30 Mayıs 2008 Cuma

Tamamlama...

Bir deneyim nasıl tamamlanır?

Geldikçe yazayım…

Bir işten başka bir işe geçerken, bir yerden başka bir yere giderken, bir konumdan/halden/durumdan başka birine geçerken, çok kısa bir an da olsa, durmak yararlı oluyor.

Bir şeyin bitişini fark etmek,
durmak,
mümkünse, şartlar elveriyorsa, kısa bir değerlendirme yapmak,
duyguları yaşamak,
uygunsa, kutlamak…

Yaşamımın pek çok alanına işlemiş bir uygulama var. Çok küçükken anneannemden öğrenmiştim. Yatağımı topluyordum, sanırım pek özenli değildim. Anneannem dedi ki, “Yatağını topladıktan sonra şöyle geriye çekil ve yatağa uzaktan bir bak. İş öyle tamamlanır.” Anneannemin yatağı her zaman mum gibiydi, çevresine, kendisine özenliydi. Bir işi yaptı mı baştan savma yapmaz, özenirdi ve durup, değerlendirirdi.

Bir işi bitirdikten sonra, şöyle karşıdan bir bakmak, kimbilir ne pürüzleri, ne eksikleri düzeltir, tamamlar; bize ve başkalarına zaman ve enerji kazandırır.

Anneannem saçaklı iş de bırakmazdı, o gün/ o yapışta ne yapılabiliyorsa, tamamını yapardı. Ne büyük hafiflik, huzur, vicdan rahatlığı… “Aman anneanne bırakalım artık, yarın yaparız” dediğimde, “Haydi haydi, bak az kaldı, bitirelim, rahat edelim. Yarının ne getireceği belli olmaz” derdi. Yıllar bu tavsiyenin yaşamı nasıl kolaylaştırdığını öğretiyor bana.

Müslüman kültüründe bir işe başlarken, bismillah çekmek vardır. Bu da aslında –diğer yararlarının yanı sıra- bir şeyin başladığını fark etmek için ne uygun bir uygulama.

Günlük koşturmacalı yaşamımızda ne bitişleri, ne başlangıçları fark edebiliyoruz. Yarım kalan işler, duygular, düşünceler, deneyimler çeşitli boyutlarda yük olarak sırtımıza biniyor. Fark etmiyoruz ama yıllarla ağırlaşıyoruz.

Başlangıçları, bitişleri fark etmeye ne dersiniz? Zaman, enerji gerektiren bir egzersiz değil, yalnızca hatırlayacağız. Birkaç saniye duralım, bitişi ve başlangıcı kutlayalım, tamamlanma enerjisini hissedelim. Yaşam üzerindeki etkisi müthiş- en azından kendimden biliyorum.

Özgürlük; her adımı tamamlamak, geçmişe ölmek, an’a yeni gözlerle bakmak demek anladığıma göre… Hepimize böyle bir yaşam diliyorum…

29 Mayıs 2008 Perşembe

An'la Helalleşmek

Yüksüz ilişkiler

Yine Christopher Titmuss’un bir başka tavsiyesini paylaşayım.

“Sağlıklı ilişkiler yürütmek istiyorsanız, bir haftadan daha önceki meseleleri ısıtıp ısıtıp getirmeyin tartışmalara” diyor.
(Sağlıklı Bir İlişki İçin 21 İpucu-
http://www.insightmeditation.org/dharmenewsletter/DharmaENewsAug2007.doc - Bu yazıyı okursanız, hoşunuza giderse ve de çevirisini yapıp, başkalarıyla da paylaşmak isterseniz, bloga koyarız :))

Böyle bir uygulama ne kadar büyük rahatlık getirir taraflara değil mi?

Meseleleri en fazla bir hafta içinde halletsek, geçmişe ilişkin klasörlere gerek kalmasa. Temiz bir zihin, yeni gözlerle karşımızdakine bakabilsek.

Böylece geçmiş araya girmeden karşımızdakiyle doğrudan ve an’da bir bağlantı mümkün olabilir. Birbirimizi gerçekten duyma, görme, hissetme olasılığımız ne kadar da artar. Özlediğimiz derin, içten ve gerçek bağlantıya daha da yakınlaşabiliriz. İlişkilerimizi böyle yaşasak, affedecek bir şey de kalmaz.

Eva Rambala yürekten iletişim eğitiminde (2004, İstanbul) benzer bir deneyimini paylaşmıştı (aklın yolu bir tabii): Erkek arkadaşıyla her hafta birbirlerine sorarlarmış: “Bana söylemekten çekindiğin bir şey var mı?” Böylece her hafta nasıl evimizi temizliyorsak, onlar da ilişkilerini temizliyorlarmış. Ne kadar rahatlatıcı, hafifletici bir uygulama, değil mi?

Bazen karşımızdakilerle böyle karşılıklı bir helalleşme yapmak mümkün olmuyor. O halde hiç olmazsa, kendi tarafımızı temiz tutmakta fayda var. Her akşam ya da her hafta bir gün kendimize sorabiliriz:
“Zihinsel, duygusal, fiziksel ya da ruhsal bir yük taşıyor muyum?”
“Bu yükü neden taşıyorum?”
“Bu yükü bırakmaya hazır mıyım? Yoksa önce öğrenmem gereken bir şey mi var?”

Duygusal yüklerimiz de çalışma masamızın üzerindeki kağıtlardan çok farklı değil. Gerekeni yapmayı erteledikçe, birikiyorlar, yığınlar oluşturuyorlar, tozlanıyorlar, işe yarayan bilgiler de ulaşılmaz oluyor. Gözümüzün önünden kaldırıp, çekmecelere (bilinçaltına) koysak da, kaybolmuyorlar, bu kez çekmeceler taşıyor, gerekli eşyaları koyacak yer kalmıyor.

Sadeleşme hafiflik ve özgürlük getiriyor… Her gün yepyeni, pırıl pırıl bir masaya oturur gibi…

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Geçmiş Araya Girmeden

“İşten dönen genç bir kadın bir trafik kazası geçirdi ve başından ciddi şekilde yaralandı. Günlerce komada kaldıktan sonra bir hastanede uyandı ama kim olduğunu hatırlamadı. Sadece kim olduğunu değil, hayatındaki herkesi ve her şeyi unutmuştu. Başlangıçtaki paniği doktorların hafızasının geri geleceğine yönelik verdiği güvenle yatıştı.

Hastanede günler geçtikçe, onun kim olduğunu bildiklerini düşündüğü pek çok nazik insanın ziyareti ile rahatladı. Yatağının yanında saatler geçiren yaşlı bir adam vardı, ona bazen kitap okur, bazen hayatından öyküler anlatır, çoğu zaman da onunla sessizce otururdu. Yaşlı adamın beklentisiz mevcudiyetinin sunduğu rahatlamayla, genç kadın yüreğinde o anda yaşayan korku ve kaygıları adamla paylaşırdı.

Genç kadının hafızası geri gelmeye başladı, ufak tefek parçalar ve görüntüler daha detaylı hatıraları tetikledi ve sonunda yaşamı ve hikayesini erişilebilir kıldı. Hafızasının geri gelmesi sadece onun değil, hayatındaki herkesin de geri gelmesi demekti. Genç kadının çok güven duyduğu nazik ve beklentisiz adam, kadının problemli bir geçmişi paylaştığı babasıydı. İkisi de kadının iyileşmesi ile kavgalarının kazadan önce bıraktıkları yerden başlamasına şaşırdı. Kısa süre içinde kendilerini eski hikayeleri tazeleyip, benzer kavgaları ederken buldular. Paylaştıkları huzurlu ve candan anlar uzak anılara dönüştü ve birbirlerine karşı duydukları tahammülsüzlük, kızgınlık ve mücadelenin arasında kayboldu. Arada sırada birbirlerine bakarlar ve aralarında geçmişin durmadığı o kutsal anları hatırlarlardı.

Trajedi ve hafıza kaybı, başlangıç zihnini oluşturmak için tavsiye edilen yollardan değildir. Yine de başlangıç zihni, sadelikteki huzurun kilidini açacak esas anahtardır.
Başlangıç zihninin basit berraklığı, bize her an’a, her ilişkiye önyargıdan ve geçmişten arınmış olarak girme fırsatı tanır.
Başlangıç zihnini oluşturabilmek; bizi yaşamımızdaki her dakikayı, kendimizi, başkalarını ve yaşamın tümünü açık yürekli bir hoşgeldinle selamlayabilmek için özgürleştirir; yeni başlangıçlar yapabilme fırsatı yaratır.”
(Alıntı: Buddhist Path to Simplicity, Christina Feldman, s. 199-200, Çeviri: Seyir Defteri Ekibinden Deniz Üner- Bu bölümü hepimizin anlamasına vesile olduğu için, gönülden teşekkür, ona da destek verenler, yolunu kolaylaştıranlar çok olsun.)

Bu yazının hemen çağrıştırdığı bir anıyı yazayım.

Vipassana hocalarından biri olan Christopher Titmuss ilerleyen yaşına rağmen, çok yoğun bir programa sahip. Dünyanın çeşitli yerlerinde inzivalar, konuşmalar, arabuluculuklar yapıyor; yazılar yazıyor; çeşitli projeleri yürütüyor. Hayranlık duyduğum bir üretkenliği var. Katıldığım bir programında biri bunca işi nasıl yapabildiğini, yorulup yorulmadığını sordu. Cevabı o zaman beni hayran bırakmıştı ama şimdi yazarken, çok daha farklı bir anlam kazandı içimde. Demişti ki (hatırladığım kadarıyla):

“Ben bir yerden çıkarken, orayı tamamlar öyle çıkarım. Yani bir konuşma yaptığımda, salonun kapısından çıkarken, içeride yaşadığım her şeyi tamamlarım. Sırtımda yük taşımam. Her boyutta tamamlarım o yaşananı. Duygusal yük de taşımam. Dolayısıyla yorulmam, fiziksel olarak yorulduğumda da hızlıca dinlenebilirim. Yaşamda çok ara vardır, bu aralarda dururum, dinlenirim, 5 dakika, 10 dakika. Yorgunluğu bile uzun uzun taşımam sırtımda.”

Bugünün işini yarına bırakma atasözü yani… Şu atalar da ne çok şey biliyor değil mi! Yıllar geçtikçe, hikaye kıvamında dinlediğim sözler derin anlamlar kazanıyor.

22 Mayıs 2008 Perşembe

Yeni Gözler...

Fotoğraf: Adamcha- www.flickr.com



Gerçek keşif yolculuğu yeni yerler bulmakta değil, yeni gözlere sahip olmakta yatar.

Marcel Proust


(Bu sözün tercümesi için yine Deniz Üner'e gönülden teşekkür.)




21 Mayıs 2008 Çarşamba

Yüreği Şiirle Beslemek

Fotoğraf- Copido- www.flickr.com



Geçenlerde arkadaşım Seda’yla konuşurken, son Likya yürüyüşü yazısında en çok etkilendiği bölümün gökyüzünü anlattığım paragraf olduğunu söyledi. Benim de en çok etkilendiğim bölüm belki de bu, yürüyüşü kısadan birine anlatacaksam, gökyüzünü seyrettiğim geceyi anlatıyorum. Seda’yla bunları konuşurken, aklıma bir şiir geldi. Ne zamandır paylaşmak istiyordum şiirlerini Ahmet Aslan’ın, şimdiye kısmetmiş.

Ahmet Aslan’ın birkaç şiirini rastlantı eseri Sunay Akın’ın Sabah gazetesindeki 9 Temmuz 2005 tarihli bir yazısında okudum. Üniversite yıllarından sonra pek şiir okumayan bir kişi oldum maalesef ancak bu şiirlerdeki sadelik yüreğimi kavradı. Ahmet Aslan'ın "Bütün Kuşları Alkışlamaya Gidiyorum" isimli kitabını çok aradım, baskısı kalmamış. Ancak birkaç şiirini paylaşabileceğim burada…

“Derler ki yıldızdır o kayanlar
Bence
Gökyüzü taş atıyordur
Sevgilisinin penceresine”

“Karnımın zilleriyle uyandım
Toprağın uykusu ağırdı
Baktım,
Sofrasını açmış
Bekliyordu gökyüzü
Başımda yıldız salkımları
Ufukta karpuz dilimi bir ay”

Yazarken de yüreğim coşuyor, ne müthiş güç.

Sunay Akın’ın yazdığına göre, Ahmet Aslan Urfa’da doğmuş. 20 yıl inşaatlarda çalışmış. Kendini bulabileceği bir yer ararken, Konya’da bir köy bulmuş. Kendi anlatımıyla türkülerde, şiirlerde dinlediği, kartpostallarda imrenerek bakıp aradığı çoban yaşamının içine girmiş. Çobanlık yapıyormuş.

Diyor ki:

“Defterimin satırlarını raylara
Ve kelimeleri
Umut yüklü vagonlara benzetiyorum
Vagonlar hem ağır
Hem hafif
Ki şiirdir ancak
Bu yükü çekecek
En güçlü lokomotif”

“Işıldayan bir taçtır başımda hilal
Geleceksen geceleri gel
Çobanlar kralıyken ben”

Birkaç kelimeyle bunca duygu nasıl aktarılıyor, hayran kalıyorum… Kütüphaneden en sevdiğim şiir kitaplarını çıkardım, yüreğimi şiirle beslemeyi özlemişim…

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Güzellikleri Görerek Zirveye Yaklaşmak

Fotoğraf: OneEighteen- www.flickr.com


Hazır yürüyüşten başlamışken, yine böyle bir örnekle devam edelim. Sizlerle paylaşmak üzere ekipten Deniz Üner, Christina Feldman’ın The Buddhist Path to Simplicity kitabından bir sayfa (s.9) çevirmişti. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Hem bir önceki konuyla uyumlu bir zamana denk geldi, hem de geçen Perşembe yaptığımız grup çalışmasındaki ‘sadeleşme’ konusuyla örtüştü…

Christina diyor ki:

“Zirveye çıkmaya niyetli bir grup insanı dağın eteklerine götürdüğünüzde, her biri bu tırmanışa kendi kişisel öyküleri ve içselleştirdikleri olasılık veya sınırlarına ilişkin inançları ile yaklaşacaktır.

Yola şöyle bir bakıp, tek bir adım atmadan çaresizlik içinde vazgeçenler olacaktır.

Olabilecek her duruma karşı paraşüt, çivi, bin türlü erzak ve sıcak su torbasıyla donanmış olanlar olacaktır.

Haritayı bir kenara fırlatıp, zirveye ilk çıkan olma hırsı ile en zor rotayı seçen birisi olacaktır.

Yolun yarısını tırmanmayı başarıp, manzaranın güzelliğinde kaybolarak yolculuğun geri kalanını unutan birisi olacaktır.

Yolculuğun her adımını önceden sayısız kez, tekrar tekrar planlayan, prova eden biri olacaktır.

Nadir olarak da ne kadar yolu olduğunu gören, ancak telaşlanmayan, dikkatle adımlarını yere basan, manzaranın ve seslerin tadını çıkaran ama asla kaybolmayan; yolculuğu her adımda tamamlanan birisi de olacaktır.

Bu son yol, basitliğin, sadeliğin yoludur- her görüşte, adımda, olayda ve an’da basitlik, sadelik mümkündür. Bu yol, huzur ve bütünlüğün yoludur.

Yaşamımızdaki alışkanlıklar sonsuz tekrarlarla kemikleşirler ve tanıdık olurlar. Biz bunları ilişkilerimizde, işte, konuşmalarda ve tercihlerimizde görürüz. Bu alışkanlıkların nerede huzursuzluğa, karmaşıklığa ve düğümlenmelere yol açtıklarını öğreniriz. Ve tüm bu alışkanlıkların uzun bir geçmişi olmasının uzun bir geleceği olmasını gerektirmediğini de keşfederiz. Bu alışkanlıklara sakin, berrak bir farkındalık getirme istekliliğimiz, yeni seçimlere, konuşma tarzlarına, tepkilere, ilişki kurma yaklaşımlarına kapılar açacak gücü verecektir bize.”


Zirveye yolculukta siz hangi yaklaşımı sergilerdiniz, hatta sergiliyorsunuz? Bir an önce zirveye, hedefe ulaşmak için geçtiğiniz yerleri görmüyor musunuz? Güzellikleri seyredeyim derken, mola vere vere, yarı yolda kalıyor musunuz? Ya da gözünüz korkup, hiç yola çıkmıyor musunuz? Önceden yürümüş olanların işaretlerinden, haritalarından yararlanıyor muyuz? Tek başına mı, dayanışarak mı yoldayız?

Yaşam yolundaki yürüyüş alışkanlıklarımıza iyice bir bakalım. Neler bizi engelliyor, nerelerde odağı kaybediyoruz, nerelerde güzellikleri göremez oluyoruz, nerelerde bir sonraki adıma dikkatli bakamıyoruz, önlem alacağım diye gereksiz neler taşıyoruz?

Christina’nın da çok güzel ifade ettiği gibi, sadelik, basitlik her adımda, her an’da… Özgürleşmek, hafiflemek için yaşamımızı basitleştirelim, sadeleştirelim…

Kendimize ara ara soralım,
“Şu an’ın içinde sadelik, basitlik nerede?”,
“Neyi bırakayım?”,
“Tam şu an’da sadeliği, basitliği nasıl yaşayabilirim?”,
“Şu an önemli olan ne? Ve önemli olmayanları nasıl bırakabilirim?”,
“Her adımda yolu nasıl tamamlarım?”

Güzellikleri görerek, adım adım zirveye yaklaştığımız, her adımda yolu tamamladığımız bir yaşam dileğiyle…

16 Mayıs 2008 Cuma

Likya: Finike- Demre 3

Doğada uzun uyunmuyor, yine sabah erkenden kalkıyorum. Hava diri, aydınlık. Usul usul herkes de kalkıyor. Sarnıcın başında hem laflıyoruz kızlarla, hem siliniyor, diş fırçalıyoruz. Günlerdir ilk kapsamlı temizliğimiz :) Suyun kıymetini bir kez daha anlıyoruz.
Keyfim yerinde ama dizimin hali hiç iyi değil, kıvırdığımda müthiş acıyor. Dizimi kıvırmadan yürümeye çalışıyorum, tabii iki bacağı kullanmak gibi olmuyor. Grubu yavaşlatıyorum epey. Buna çok üzülüyorum. Ancak tüm dil dökmelerime rağmen, yolun bundan sonrasını kendim gitmeme izin vermiyorlar. Her birimiz farklı açılardan anlayış, sabır ve empati geliştiriyoruz. Tüm zorlu koşullara, farklı kişiliklere rağmen gruptaki uyum şaşırtıcı düzeyde.

Kısa bir süre sonra gerçek Alakilise’ye geliyoruz. Burası Melek Cebrail’in kilisesi imiş, daha ziyade inziva ve eğitim amaçlı bir manastır olarak kullanılmış. Çevresinde de birkaç yıkıntı bina var.


Alakilise- Fotoğraf: Ünsal Şahin

Bugün yol yemyeşil. Ağaçlar, türlü yeşil otlar, çiçekler. Arada buğday ekilmiş tarlalar. Tüm dikkatim yine patikada ama arada kafamı kaldırıp, etrafa da kaçamak bakışlar atıyorum.
Fotoğraf: İbrahim Kıyak

Zeytin’de yerleşim göremedik, patika dışında kaldı herhalde. Patikanın bir yerinde belki avcıların kalması için yapılmış bir platformun altından geçtik. Ahşap, kenarları naylonlarla da kapatılmış, müthiş manzaralı bir konaklama yeri var. Birileri yaşamın keyfini çıkarmayı iyi biliyor diye düşündüm. Rahatlıkla uyku tulumlarını çıkarıp kalınacak bir yer. Yürüme telaşından tam yerini tespit edemedim, ancak Zeytin yakınlarındaydı sanıyorum.

Zeytin’den Belören’e kadar yol güzeldi. Yürümesi de rahat. Her ne kadar benim ve gruptan birinin daha dizi sakatlanmışsa da, biz bile rahat yürüdük, normal şartlarda keyifle yürünebilecek bir yol.

Belören’in hemen girişinde bir sarnıç vardı. Arkasındaki evde oturan köylü kadın bize su çekti, şişelerimizi doldurduk. Biz de ona fazla pet şişelerimizi verdik, köy yerinde çok işe yarıyormuş. Yumurta aldık ondan öğle yemeği için. Daha yemeği yiyemeden araba yolundan yürümeye başladık ve bir süre sonra fark ettik ki, patikaya ulaşmak için dik bir yamacı inmek gerekiyor. Eğer grubun o zamana kadar gösterdiği anlayışa saygım ve hürmetim olmasa, hiçbir kuvvetin beni indiremeyeceği bir yamaç. Neyse ki grupta tecrübeliler var, en kolay yöntemi gösterdiler, totomuzun üzerinde kaya kaya indik. Bir de elimizde yumurtalar. Annemin bir lafı vardır: Fare giremediği deliğin önünde bir de kuyruğuna kabak bağlarmış. O hesap.

İndikten hemen sonra harika bir menemen yedik. Bol domates püreli, soğanlı, kimde ne ekmek varsa, paylaştığımız bir menemen. Tadı hala hatırımda.

Yolun bundan sonrası da hep iniş, ancak gölge yok. Epey sıcak. Demre’ye tepeden bakış güzel.


Fotoğraf: İbrahim Kıyak


Tam anlamıyla tıngır mıngır yürüyerek, sonunda birkaç seranın arkasından yola indik. Yaşam "Bunlar pek yoruldu, perişan oldu, dur ben bunlara bir iyilik yapayım" demiş sanki, tam indiğimiz yerde bir römorklu araç varmış. Doluştuk içine, saat dört buçuk gibi Demre’ye geldik. Birkaçımız hemen denize koştuk. Üzerimizdeki günlerin tozunu toprağını, güneş kremini ancak deniz paklar, dedik. Soğuk falan demeden, attık kendimizi sulara.

Parkurun bundan sonrasını yürümüş olduğum, dizime güvenemediğim ve de en önemlisi grubu yavaşlatmak istemediğim için, yolun geri kalanını yürümedim. Üçağız’a diğer sakatlanan arkadaşla arabayla gittik. Grupla orada bir gün geçirdik. Kale’de Sahil Pansiyon’da kaldık (www.sahilpansiyon.net). Hem makul fiyatlıydı, hem de manzarası güzeldi. Gruptakilerin komik ve renkli hikayelerine saatlerce güldük, her fırsatta denize girdik, tekne turu yaptık, denizin üzerinde 20-30 metre uçan bir balık –muhtemelen Akdeniz uçan balığı- gördük.

Demre’den ince bir kitap almıştım- Faruk Duman’ın “Piri, Kayıp Denizler Üzerine Bir Anımsama”:
Kitabı daha önce okumuş arkadaşlardan birinin de dediği gibi, daha dikkat verilerek okunası bir kitapmış, yine de iki arada bir derede bitirdim. Kitapta özellikle bir cümle çok hoşuma gitti:
“Bir zeytin sözcüğü, zeytin anlamına yalnızca bir kere gelir!”
Bizim de tüm uğraşımız; olan’ı, hikayelerden arınmış haliyle olduğu gibi görmek değil mi!

Kale’den Üçağız’a ekmek teknesiyle geldik. Ekmek dağıtımını beklerken, Ekin Pansiyonun sahibiyle karşılaştık- hani geçen sene benim Türk olduğuma inanmakta zorluk çeken kişi. Yine yolda tanıştığım İsrailli çiftten İtzik uğramış bu sene. Kulaklarımı çınlatmışlar. Bunu duymak içimi kıkırdattı. Likya yolu ahbaplarım var, şu yaşam ne ilginç. Üçağız’dan ekmek arabasıyla Kaş’a geldik. Orada da yine Likya yolu ahbaplarından Rita ve Kemal Bey ile buluştuk. Bize kapsamlı bir Kaş turu yaptılar. Çoğu kişinin bilmediği bir sarnıcı gezdik, dans eden kadınların mezarına girdik, sahnesiz tiyatroya gittik. Dereden tepeden konuştuk, gelecek için niyetler yaptık. Sanki görünmez iplerle bir Likya yolu ağı örülmüş gibi… Diyorum yaşam çok ilginç…

Evet… Bu kısa yürüyüşten pek çok şey öğrendim. Geçen seneki yürüyüşün notlarını okuyanlar hatırlar, yürüyüşe bir niyetle başlamıştım geçen sene. Ve bu niyette epey yol kat ederek yolu tamamlamıştım. Bu sene (insanoğlunun gözü aç tabii :)) birkaç niyetim vardı. Ana niyetim yine bana kalsın ama bakın niyetlerimden biri neydi: Yola çıkmadan önceki ayı kendi koşullarıma göre yoğun geçirmiştim ve çok yorulmuştum. Harcadığım enerjiyi daha yerine koyamadan yeni bir şeye girişiyordum. Bunu çalışmak istedim bu yürüyüşte: ‘yorgunluğu detaylı tanımaya’ diye niyet etmişim.

Al işte. İnsan neye niyet ettiğine de dikkat etmeli değil mi! Geçen seneki yürüyüşte fiziksel olarak bu kadar yorulduğum zamanlar olmuştu ancak kendi başıma olduğum için ihtiyaçlarımı gözetebilmiş, yorgunluğun keyfin önüne geçmesine izin vermemiştim. Bu sene grubun da ihtiyaçlarını gözetme isteği değişik bir deneyim oldu. Yüreğim her iki ihtiyacı da kapsayacak kadar genişleyebildi ancak fiziğin sınırlarını genişletecek bir çözüm bulamadım.

Ancak baktım, yorgunluk uzun süre ağır yük taşımakla çok ilgili. Yaşamda da kimi zaman zihnen çok yük taşıyabiliyoruz. Her seviyede sadeleşmenin önemini bir kez daha gördüm. Gerçek ihtiyaçlarımız hakikaten çok az. Niye yük ediyoruz kendimize de, eziyet çekiyoruz. Eve dönüşte yine bir posta evi dolandım, fazlalıkları ayırdım. Kağıtları ayıkladım. Zihnimde de bir hafifleme var, nasıl anlatılır bilmiyorum ama bir bırakmışlık hissi var içimde. Yaşam çantamı iyice hafif tutmak istiyorum bundan böyle.

Bir de kısa süreli dinlenmelerin önemini fark ettim bir kez daha. Kendi başıma yürüdüğümde hiçbir zaman uzun molalar verememiştim. Karanlığa kalmama telaşım olduğu için ve de bazen işareti kaybettiğimde uzun zaman işaret aradığımdan, uzun molalara zaman ayırmıyordum. Ancak sık sık 30 saniyelik, 1 dakikalık hem dinlendiğim, hem de çevrenin güzelliklerini hissedebildiğim molalar veriyordum. Bu molaların benim kondisyonumda birinin bile uzun parkurları yürüyebilmesini mümkün kıldığını bu yolculukta anladım. Ve yaşamda da böyle molaların ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Bazen yaşamın hayhuyuna kapılıveriyoruz, çevremizde olan biteni, güzellikleri göremez oluyoruz, çevremizle, kendimizle bağlantımız kopuyor. Gün içinde her saat bir 30 saniye “ne yapıyorum, ne haldeyim, çevremde neler oluyor, hangi güzelliklerin içindeyim” diye bilinçli bakmak yaşam kalitemizi ne kadar artırıyor… Bu yürüyüşten hatırladığım yegane anlar o birkaç saniyelik duruşlarda gördüklerim…

Bir de yorgunluğun ön hazırlık yapmamış olmakla ilgili olduğunu düşündüm. Bu yürüyüş için beden yeterince hazırlıklı değildi, ancak yaşamda da bazen zihnimiz yeterince hazırlıklı olmuyor. Bedenimde fazladan kilolar vardı, zihnimizde de fazladan gereksiz yükler oluyor, anılar, kızdıklarımız, affedemediklerimiz, bırakamadıklarımız. Bedenimde kaslar hazırlıklı değildi, zihnimizde de farkındalığımızın hızı gelişmemiş olabiliyor. Yaşam her türlü yokuşu, zorlu inişi getirebiliyor karşımıza, iç alemimiz hazırlıklı değilse, zorlanıyoruz. Nasıl hazırlanılır? Tanıyarak, gözlemleyerek kendimizi, zihin hallerini! Sadeleşerek, gereksiz (geçmişe ait) yükleri yokuşlara gelmeden zamanında bırakarak!

Yorgunluk birlikte yürüdüğün insanlarla, hız uyumuyla da ilgili. Yürüyüşten önceki dönemde de dıştaki yaşamın hızı benim kendi hızım ile uyumlu değildi. Bir süre sonra yaptıklarımın içi boşalmaya başladı. Hani hikayedeki gibi “ruhum arkada kaldı”. Bu yürüyüşte de benzer bir durum oldu, sanki yolun üzerinden kayıverdim gibi oldu, yola dokunamadım, yolu hissedemedim kimi zaman. Sizin ailede de olur mu, bizim ailede herkesin haklı olduğu durumlar vardır, kilitlenir kalırız. Bu grupta da öyle hissettim, hızlı yürüyebilen biri için yavaşlamanın ne kadar zor olduğunu o kadar iyi hissediyorum ki. Demek ki hızların uyumlu olduğu durumlar yaratmak en uygunu. Yola çıkmadan iyi düşünmeli, tartmalı. Kendi hızından memnunsan, hızlı bir grupla yürümeyeceksin; yok onlarla yürümek istiyorsan, öncesinde çalışacaksın. Bu kadar basit.

Yorgunluk kişinin kendini tanıması ile de çok ilgili. Mesela kas yapım gereği mi bilmiyorum, yokuş yukarı çıkmak benim için oldum olası zordur, nefesimi ayarlamakta zorlanırım. Bazıları için de yokuş aşağı inmek zordur. Ortaokulda falandım herhalde maratoncu Mehmet Yurdadön ile yapılmış bir röportaj hatırlıyorum. Yokuş aşağı inerken, hızını artırır, yokuş yukarı çıkarken de hızını azaltırmış. Çok mantıklı gelmişti o zaman, hala da hatırımda kalmış. Yaşamda da güllük gülistanlık günlerde iç aleme ilişkin çalışmaları artırmalı, zor koşullarda da enerjimizi idareli kullanmalıyız belki.

Dizimin sakatlanmasının ana sebeplerinden biri tek batonla yürüyor olmam olabilir. Diğer sakatlanan arkadaşın ise, hiç batonu yoktu. Baton bacaklara binen yükü azalttığı, denge sağladığı için çok yardımcı. Sakatlanan dizim batonun olmadığı tarafta. Demek ki yaşamda da tecrübelilerin tavsiyelerini dinlemek gerek, uygun donanımla yola çıkmak gerek. Geçen sene dizime bir şey olmamıştı ama koşullar değişebilir, her an açık olmak gerek. Her deneyim yeni bir öğrenme, yeni bir zenginlik…

Diğer niyetlerime ilişkin daha pek çok ders var, onlar şimdilik bana kalsın…

Öyle böyle; yaşamımda hiç yapmadığım nice şey deneyimledim bu kısa yolculukta: bir grupla doğada kamp yaparak yürüdüm, yürüyerek 1811 metreye çıktım, çadır taşıyarak kamp yaptım, doğada gökyüzünü bir gece boyu izledim, uçan balık gördüm, sarnıçtan su içtim, daracık çadırda üç kişiyle kalıp, uyudum. Yaşamımın ezberini bozdum yine.

Anlayış, destek, sabır ve uyumlarından dolayı tüm gruba; grubu başından sonuna taşıyanlara, grubu önden çekme ve arkadan itme dengesini tutturmaya çalışanlara, konaklama yerlerini seçmekten tekne ayarlamaya kadar organizasyon yapanlara, teşvik edici sözlerle iç ferahlatanlara, bilgi ve deneyimlerini paylaşanlara, dağ başında çantalarından sürpriz yiyecekler çıkararak hepimizi şaşırtanlara, çenemiz ağrıyıncaya kadar bizi güldürenlere gönülden teşekkür… Yolunuz hep açık olsun, nice güzelliklerde yürüyesiniz...

Bana gelince; görülen o ki, şu Likya yolunun yürüyemediğim bölümlerini böyle böyle tamamlayacağım. Bakalım yeni maceralar hangi ezberleri bozacak :)))

Not: Kate Kaçkarlar'da benzer bir patika düzeni oluşturmuş, kitap çıkarmış. İlgililere duyurulur :))

15 Mayıs 2008 Perşembe

Likya: Finike- Demre 2

Likya yollarında ikinci günümüz... Belos'ta kamp yaptıktan sonra sabah erkenden yola çıkıyoruz. Yine tırmanma tabii. Geçtiğimiz yolları anlatamayacağım, zira yine taşlara odaklanmış haldeyim. Bir ara bir çoban aile ile karşılaşıyoruz. Fotoğraflarını çekiyor bizimkiler. Gönderelim diyoruz, çobanın oğlu bize bir internet adresi veriyor :) Yurdumun insanına dağda, tepede internet ulaşmış ne diyeyim. Burada bir sarnıç var, boş şişeleri dolduruyoruz- su topraklı gibi ama susuzluk daha zor olabilir.

Çoban bize kestirme bir yol tarif ediyor. Bu yoldan çıkarken, burnum yere değiyor, öyle dik geliyor bana. Bir ara bedenimin tepkilerinden endişeleniyorum. Nefes almakta güçlük çekiyorum. Allahtan grup lideri fark ediyor da, çantamın yükünü paylaşıyorlar. Çadırı ve suları taşıyanlara nasıl minnet duyuyorum. Sürekli çıkış. Haydi gayret, haydi gayret! Grup liderine dik yokuşlarda 30 saniye nefes molası ricasında bulunuyorum, sağolsun kırmıyor, nispeten rahat şartlarda tırmanmaya devam ediyoruz.

Bir ara kalın gövdeli, yaşlı ağaçların olduğu bir yaylaya geliyoruz. Burada dallarının ucu gökyüzüne kıvrılmış, mavimsi çam türündeki ağaçlar içimi coşkuyla dolduruyor. Adlarını bilmiyorum, grup lideri türünü söylüyor ama şimdi hatırlamıyorum. Sedir ağaçlarının da yaşlı, kırışmış yüzlere benzeyen gövdeleri nedense içime bir güven hissi veriyor. Burada pek çok sarnıç var. Hatta sarnıçların yanına suyun rahat toplanabilmesi için naylondan örtüler yapmışlar. Epeyce de baraka var. Ancak daha taşınmamışlar, bir aileden başka kimse yok.

Öğle yemeği için yine küçük bir düzlükte duruyoruz. Bu molada da bir su birikintisinde banyo yapan kırlangıçları görebiliyorum. Doğayla bağlantıda hissedebildiğim anlardan biri…


Çantalar öğle yemeği molasında :) - Fotoğraf: İbrahim Kıyak


Yolda kafamı kaldırabildiğimde görebildiklerim; ince, zarif taç yapraklarıyla çok asil duran sarı çiçekler, kırmızı dağ laleleri, çeşit çeşit mor çiçekler, ebegümeçleri, devedikenleri, geniş yapraklı kekikler, kalın gövdeli ağaçlar… An'lık sevinçler yaşıyorum...


Molalar da ayrı sevinç elbette :)) Fotoğraf: Asu Özdemir


Yanlış hatırlamıyorsam, İncegeriş Tepesi’nden sonra tuhaf bir ormana giriyoruz. Ağaçlara bir hastalık gelmiş anlaşılan, üzerleri grimsi bir kara yosunuyla kaplanmış, ormanda hayatiyet yok sanki. Kimilerinin gövdeleri bembeyaz, hayalet gibiler. Hava da kapalı. Yüksekte olduğumuz için bulutların içinden yürüyoruz ara ara. Sisler ormanındayız sanki. Kimi yerde ağaçlar görünmüyor, gri-kahverengi sisler arasında sanki masal devleri var ileride. Ara ara iç ürpertici, ara ara keşif heyecanı veren bir yer. Akşama Zeytin’e varmak hedeflendiği için, yine durup bakamıyoruz ama Tarkovski’nin filmlerinden fırlamış bir ormanda sessiz sessiz ilerliyoruz. Sanki zaman durmuş, hayat durmuş gibi.



Sisler Ormanı- Fotoğraf: İbrahim Kıyak


Bir süre sonra iniş başlıyor, yolun başından beri hevesle beklediğimiz iniş. İniş çıkıştan daha zor olur mu? Olur. Saatlerce zikzaklar çizerek, taşlı bir patikadan iniyoruz. Saat ilerliyor. Yağmur yağdı yağacak. Bu yokuşta çadır kuracak bir düzlük de yok, yürümek durumundayız. Dizimde ara ara ağrı hissediyorum. Bir sonraki dönemeçte inişin biteceği ümidiyle yürüdükçe yürüyoruz. Grupta iki kişide yükseklik ölçer var da, daha ne kadar ineceğimizi bilebiliyoruz. Tabii bu bilgi yararlı mı, değil mi, bir süre sonra karar veremiyorum. Bir de bu yolu tersten yürüyenler bu yokuşu nasıl çıkıyorlar diye şaşıyorum.

Yola çıkıştan 12 saat kadar sonra bir yıkıntı binaya geliyoruz. Burayı Alakilise diye düşünüyoruz. Zaten çoğumuzun bir adım daha atacak hali yok, yere yapıştık.

İkinci kamp yerinden manzara- Fotoğraf: Asu Özdemir

Hava soğuk. Çadırları kuruyoruz. Alelusul bir şeyler yeniyor. Alelusul diyorum ama her ocakta ayrı yemek pişiyor. Bir ara bir kamp yemekleri kitabı yazmalı diye düşünüyorum, menu gayet yaratıcı.

Bu arada dizim iyi değil, kıvıramıyorum, müthiş acı veriyor. İlaç sürüp, arkadaşlardan birinin dizliğini takıyorum ama durum hiç iç açıcı değil. Bakalım sabaha ne olacak diye endişelenmeyi sabaha bırakıyorum.

Yakında bir sarnıç var. Suyu süzüp, kaynatarak kullanıyoruz. Nasıl oluyor bilmiyorum içimizden biri pırıl pırıl sular çekiyor sarnıçtan, geri kalan hepimiz çerçöple dolu sular çekiyoruz. Bir püf noktası var herhalde.

Oldukça yakında tuhaf bir ses çıkaran bir hayvan var, dana mı, manda mı, inek mi, bilemiyorum. Ancak bir tek o bağırıyor ve tüm vadide sesi yankılanıyor. Gece ara ara uykumdan uyanıyorum bu sesle, bir keresinde uykumun arasında ayı mı geldi yoksa diye düşünüyorum, öyle acayip bir ses :) İki gece uykusuzluktan ve onca yorgunluktan sonra baygın düşüyorum, ayı da gelse umrum değil pek. Tam bir bırakış hali yani :)))

Devam: 'Bıraktığımız' yerden yarın devam tabii :)))

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Yine Likya: Finike-Demre 1

Biliyorsunuz 2007 Nisan’ının tümünü Fethiye’den Phaselis’e kadar Likya yürüyüş yolunda geçirmiştim. Yaşamımın parıldayan anılarından biri oldu bu doğada yaptığım yürüyüş. İlk dört günü bir arkadaşımla, gerisini ise tek başına yürümüştüm.

Bu sene yine yoldan bir çağrı geldi. Bu kez Doğa Aktiviteleri Grubu (DAG) bir yürüyüş yapacaktı. Önce yürünecek parkuru yanlış anladığım için, heveslendim. Ancak bir türlü karar veremedim. Son ana kadar tereddütlü kaldım. Finike’den Demre’ye yürüneceğini anlayınca, bilinçaltında işleyen tereddüdümü anladım. Bu yolu oluşturmuş Kate Clow’a göre Fethiye’den Antalya’ya kadar tüm parkurun en zorlu etabıymış bu bölüm. “Bu bölümü 3 günde yürürsünüz, bu 3 günün sonunda da bir gün dinlenin mutlaka, yorgunluğunuz ancak çıkar” diyor Kate. 1811 metreye çıkılıyor. Üstelik konaklama imkanı olmadığı için çadırlarımızı taşıyacağız. Kalın uyku tulumu, yağmur malzemesi, yiyecek, su. Çantanın ağırlığının, daha düşünürken, altında eziliyorum. Üstelik geçen seneki gibi öncesinde yürüyüş de yapmadım, hazırlıklı değilim.

Bir yanım “seni aşar, gitme” diyor, bir yanım “ama bu yolu çok seviyorsun, bak bu parkuru bu tecrübeli gruptan başkalarıyla yürüyemezsin” diyor. Arada kaldım. Grubun sorumlusuna çekincelerimi yazdım. Tabii geçen sene bir ay yolu yürüdüm ya, o da bunu referans alarak herhalde, “idare edersin, gel” dedi. Yaşamdan da ilginç destekler geldi öncesinde. Arkadaşlarımın bu yürüyüşten habersiz getirdikleri bazı hediyeler –Ayşe ile Naci’nin Çin erişteleri, Deniz’in İngiltere’den getirdiği peynir, Çağla’nın çabuk kuruyan, küçük havlusu, Yasin’in ucuza bulduğu yağmurluk, Sevgi’nin pekmezi- denk düştü. Bir yandan da Lale Kanada’dan teşvik eden mesajlar yazıyor, İpek iç rahatlatan cümleler kuruyor.

Çantayı hazırladım. Grubun yürüyeceği rota, Finike- Kaş. Geçen sene Demre-Kaş arasını yürümüştüm. Benim için yeni olan kısım ilk kısım. Hazırlanırken, içimden Üçağız’da durmak geçti bir ara, hatta okumayı çok istediğim bir kitabı kargoyla oraya göndereyim diye de düşündüm ama uygun düşmez diye yapmadım. Ancak yaşamın bir bildiği varmış tabii, sonra anladık. Keşke iç sesimi dinleseymişim.

Uzun bir otobüs yolculuğuyla sabah 11 gibi Finike’ye vardık. Yola çıkışımız 13’ü buldu. Grupta 7 kişiyiz. Sıcak, güneş tepede. Önümüzdeki iki gün boyunca su bulamama ihtimalini de düşünerek, epey bir su alıyoruz yanımıza. Bana göre çantam çok ağır. Yolun başlangıcını da bulamadık mı! Likya yolu işaretlerinden sorumlu Ersin’i arıyorum, tarif ediyor. Tarifine bir yere kadar uyuyoruz, sonra çevredekilerin tavsiyeleriyle bir traktör yolundan tırmandıkça tırmanıyoruz. Ekibin kondisyonu iyi. Rahat yürüyorlar. Bense kilomu, hamlığımı her adımda hissediyorum. Ayağım yerden zor kalkıyor. Deniz seviyesinden 900 metreye tırmanıyoruz, aslında o gün için hedef daha da yüksek ama kaplumbağa hızıyla ancak bu kadara ulaşıyoruz.


Önde oluşum yanıltmasın, en yavaş yürüyenleri öne koyuyorlar :)) Fotoğraf: İbrahim Kıyak


Yolda birkaç sarnıç görüyoruz, su var. Pek temiz değil, ancak elimizi yüzümüzü yıkıyoruz. Yolun ilk kısmında gölge yok. O yüzden bu yolu yürüyecekler (bizim gibi Finike’den başlayacaklarsa) erkenden yola çıksalar iyi olur. Yolun başlangıcını da çantasız aramalarını öneririm- gereksiz yorgunlukları önlemek için.

Her adım ileri götürse de bizi, haritaya bakıyoruz ara ara, daha gideceğimiz yol o kadar uzun ki, grup hayal kırıklığına uğruyor içten içe. Hızlı yürüyebilenler tempolarını epey yavaşlatmış haldeler, onlar için ne kadar zor olmalı diye düşünüyorum. Herkes gayret içinde. Arada “haydi, biraz daha gayret, daha hızlı olmaya çalışalım” sesini duyuyoruz. Bu ses içimde bir bölünme yaratıyor, bir yanım daha hızlı yürüyebilmeyi, grubun hızına uyabilmeyi istiyor, bir yanım da fiziksel kapasitenin farkında. Bölünme çaresizlik, sıkışmışlık hissi getiriyor. Vipassana’da yürüyüş meditasyonu vardır. Çevreyle ilgi kesilir, yalnız ayağın hareketlerine odaklanılır. Bir ara bakıyorum, bende durum aynen bu. Ne nereden geçtiğimizi görebiliyorum, ne çevremde ne olduğunu. En fazla görebildiğim yerdeki taşlar. Tüm dikkatim ve enerjim ayağımı yerden kaldırıp, diğerinin önüne dengeli bir şekilde atabilmeye yönelmiş durumda. Bir süre sonra üzerime bir sessizlik ve dinginlik geliyor. Bir düzlükte mola veriyoruz. Dinginlik sürüyor. Kalktığımızda tempomda belirgin bir hızlanma var.


Fotoğraf: İbrahim Kıyak

Akşam Belos’ta kamp yapıyoruz. Ocaklar yakılıyor, makarnalar, erişteler, ton balıkları, menü zengin, grup tecrübeli. Benim ocağım olmadığı için, nohutla yapılan bir çapati (bazlama gibi bir ekmek- grup da beğendi, ilgilenen olursa, tarifini yazayım) ile evdeki pazı ziyan olmasın diye yaptığım pazı kavurmasını yiyorum ilk gece. İki kişi çadır kuruyoruz, diğerleri uyku tulumlarında dışarıda yatmayı tercih ediyorlar. Benim çadır bir buçuk kişilik, içine zor sığıyoruz. Uykum kaçıyor (büyük ihtimal yorgunluktan, kaslarım atıyor ara ara), sağa sola da dönemediğim için, sonunda ben de dışarı çıkıyorum. Gecenin büyük bir bölümünde uyuyamıyorum ama yaşamımda bu kadar uzun bir süre gökyüzünü seyretmişliğim yok, büyük hediye oluyor. Gökyüzünün durup durup değiştiğini hiç görmemişim daha önce. Küçük yıldızlar beliriyor, sonra beyaz bulutumsu Samanyolu beliriyor, sonra daha başka yıldızlar görünür oluyor. Muhteşem bir şenlik. Dışarıda yatmaktan korkuyor muyum? İlk başta evet. Rüzgar esince, yapraklar düşüyor, çıtır pıtır sesler oluyor. Ancak tahminimden çok daha kısa bir zamanda gecenin güzelliği baskın geliyor. En son doğada uyku tulumuyla yatmışlığım- 1997 Ankara Hasandede. Bu kadar arayı uzatmamalı, beton tavana bunca mahkum etmemeli kendimizi, muhteşem yıldız manzarasıyla yüreği yıkamalı, bütünlüğü hissetmeli…


Devamı: Var tabii, Likya yürüyüşü yazısı olur da, kısa yazılır mı :))

2 Mayıs 2008 Cuma

Yazılara birkaç gün daha ara veriyorum


Neredeyse iki hafta olmuş yazı koymayalı...



14üne kadar da yazamayacağım, bir haber vereyim istedim...



Sonra yaşananları paylaşırız yine... :)



Bol farkındalıklar, içgörüler, neşe ve sevgi diliyorum...