sıra bir gazete bıraktılar görevlilere, o gazeteye ilişkin bir soru sordum. Ve konu nasıl birden son günlerde yaşadığı sağlık olayına geldi bilemiyorum. Kısacık zamanda başına gelen talihsiz olayları anlatıverdi. Çektiği sıkıntıları özetledi. "Kimsenin umru değil" diye bitirdi. Sakince, dikkatle dinledim, acısıyla bağlantı hissettim. Bir şey söylemedim, gerekmedi bana göre, sessiz bağlantı yetmiş gibiydi. Rahatlamış görünüyordu, içecek bir şey almak için gitti, sonra da başka bir görevliyle dostça bir sohbete dalmış gördüm. Bununla beraber bu alıntıyı yazarken, bağlantı fırsatlarını kaçırdığım nice olay hatırladım. Üzüntü bulutları hala akın akın geliyor... Mevlana'nın tavsiyesini* yine okuyayım...
Yarın: Sylvia Boorstein'ın beş yıl sonrasındaki uçak yolculuğunda olanlar...
* http://seyirdefterinden.blogspot.com/2007/10/insanolu-bir-han-gibi.html
25 Haziran 2009 Perşembe
Uygun Eylem- "Kıpırdamadan Durabilir Misin?"
Fotoğraf: Sakin Göl ve Gün Doğumu, Still Lake and Sunrise, Bettlebrox, http://www.flickr.com/photos/timony/1193670057/Geçen günkü yazıyı yazdıktan sonra, akşamında kütüphanede bir kitap ararken, uzun süredir elime almadığım başka bir kitap gözüme çarptı:
Ram Dass’ın “Compassion in Action- Setting Out On The Path of Service”- Aşağı yukarı tercümesi “Şefkatin Yaşama Geçmiş Hali- Hizmet Yoluna Girme”.
300 sayfalık kitapta şöyle bir bölüm açtım, bakın ne geldi (Bazen diyorsunuz ya, “Tam da yaşadıklarıma uygun düşen bir yazıydı bu” diye, benim de yaşamım öyle gidiyor, yola ışık tutan yazılar, sözler, kişiler, durumlar köşe başından çıkıveriyor- beni hayretlere düşürerek. Bütünün parçaları olarak bu güzel eşzamanlılıklara burada birlikte tanık olmak da ne güzel…)
Ram Dass diyor ki:
“Eyleme geçme yolunda o anda neyin uygun olduğunu anlamak için derinden sezgilerimize bakmamız gerekir. Bunu yapabilmek için de, yapacağımız hareketin şunlara uygun olup olmadığını sorabiliriz kendimize:
* Bu hareket değerlerimle uyumlu mu?
* Becerilerimi, yeteneklerimi ve kişilik özelliklerimi kullanmamı mümkün kılacak mı?
* Fırsatları kullanmamı sağlayacak mı?
* Yaşamımda şu anda var olan sorumluluklarımı göz önüne alıyor mu?
* Kuvvetli yanlarımı da, yükümlülüklerimi de gözetiyor mu?”
Mealen şöyle devam ediyor: Elbette her bir eylem için bunlara bakmamız mümkün olmayabilir. Ancak neyse ki resmi bir bütün olarak anlama kapasitesine sahip sezgisel zihnimizden yararlanabiliriz. Sezgimizi dinleyebiliriz. Elbette bir kere sezgimizi dinleyip, bırakmak mümkün değil, zira koşullar değişiyor. İç sesimize an an bakmak gerek. Bu sesi duymak ya da sezgimizi hissetmek için de sakin bir zihne ihtiyacımız var.
İşte tam burada “Bu kadar az sözcükle bu kadar derin anlam, müthiş” diye hayranlık duyduğum bir dörtlük geliyor Tao Te Ching bilgelik kitabından:
Beklemeye sabrın var mı
Ta ki çamurun çökene ve su duru hale gelene kadar?
Kıpırdamadan durabilir misin
Ta ki doğru eylem kendi kendine ortaya çıkana kadar?
Alıntı: Ram Dass, Mirabai Bush (1992), Compassion In Action, Bell Tower: New York, s. 136-137
Değerlerimizle uyumlu, sevginin yaşama geçmiş hali olduğumuz nice ‘doğru/uygun’ eylemler dileğiyle…
23 Haziran 2009 Salı
Vizyon - Eylem...
10 Haziran 2009 Çarşamba
Bugün Dersimizin Hocası: Menekşe
25 Mayıs 2009 Pazartesi
Yeni...
14 Mayıs 2009 Perşembe
İşimize Gelmeyen Sezgiler Ne Oluyor?
12 Mayıs 2009 Salı
Augusto Boal: Cesaret...
27 Nisan 2009 Pazartesi
Süreklilik
Dün bir vesile ile Esenler'den geçiyorduk. Zihnimde birkaç gündür bir mesele dolanıyor. Sıkışık yollarda zar zor ilerlerken, kafamı bir kaldırdım. Bir dersane reklamı.
16 Nisan 2009 Perşembe
Yaşama Geçirmek...
****
Buradaki yazılarda sık sık adı geçer Burmalı vipassana hocası Sayadaw Jotika’nın. Onun The Map of the Journey kitabını okurken, bir paragraf çok dikkatimi çekmişti. Not almışım. Dünkü an’da olanı görme, an’ın gereğini yerine getirme yazısının devamı gibi geldi bana. Sizinle paylaşayım.
Sayadaw Jotika, bilgeliğin, içgörünün doğası gereği, bir şeyin iyi/uygun/bilgece olduğunu bilip de yapmadığımız takdirde, bu içgörüyü kaybettiğimizi söylüyor. Özellikle sakin sakin durduğumuzda ya da meditasyonda birdenbire aklımıza harika bir şey gelir ya da belki çok olağanüstü değildir ama birisinin yaşamına katkısı olacak bir şeydir, sonra yaşamın hay huyuna kapılır, bunu gerçekleştirmeyiz. Hatta bazen yapmayı unuttuğumuz bir şey gelir aklımıza, hemen yapmazsak yine unutulur gider. Jotika diyor ki, böyle bir şey olduğunda hiç olmazsa hemen yazın ve ilk fırsatta da gerçekleştirin. Yanlış bir şey yaptığınızı ya da söylediğinizi de fark ederseniz, hemen düzeltin. Ya da öylesi uygun olacaksa, telafi edecek bir şey yapın.
Eğer derin içgörüler geliştirmek istiyorsanız, doğru olduğunu anladığınız şeyi hayata geçirin. “Yalnızca bunu bile yapsanız”, diyor Jotika, “Sizi temin ederim ki çok derin spiritüel nitelikler geliştirebilirsiniz.”
“Böylece doğamız bize daha da yoğun bir şekilde neyin uygun olduğunu gösterecektir… Daha farkında olmaya gayret edin, farkındalık uygun olanı bilmenize yardım edecektir.”
Doğru bildiğimizi yapmıyorsak, daha fazla bilgi edinmek niye? Oradan oraya çareler peşinde koşmak niye?
Jotika devam ediyor: “Şimdi bildiğiniz ne ise, onu yapın ve bir sonra yapacağınız şeyi daha kolaylıkla yapacaksınız. Elimizdekini kullandıkça, daha büyük fırsatlar gelir. Şu an ne yapmanızın uygun olduğunu biliyorsunuz, bunu yapın. Yarın için gerekli olanlar, o zaman gelir.”
“Yalnızca birkaç şey öğrenmek ve hemen bunları uygulamaya koymak- anahtar bu” diyor Sayadaw Jatika.
Çok basit, çok sade, çok doğal ve yapılabilirliği ile insanın içini rahatlatıyor…
Yaşamı çok şefkatli bir eğitmen gibi hissederim bazen- bize yolu gösteren... Bu yolu izlediğimizde, hem pek çok şey öğreniyoruz, hem arınıyoruz, hem de kalbimiz açılıyor, sevgi ve şefkatimiz artıyor sanki... Jotika da, bunu çok basit bir şekilde nasıl uygulayabileceğimizi anlatmış... Haydi o zaman...
Kolay gelsin…
26 Mart 2009 Perşembe
Doğayla Bağlantı...
Birçok ağaç çiçek açtı en azından İstanbul'da. Hatta artık çiçekler dökülmeye başladı, yapraklar usuldan çıkıyor. Çiçek açmış ağaçlar ne kadar hoş kokuyorlar, değil mi? Haftasonu hava güneşli olacakmış, iyi değerlendirmeli. Günlük yaşamımızda yapılacak pek çok iş var elbette. Anneannem "Dünyanın işi bitmez" derdi. Bitmiyor gerçekten. O yüzden denge içinde yaşamaya niyet etmek önemli. Bu dengenin içinde doğayla bağlantıyı, doğayla karşılıklı alış verişi özel bir yere koymak yaşam kalitemizi çok artırabilir. Yüreğimiz heyacanını kaybetmişse, endişeliysek ya da canımız sıkılıyorsa, doğada sıkı bir yürüyüş tüm ruh halimizi değiştirebilir. Doğadan gelen ekstra enerjiyle de belki tıkanmışlığın sebeplerini görebiliriz. Bazen öyle yürüyüşlere çıkarım, bir tıkanıklık vardır içimde. Niyet ederim, bu tıkanıklığın sebeplerini görmeye ve bu tıkanıklığı nasıl aşacağımı görmeye niyet ediyorum, derim. Yürürüm doğada. Konuyu düşünmem, yalnızca etraftaki güzelliklere açarım kendimi. Bazen biraz terleyecek kadar da hızlı yürürüm, o da çok iyi gelir. Sonra ansızın ipuçları gelmeye başlar zihnime, bir sonraki adımlar belirir. Kimi zaman yalnızca o yürüyüşle tıkanıklık açılır, tekrar akmaya başlarım. Bu haftasonu belki böyle yürüyüşler için uygun bir zamandır. Başkalarıyla olsak bile, bir 10 dakika yalnız başımıza yürüyebilecek bir fırsat yaratabiliriz herhalde çoğumuz.
26 Şubat 2009 Perşembe
Doğaya Sevgimizi Gösteriyor Muyuz? -2
Duygularım iyice havalanmışken, bu arada Kyoto imzalandı. Ankara’daki gruptan destekledikleri adayın iklim ve doğa dostu projelere ilişkin basın toplantısı yaptığına ilişkin haber geldi. Gözlerime inanamadım. Çalıştayda aynı kafada birkaç kişi bir araya geldik ve sürdürülebilir ev’e ilişkin bir projeye giriştik. Bir kısmınız biliyor, ayaklarını bir türlü yerden kaldıramamış bir “katkım olsun” projesi hayalim var/dı. Onun içinde zaten böyle bir bölüm vardı (web sitesinin parasını ödemeyi unutmuşum, kapatmışlar, şimdi tekrar açılmasını bekliyorum)
Falan falan…
Sonra dün (evvelki gün) acayip bir şey oldu. Tez önerimi yetiştirmek zorunda olduğum için, evde çalışıyordum. Biraz kafa dağıtayım diye (yani bu nedenle olduğunu ‘zannettiğim’), televizyonu açtım. Sabah programlarından birinde tamamen gönüllü olarak ancak üniversiteyle de birlikte çalışarak depremi önceden haber almaya ilişkin çeşitli gözlemler yapan bir gruba rastladım (www.sismikaktivite.org). İlgimi çekti, seyrettim. 490 kişi, her gün gözlem yapıyor, sitelerine bildiriyorlarmış. Kimi karıncalara bakıyormuş, kimi kuyu ısısını ölçüyormuş, kimi denizi, kimi bulutları gözlemliyormuş. Ve kendi söylediklerine göre 5 şiddetinde hiçbir depremi de kaçırmamışlar. Zira çeşitli kaynaklardan gözlem yaptıkları için, bilgiler çakışıyor, gerçeği daha iyi yansıtıyormuş. Gözlerim kocaman izlemeye devam ettim. Benzer bir uygulama Çin’de 10000 kişiyle yapılmış daha önce ve bir depremi önce tahmin ettikleri için, şehri boşaltmışlar ve hiç can kaybı olmamış.
Bu grupta beni en çok etkileyen şu oldu: Bu grup korkuyla, endişeyle çıktı yola herhalde ama aralarından birinin de dediği gibi, “Korktuk ama öyle durmadık, ne yapabiliriz diye baktık” düşüncesiyle, hayran kaldığım bir girişimde bulunmuşlar. Kendi imkanlarıyla parça bilgisayarlardan sismik hareketleri ölçen bir sistem de yapmışlar. Konuşanlar bilim insanı gibi, dikkatli, bilgili, sorumluluk üstlenmiş. Yüzlerinde korku, endişe yok, ellerinden geleni yapmanın coşkusu ve gönül rahatlığı var. Bu insan gücüne hayran oldum. Çok doğal bir iç tepki olan korku ve endişeyi pek çok insana da hizmet edebilecek bir eyleme dönüştürmeleri hoşuma gitti. Ayrıca “bir şey olmaz” diye de oturmuyorlar, dünyanın doğal hareketlerini “kabul etmişler” ve bununla ne yapabiliriz diye bakıyorlar. Üstelik gözlem yeteneklerini geliştirerek, bir ihtimal manevi yolculuklarında da ilerliyorlar. Bunlar tahmin elbette, birkaç dakikalık programda gördüklerim. Ama bu yaklaşım içimde bir coşku oluşturdu.
Sizce bu nesil dünyanın bu gidişatında rota değişikliği yaratabilir mi?
Bu koca geminin rotası nasıl değiştir! Hele de gücü elinde tutanların gücü düşünülürse! diyebiliriz. Bir de şunu hatırlayabiliriz: Likya yürüyüşü yazılarını okuyanlar belki hatırlar. Kalkan’dan Bezirgan yaylasına doğru ilerlerken, bir ara bir bakmıştım karşımda yüksek bir tepe. Hava sıcak, sırtta çanta. Hiç patika, yol da görünmüyor tepelerde. İçimden söylenmiştim, “kaya tırmanışı mı yapacağım yoksa, yol da yok”. Gözümde bir büyümüş, bir büyümüştü bu tırmanış. Fakat sonra önümdeki yola odaklanmıştım. Bir adım, bir adım daha. Harika manzaralara çıkmıştım. Bir adım, bir adım. Aynı Momo’daki Peppo gibi (kitabı birine verdim, aklımda kalanı yazayım). Peppo sokakları süpüren bir çöpçü. Momo nasıl bu kadar sokağı süpürebildiğini sorar. Peppo yalnızca önündeki sokağa, önündeki süpürge hareketine odaklandığını söyler. Dünkü Krishnamurti’nin hatırlatması gibi. Bir adım, bir an, şu an.
İki soru bana önemli geliyor:
“Bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?”
“Bu nesil dünyanın bu gidişatında rota değişikliği yaratabilir mi? Bu rota değişikliğine nasıl katkıda bulunabilirim?”
Tüm insanlığı sevelim, komşumuzu da sevelim, en yakınımızdakiyle konuşurken de bu sevgimizi hatırlayalım- mesela kızgınken. Doğayı sevelim, öyle ki nasıl sevdiklerimizin üzerine titriyorsak, sevgimizi onlara gösteriyorsak, doğaya da gösterelim.
Bak yine Ankara’daki toplantıdaki hal geldi üzerime, “Peki ben şimdi ne yapmaya söz veriyorum?” Yazılar, konuşmalar harika da, yaşama geçirmeye yönelik bir sonraki adım olmadı mı içim hizasından kayıyor, coşkum sönüyor- içimdeki bu gösterge paneline bayılıyorum :)
Peki ben şimdi ne yapmaya söz veriyorum?
Bir dakika düşünüyorum, neredeysem oradan kaynaklanan, küçük de olabilecek, sevinçle yapabileceğim, ama küçük parmağımla yapacağım kadar da kolay ve etkisiz olmayan bir şey…
Düşünüyorum…
Bir ilk adım olarak…
İçimdeki canlılık gösterge tablosuyla da teyit ettiğimde:
Doğayla dost yaşamak için yaşamımda neler yaptığıma ve neler yapılabileceğine ilişkin somut adımlar içeren birkaç yazı yazmak burada…
Zaten yaptıklarıma ilişkin bir listem var ve çalıştayda oluşan grupla bunu ev için zaten yapıyoruz, şu anda hala ulaşılamayan web sitesinde (www.katkimolsun.org) de yazmıştım birçok adım.
Tüm bunları derler toplar yazarım. Zaten bu süreç içinde kendi yaşamımda uygulayabileceğim yeni yeni şeyler öğreniyorum. Oyun gibi oldu benim için. Hobi gibi. Hani koleksiyoncular değerli bir parça bulduklarında sevinir ya, ben de yapabileceğim, doğayla dost bir uygulama buldum mu, pek seviniyorum… Tamam, bu içime heyecan verdi… Hem belki sizler de kendi uyguladıklarınızı, duyduklarınızı, öğrendiklerinizi yazarsınız, yine her zamanki gibi karşılıklı zenginleşiriz ve dolayısıyla yaşam da zenginleşir… Sonraki adımlar da kendiliğinden açılır.
Peki bu yazı bitti… Dilerim güzel bir yazı tadında kalmaz, ilham verir, harekete geçme enerjisini tetikler… Belki “bir sonraki adımım ne?” diye sormanıza vesile olur…
Yürekten taşan sevgi ve coşkuyla…
23 Şubat 2009 Pazartesi
Yüreğin Sesi ve Subba Rao'dan bir Söz
20 Şubat 2009 Cuma
Öncelikler...
7 Kasım 2008 Cuma
Bilgelikten Doğan Eylem...
Bir gün baktık bloglara erişemiyoruz, ne olduğunu anlayana kadar bir baktık bloglara girebiliyoruz. Bu süreçte erişimi tekrar sağlamada emeği geçmiş olanlara teşekkürler.
Yaşam da böyle sürprizlerle dolu değil mi? Her köşeden yeni bir sürpriz çıkıyor, önemli olan bunlara nasıl karşılık verdiğimiz. Bilgelikten, şefkatten kaynaklanan, doğan karşılıklar… Olan karşısında kabullenip, pasif kalmak uygun değil her zaman. Bazen spiritüel konularla ilgilenenler kabullenmeyi pasif olmakla aynı şey olarak algılayabiliyoruz. Olana karşılık vermek yerine seyretmeyi seçebiliyoruz ve bunu spiritüel bir uygulama diye düşünebiliyoruz. Oysa bu birlikte yaşadığımız örnekte olduğu gibi, blog sahipleri sessizce sineye çekseydi bu erişememe halini, itiraz etmeselerdi, bu satırları yazamaz, okuyamaz olacaktık, ya da dolaylı yolları kullanmak zorunda kalacaktık.
Nerede sesimizi çıkaracağımızı bilmek bilgelik olsa gerek…
Ayrıca sesimizi nasıl çıkaracağımızı bilmek de başka bir bilgelik…
Tavındayken, en uygun zamanlamayla, gecikmeden sesi çıkarmak da daha başka bir bilgelik…
Sesi daha kolay, güçlü duyurmak için kimlerle birleşmenin uygun olduğunu görmek ve birliktelik oluşturmak da bilgeliğin başka bir yönü…
Bu bilgeliklerle bağlantıda olanlara ne mutlu… Darısı hepimizin başına…
Hem size, hem kendime şefkatten doğan nice bilgelikler, bu yönde farkındalık sıçramaları diliyorum can-ı gönülden…
Not: Daha önce yazmaya başladığım bir konu (yaşamdaki rüzgarlar) yarım kaldı, ilerleyen günlerde devamını yazacağım. Zira ille o konuda yazayım, sonra içime gelenleri yazayım dedikçe, tıkandım, hiç bir şey yazamaz oldum. Önce içimde birikmiş olanları yazayım diye bir seçim yaptım da, sıralı yazma hapishanesinden çıktım. Sırası gelince, bir ihtimal farkındalığım arttıkça, devamı gelecek :) Bekliyoruz hep birlikte :)
23 Eylül 2008 Salı
Gardrop Mahkumu...
Büyükçe bir gardrop (bilinçaltımız) düşünün. İçi tıka basa dolu. Öyle dolu ki, kapaklar açılmasın diye can hıraç tutuyoruz, itiyoruz. Müthiş enerji, çaba ve enerji harcıyoruz içeridekilerin taşmaması için. Kapakların önünden de ayrılamıyoruz haliyle.
Keşke dökülseler de, ayıklayıp atacaklarımızı atsak. İhtiyaç olmayanları yeni yerlerine göndersek. Gardrobun bekçisi ya da belki mahkumu olmaktan kurtulsak.
Demiştik o zaman…
Gerçeklerle karşılaşmak cesaret istiyor. Sağlam durmak. Sıkı durmak istiyor. Kendini kandırmamak, ertelememek, olanla olduğu haliyle yüzleşmek, olanı olduğu gibi görmek, olana teslimiyet ve her şeyi kapsayacak bir yürek istiyor. Bu satırlara şu anda gözü değen hepimizin bu kapasitesi var, tek adım bu yönde niyetlenmek, yüzümüzü gerçeğe dönmek, kalbimizi açmak…
Soralım kendimize cesurca: Burada gerçek ne?
22 Eylül 2008 Pazartesi
İyi Dilekler Kervanı
Bir ayna ki sen karşı durursun
Başka değil hep kendin görürsün
Böyle olunca bilelim öz ne
Fikirlerde bu ikilik söz ne
Mevlana
Bu yolculukta gördüklerimden birkaçını paylaşmak istiyorum bugün. Bu niyetle yola çıktığımda, düşündüğümde içimde bir huzursuzluk, rahatsızlık oluşan 5 kişi belirmişti. Niye bu kişiler en başta bilememiştim. 12 günden sonra çok daha iyi anlıyorum.
Bu kişilere önce yüzeysel iyi dileklerde bulunmuştum, pek kolaydı. Sonra özellikle ikisine iyi dileklerde bulunurken, içimde çalkantılar olduğunu fark ettim. Aklıma bu kişilerin yapmış olduğu bazı hareketler, söyledikleri sözler, sebep oldukları olaylar geldi, peşi sıra da kızgınlık, kırgınlık, incinmişlik.
Yola bu kişilere iyi dileklerde bulunmak üzere çıkmıştım ama içimde taşıdığım yaralarla karşılaşmıştım. İyi dilekler karşı tarafa ulaşıyor mu, bilmiyorum. Ancak kendi yaralarımı keşfetmek kendime verdiğim harika bir hediye oldu, oluyor. Çünkü yaramı bilirsem, iyileştirmek için fırsatım olur. Görülmeyen, karanlıkta, kıyıda bucakta kalmış yaralar hem nereye gitsem üzerimde taşıdığım bir yük oluyor, dolayısıyla yaşamda beni yavaşlatıyor, hem de beni yönlendiriyor ve özümden ayrı adımlar atmama neden oluyor.
Bu nedenle iyi dileklerde bulunurken, içten gelen itirazlara, anılara, isyanlara, öfkeye, incinmişliğe kulak vermek çok önemli. Aksi halde sanki her şey güllük gülistanlıkmış gibi rol yapma ve iyi insan olacağım ümidiyle içimizdeki incinmişlikleri bilinçaltımızın derinliklerine itmemiz tehlikesi olabilir. Gerçek; ne kadar sevimsiz olursa, olsun, her zaman gözümüzü ayırmamamız gereken en değerli şey. Özgürlüğün, hafiflemenin tek yolu, gerçeği aramak, gerçeğe cesurca bakmak şimdiki anlayışıma göre. Kalbi tertemiz, pırıl pırıl bir insan olmak isteyebiliriz, ne güzel. Ama pek çoğumuz orada değiliz, kabul edelim. Neredeysek, oradan başlamak durumundayız. Aksi kendimizi kandırmak olur ki, zaman ve enerji kaybı.
Peki bu içimizdeki incinmiş, kızmış taraf ortaya çıktığında ne yapacağız? Herkesin elbette kendine uygun bir yolu vardır. Benim şimdiye kadar kullandığım yolları bu blogda paylaştım, kısaca tekrarlayayım.
* Listeleri pek sevdiğim için (ve de kolaylık sağladığı için), içimden gelen itirazları yazılı olarak listelemek, karşı tarafta alındığım, kızdığım özellikleri listelemek.
* Bu özellikler bende var mı diye bakmak. Burada çok dürüst olmak. Artık bunca yol yürüdükten sonra, peşinen vardır diye bakıyorum ve yaşamımdan örnekler pat pat dökülüyor önüme. İlk başlardaki “katiyen, bu özelliğin bende olmasının mümkünatı yok” hallerini pek yaşamıyorum yani, baktım enerji, zaman kaybı.
* Sonra bu özellikle ilgili ne yapacağıma bakmak. Duruma göre ilgililerden (yani kızdığım kişilerin bana davrandığı gibi davrandığım diğer kişilerden) gıyaplarında ya da şahıslarında özür dilemek. Telafi için yol aramak- yine o kişiye doğrudan ya da başkalarına ama telafi niyetiyle. (Kısa yazıyorum blogda çeşitli yazılarda var detay)
* Bu özelliği tekrarlamamak için ne yapabileceğime bakmak. Burada genellikle işime yarayan bir düşünme şekli: bu davranışı yaparken/ sözü söylerken, herhalde bir ihtiyacımı karşılamaya çalışıyordum. Neydi bu? (Şiddetsiz İletişim, Marshall Rosenberg, Sistem Yayınları- bu kitapta ihtiyaç listesi var. Bu listeye bakmak netleşmek için işe yarayabilir) Ancak anlaşılan pek talihsiz bir yol seçmişim bu ihtiyacı karşılamak için. Ya başkasını kırmışım bu uğurda, ya kendi değerlerime ters düşmüşüm, ya kendi ihtiyacımı bile karşılamamış bu yaptığım. Eh olmuş olan, peki neyi farklı yapabilirim bir dahaki sefere? Bunu kendime öğretebilmek için, şimdiden hangi adımları atabilirim?
* Özellikle bu son adım, kendimi affedemediğim haller için çok yararlı. Zira iyi dilekler dilediğim kişiler için yukarıdaki adımları yaptım, kalbimin önündeki sisler kalktı, daha rahatlıkla iyi dileklerde bulunmaya başladım. Sonra bir gün baktım, yine bir hafif sis. Bu kez bu kişilere kendi yaptığım bazı davranışları hatırladığımı fark ettim. Yine kalbimin üzerinde bazı bulutlar var. Kendi değerlerimle, önem verdiklerimle uyuşmayan davranışlar, tarzlar, sözler. Bir iki gün utanma hissiyle geçti- zamanım kısıtlıydı, pek üzerinde çalışacak fırsat olmadı, o yüzden bir iki gün. İşte pişmanlık, utanç hissettiğim, kendime karşı hayalkırıklığı yaşadığım o haller için de yukarıda paylaştığım adım çok yararlı oldu. Hangi ihtiyacımı karşılamaya çalıştığımı görünce, içimde bir şefkat belirdi bu davranışı yapan Hale’ye. Şimdi gördüğümü görsem, kesinlikle o şekilde davranmazdım. Üzüldüm. Şiddetsiz iletişimde buna yas tutmak diyorlar. Öyle hakikaten, yaşanmışlığın ve yaşanmamışlığın yassını tutmaya izin verdim kendime. Sonra da neyi farklı yapabilirim diye baktım.
Geçtiğimiz günlerde ölüme çok yaklaşmış ancak rahatça ölüme akamayan kişilerle karşılaşıyorum. Yakınları bazen soruyorlar, “ne yapılabilir?”. İçimde öncelikle şu düşünce oluyor: Ölüme her an hazırlıklı olmak ne kadar önemli. Hastalıkla uğraşırken, şu yukarıda dilim döndüğünce paylaşmaya çalıştığım süreçler yapılabilir mi? Bilmiyorum. Ama en azından o koşullarda çok zor olabileceğini tahmin ediyorum. İyi dileklerde bulunma yolculuğu aslında kendimize iyi dileklerde bulunma yolculuğu, kendimize bir hediye. Yaşamda daha hafif, daha özgür, daha anlamlı yaşayabilmek için, yollardan biri. Ölüm zamanı geldiğinde de umarım daha hafif bir yükle yeni yolculuğa çıkabileceğiz.
Gelelim Mevlana’nın bugünkü sözüne. Dün pat diye karşıma çıktı, pek denk düştü. Bu yazıları yaşamla elele yazıyoruz hissi çok kuvvetli son günlerde :) İyi dileklerde bulunduğumuz kişiler yalnızca birer ayna, bizim onlarla pek işimiz yok bana göre. Talihsiz yollarla yaşıyor olabilirler, bizim onlara iyi dileklerde bulunmamız onların yollarını onayladığımız anlamına gelmiyor. Tam tersi. Önce kendimizdeki benzer yarayı fark edip, iyileştirmek için adım atıyoruz. Sonra öyle uygun gelirse ve gerekirse (zira bazen nasıl oluyorsa oluyor ama gerek kalmıyor, karşı taraf değişiveriyor), karşımızdakine ihtiyaçlarımızı, isteklerimizi, gördüklerimizi ifade ediyoruz, iletişim yoluyla gelişiyoruz. Belki de iyi dilekler dilerken, yaydığımız güzel enerjiler cep telefonu dalgası gibi onlara ulaşıyordur ve bilinçlerinde olmasa da bir bölümleri bu iyi dilekleri duyuyordur, onların da gelişimlerine katkıda bulunuyoruzdur. Belki. Bunu bilmiyoruz, pek kafa yormaya da gerek yok bana göre. Önemli olan, fark ettiklerimiz. Gördüğümüzden daha fazla güzel şey oluyorsa da, harika, olsun…
İyi dilekler gönderdiğim kişileri değiştirmedim, her gün düzenli, istikrarlı başta beliren 5 kişiye iyi dilekler göndermeye ve içimden gelenlere bakmaya devam ediyorum. Zira 40 gün dendiğine göre, Mevlana’nın bir bildiği vardır diye düşünüyorum. Yoksa da olmadığını görürüm ama deneyip bakana kadar bilemem. Bu kişilere bakarken kendimde gördüklerimi ve şimdilerde yaşadıklarımı örneklerle paylaşmamayı seçiyorum, onlara saygımdan. Ancak öyle inanılmaz, hiç beklenmedik durumlar gelişiyor ki bu kişilerle ilgili bugünlerde. İnancım gittikçe kuvvetleniyor. Merakla yolculuğun geri kalanına açıyorum kalbimi… Kervanın diğer yolcularına da yürekten selamlar...
* Not: Yukarıdaki fotoğraf taa likya yürüyüşünde başlayan bir niyetin gerçekleşmiş ürünü. Sonunda bir fotoğraf makinesi ekibe katıldı :) Likya dostlarım Rita ve Kemal Bey, uğraşıp, araştırdılar ve beni içimin rahat ettiği, kolaylıkla kullanabildiğim, hafif bir makineye yönlendirdiler. Özenleri, ilgileri için gönülden kocaman teşekkürler. Seda (Talaakar) da makineyi kolaylıkla almamda destek oldu. Ona da gönülden kocaman teşekkür. Coşkuyla, merakla makineyi kurcalıyor, denemeler yapıyorum. Çevreme bakışımda değişiklik oldu daha şimdiden. Daha detaylı bakıyorum, ışığı, gölgeyi daha bir görür oldum. Çocuklar gibi şenim yani yeni ekip arkadaşımla. Hava bulutlu olmasa, ne fotoğraflar çekeceğim... Yaşamda da bulutlu havalar var, hava güneşliyken keyfini çıkarmaya bakmalı...
9 Eylül 2008 Salı
Sonuca Ulaşamıyorsak...
Acaba burada genişlememize, özgürleşmemize yardımcı olacak farklı nasıl tepkiler olabilir?
1- Bir daha deneyebiliriz.
2- Neye ihtiyaç var bakarız. Materyal mi eksik, beceri mi, bilgi mi? Bu ihtiyaçları ben karşılayabilir miyim? Öyleyse, tamam. Karşılayamıyorsam, kim karşılar? Desteğe, motivasyona mı ihtiyaç var? Kimden destek, teşvik isteyebilirim?
3- Daha önce yapılmış, olmuş örneklere bakabiliriz. Karşılaştırabiliriz. “İki resimdeki farkları bulun” engin deneyimimizden yararlanabiliriz :)
4- Daha uzaktan, yukarıdan bakmaya çalışabiliriz ve nerede takıldığımızı görmeye çalışabiliriz. "Burada görülecek daha ne var?" diye sorarız. "Farklı açılardan görmeye niyet ediyorum" diye niyet yapabiliriz. İçimizde bir engel olabilir, içten içe zaten yapamayacağımıza inanıyor olabilir miyiz? Ya da tutunduğumuz bir şey mi var acaba, ileri gidebilmemize imkan vermiyor?
5- Bunu yapmanın başka hangi yolu olabilir diye sorabiliriz kendimize, başkalarına.
6- Çeşitli denemeler de yol aldırmamışsa, "Gayret ettim, elimden geleni yaptım. Olmuyorsa, herhalde var bir nedeni" deyip, teslimiyetle yüzümüzü başka bir yöne çeviririz.
