27 Şubat 2009 Cuma

Bir Anlık Farkındalık...

Per Ola Wiberg, http://www.flickr.com/photos/powi/2081228827/



Bugün susayım, yola ışık tutan sözün söyleyeceği çok şey var:


"Bir anlık farkındalık yüzyıllık karanlığa yeğdir."

Buddha





26 Şubat 2009 Perşembe

Doğaya Sevgimizi Gösteriyor Muyuz? -2

Dünden devamla...


Duygularım iyice havalanmışken, bu arada Kyoto imzalandı. Ankara’daki gruptan destekledikleri adayın iklim ve doğa dostu projelere ilişkin basın toplantısı yaptığına ilişkin haber geldi. Gözlerime inanamadım. Çalıştayda aynı kafada birkaç kişi bir araya geldik ve sürdürülebilir ev’e ilişkin bir projeye giriştik. Bir kısmınız biliyor, ayaklarını bir türlü yerden kaldıramamış bir “katkım olsun” projesi hayalim var/dı. Onun içinde zaten böyle bir bölüm vardı (web sitesinin parasını ödemeyi unutmuşum, kapatmışlar, şimdi tekrar açılmasını bekliyorum)

Falan falan…

Sonra dün (evvelki gün) acayip bir şey oldu. Tez önerimi yetiştirmek zorunda olduğum için, evde çalışıyordum. Biraz kafa dağıtayım diye (yani bu nedenle olduğunu ‘zannettiğim’), televizyonu açtım. Sabah programlarından birinde tamamen gönüllü olarak ancak üniversiteyle de birlikte çalışarak depremi önceden haber almaya ilişkin çeşitli gözlemler yapan bir gruba rastladım (
www.sismikaktivite.org). İlgimi çekti, seyrettim. 490 kişi, her gün gözlem yapıyor, sitelerine bildiriyorlarmış. Kimi karıncalara bakıyormuş, kimi kuyu ısısını ölçüyormuş, kimi denizi, kimi bulutları gözlemliyormuş. Ve kendi söylediklerine göre 5 şiddetinde hiçbir depremi de kaçırmamışlar. Zira çeşitli kaynaklardan gözlem yaptıkları için, bilgiler çakışıyor, gerçeği daha iyi yansıtıyormuş. Gözlerim kocaman izlemeye devam ettim. Benzer bir uygulama Çin’de 10000 kişiyle yapılmış daha önce ve bir depremi önce tahmin ettikleri için, şehri boşaltmışlar ve hiç can kaybı olmamış.

Bu grupta beni en çok etkileyen şu oldu: Bu grup korkuyla, endişeyle çıktı yola herhalde ama aralarından birinin de dediği gibi, “Korktuk ama öyle durmadık, ne yapabiliriz diye baktık” düşüncesiyle, hayran kaldığım bir girişimde bulunmuşlar. Kendi imkanlarıyla parça bilgisayarlardan sismik hareketleri ölçen bir sistem de yapmışlar. Konuşanlar bilim insanı gibi, dikkatli, bilgili, sorumluluk üstlenmiş. Yüzlerinde korku, endişe yok, ellerinden geleni yapmanın coşkusu ve gönül rahatlığı var. Bu insan gücüne hayran oldum. Çok doğal bir iç tepki olan korku ve endişeyi pek çok insana da hizmet edebilecek bir eyleme dönüştürmeleri hoşuma gitti. Ayrıca “bir şey olmaz” diye de oturmuyorlar, dünyanın doğal hareketlerini “kabul etmişler” ve bununla ne yapabiliriz diye bakıyorlar. Üstelik gözlem yeteneklerini geliştirerek, bir ihtimal manevi yolculuklarında da ilerliyorlar. Bunlar tahmin elbette, birkaç dakikalık programda gördüklerim. Ama bu yaklaşım içimde bir coşku oluşturdu.

Sizce bu nesil dünyanın bu gidişatında rota değişikliği yaratabilir mi?

Bu koca geminin rotası nasıl değiştir! Hele de gücü elinde tutanların gücü düşünülürse! diyebiliriz. Bir de şunu hatırlayabiliriz: Likya yürüyüşü yazılarını okuyanlar belki hatırlar. Kalkan’dan Bezirgan yaylasına doğru ilerlerken, bir ara bir bakmıştım karşımda yüksek bir tepe. Hava sıcak, sırtta çanta. Hiç patika, yol da görünmüyor tepelerde. İçimden söylenmiştim, “kaya tırmanışı mı yapacağım yoksa, yol da yok”. Gözümde bir büyümüş, bir büyümüştü bu tırmanış. Fakat sonra önümdeki yola odaklanmıştım. Bir adım, bir adım daha. Harika manzaralara çıkmıştım. Bir adım, bir adım. Aynı Momo’daki Peppo gibi (kitabı birine verdim, aklımda kalanı yazayım). Peppo sokakları süpüren bir çöpçü. Momo nasıl bu kadar sokağı süpürebildiğini sorar. Peppo yalnızca önündeki sokağa, önündeki süpürge hareketine odaklandığını söyler. Dünkü Krishnamurti’nin hatırlatması gibi. Bir adım, bir an, şu an.

İki soru bana önemli geliyor:

“Bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?”

“Bu nesil dünyanın bu gidişatında rota değişikliği yaratabilir mi? Bu rota değişikliğine nasıl katkıda bulunabilirim?”

Tüm insanlığı sevelim, komşumuzu da sevelim, en yakınımızdakiyle konuşurken de bu sevgimizi hatırlayalım- mesela kızgınken. Doğayı sevelim, öyle ki nasıl sevdiklerimizin üzerine titriyorsak, sevgimizi onlara gösteriyorsak, doğaya da gösterelim.

Bak yine Ankara’daki toplantıdaki hal geldi üzerime, “Peki ben şimdi ne yapmaya söz veriyorum?” Yazılar, konuşmalar harika da, yaşama geçirmeye yönelik bir sonraki adım olmadı mı içim hizasından kayıyor, coşkum sönüyor- içimdeki bu gösterge paneline bayılıyorum :)

Peki ben şimdi ne yapmaya söz veriyorum?

Bir dakika düşünüyorum, neredeysem oradan kaynaklanan, küçük de olabilecek, sevinçle yapabileceğim, ama küçük parmağımla yapacağım kadar da kolay ve etkisiz olmayan bir şey…

Düşünüyorum…

Bir ilk adım olarak…

İçimdeki canlılık gösterge tablosuyla da teyit ettiğimde:

Doğayla dost yaşamak için yaşamımda neler yaptığıma ve neler yapılabileceğine ilişkin somut adımlar içeren birkaç yazı yazmak burada…

Zaten yaptıklarıma ilişkin bir listem var ve çalıştayda oluşan grupla bunu ev için zaten yapıyoruz, şu anda hala ulaşılamayan web sitesinde (
www.katkimolsun.org) de yazmıştım birçok adım.

Tüm bunları derler toplar yazarım. Zaten bu süreç içinde kendi yaşamımda uygulayabileceğim yeni yeni şeyler öğreniyorum. Oyun gibi oldu benim için. Hobi gibi. Hani koleksiyoncular değerli bir parça bulduklarında sevinir ya, ben de yapabileceğim, doğayla dost bir uygulama buldum mu, pek seviniyorum… Tamam, bu içime heyecan verdi… Hem belki sizler de kendi uyguladıklarınızı, duyduklarınızı, öğrendiklerinizi yazarsınız, yine her zamanki gibi karşılıklı zenginleşiriz ve dolayısıyla yaşam da zenginleşir… Sonraki adımlar da kendiliğinden açılır.

Peki bu yazı bitti… Dilerim güzel bir yazı tadında kalmaz, ilham verir, harekete geçme enerjisini tetikler… Belki “bir sonraki adımım ne?” diye sormanıza vesile olur…

Yürekten taşan sevgi ve coşkuyla…

25 Şubat 2009 Çarşamba

Doğaya Sevgimizi Gösteriyor Muyuz? -1

Babamın bahçesinden hünnap, 21.9.2008

Bugün yazı yazayım diye oturdum abartmışım, 5 sayfa tutmuş. Yine arkası yarınlı bir yazı geliyor :)

***

Epey bir zamandır yazmak istediğim bir yazı var. İlle rakamlar da vereyim, uzman görüşlerinden de yararlanayım fikrine saplandığım için, bunları yapmaya da fırsat bulamadığım için, yazamadım tabii. Ancak ne zaman ne yazayım diye düşünsem, aklımda bu konu. Bugün “yetti gayri senin bu dayanaklı olsun arzun” deyip, kolları sıvıyorum.

İçimizde bir kişi de yoktur ki, “Ben doğayı sevmiyorum kardeşim. Güneşinden, toprağından, yaprağından, kuşundan nefret ediyorum. Harap olsun. Ölsün. Yok olsun.” diyor olsun. Bu cümleyi bile okuyunca, içi geriliyor insanın. Yok, biz aynı tüm insanlığı sevdiğimiz gibi, doğayı da çok seviyoruz. Ne zaman fırsat bulsak, doğaya kaçıyoruz. Doğanın kucağında dinleniyoruz, yenileniyoruz, enerji doluyoruz. Böcekten korkanlarımız bile, denizi seyretmeyi seviyor, güneşi seviyor, sümbülleri, papatyaları seviyor. Biz doğanın güzelliklerini görüyor ve çok hoşlanıyoruz. Evimizde saksılarda çiçeklerimiz var kimimizin, kimimiz kedi besliyor, kimimiz köpek. Kimimiz sokaktaki hayvanlara su veriyor, yem/mama veriyor. Mahalle pazarlarına gittiğimizde gözümüz gönlümüz açılıyor. Dalından meyve yedik mi kendimizden geçiyoruz. Bir denizde yüzsem diye hayaller kuruyoruz. Dağlara çıkıyoruz, günübirlik yürüyüşler yapıyoruz, mavi turlara çıkıyoruz. Biz doğayı seviyoruz.

Yalnız galiba biz aynı tüm insanlığı sevdiğimiz gibi, doğayı seviyoruz. Tüm insanlığı severiz ama komşumuzu tanımayız ya, alışverişimiz yoktur ya. Sanki doğayla ilişkimiz de öyle. Komşuyla da bir alıp veremediğimiz yoktur (ki kimimizin vardır), ama bir ilgisizlik hali vardır. Yaptıklarımızın onları nasıl etkilediğini düşünmeyiz bile, sanki yokturlar. Doğayla da ilişkimiz böyle mi acaba? Davranışlarımızın sonuçlarının yeterince farkında mıyız? Farkında olmayabiliriz, biz daha nelerin farkında değiliz- ama fark etmeye yönelik bir niyetimiz var mı? Asıl önemli olan bu sanırım. “Ben bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?” diye sorduğumuzda ve –bilincimizin yettiğince- zarar olmadığını düşündüğümüz seçimi yaptığımızda, akşam yastığa kafamızı nasıl rahat koyarız, nasıl bu alanda yüksüz yaşarız, değil mi?

“Bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?”

Bu soruyu sıklıkla sormamızın kendi manevi yolculuğumuzdaki tekamül ettirici etkisi ortada. Ancak iş bu kadarla kalmıyor. Eski yüzyıllarda işin boyutu bu kadarda kalabiliyordu. Bizim için ise, başka bir boyut daha var.

Geçen sene çevre hareketinin gurusu, dünyanın en etkili düşünce adamı diye tanıtılan Lester Brown’un bir konuşmasına gitmiştim. Daha önceden de herkes gibi küresel ısınmayı, kutuplarda üstünde durmak için buz bulamayan ayıları, suların yükselmesine hazırlık olsun diye ülkelerini taşımak için toprak almaya başlayan Maldiv hükümetini, Kyoto çekişmelerini, kuruyan gölleri, sulak alanları, azalan arıları ben de takip ediyordum. Ancak Brown’un anlattıkları birden içimde bir kırılma noktası oldu. Brown insanlığın meselesinin medeniyetin gelişmesi değil, artık medeniyetin “hayatta kalması” olduğunu söylüyordu. Birçok grafik gösterdi. Gidişatı, projeksiyonları anlattı. Orta Asya’da tümden erime tehlikesindeki buzullardan söz etti, bunların erimesi halinde tarımın imkansız hale gelmesi sebebiyle oluşma ihtimali olan açlıktan söz etti. Su kıtlığı, ısı artışı, tarımda düşüş, toprak erozyonu tehlikelerinden söz etti, içim şişti. Birkaç tavsiyede de bulundu, harekete geçmeye teşvik etti. "Bu konuyla hepimizin ilgilenmesi önemli. Bir konu seçin, üzerinde çalışın" dedi.

Geçenlerde Ankara’daydım biliyorsunuz. Sürdürülebilir yaşam için proje destekleme çalıştayına katıldım. Bu çalıştayın eğitmeni John Croft çalışmanın bir bölümünde dünyanın durumu, gidişatı ve gelecek projeksiyonlarına ilişkin bir sunum yaptı. Yine istatistikler, rakamlar, grafikler. Aklımda kalan tek rakam; bundan yanılmıyorsam bir yüzyıl önce ortalama yaşam süresi 25 yılmış, şu anda 67 yıl –güzel bir gelişme-, bundan birkaç yıl sonraya kadar da artmaya devam edecek, 73 yıla ulaşacakmış. Sonra inişe geçecek ve birkaç on yıl sonra (tarih vardı ama hatırlamıyorum) 21 yıla inecekmiş. İçim yine şişti.

John Croft, bizim neslimizin çok kritik bir dönemde dünyaya geldiğini hatırlattı. Rakamlara bakınca doğru söylüyor. Bizim alacağımız kararlar sanki dönüm noktası kararları gibi. Bizim nesil bilinç sıçramasını yaratacak olan nesil- umarım.

Bu çalıştaydan çıktım, bir arkadaşımda kalıyorum. O da o gece bir toplantıya gidiyormuş, bana da gel dedi: İklim Dostu Kentler. (Yazdım mı bunu daha önce yoksa- neyse devam edeyim) Belediye seçimlerinden önce, kendi uygun gördükleri adayın ekibiyle, danışmanlarıyla çalışan, belediye başkanının projelerinde doğa duyarlılığını görmek isteyenlerin yaygınlığını artırmak için çabalayan bir grup. Başkanlarını da çok yıllar öncesinden yine doğaya ilişkin bir gruptan tanıyor muyum, harika. Bu toplantıda biraz fazla konuşup, “Peki bu bilgilendirme sonrasında biz tek tek şimdi ne yapmaya söz veriyoruz?” diye takılmış plak gibi insanların içini şişirdiysem de, en azından benim için çok kafa açıcı bir toplantı oldu. Önder –sağolsun- ricamı kırmayıp, rakamları da gönderdi ama bugün geldiği gibi yazıyorum, bakamayacağım. Aklımda kaldığı kadarıyla Türkiye’nin karbon salınımı dünya çapında en yüksek sırada değil. Ancak kendi içinde bakıldığında geçen yıllara göre %90 artmış. Bu oranı duyunca, içime bir üzüntü çöktü. Şimdi bile gözlerim doluyor.

Bu topraklarda yaşayan bizler doğayı seviyoruz. Kimimizin köyde yakınları var, toprakla uğraşıyorlar. Bizim dini, kültürel, geleneksel motiflerimiz doğayla dost, iç içe. Bu Ekim’de bahçıvanlık kursuna başladım babamla birlikte –her ne kadar öğrendiklerim kısıtlı olsa da, apartmanda birkaç saksıyla oturuyor olsam da-, daha çok bu alandaki bilgilerin içindeyim hiç olmazsa. Toprak TV (161. kanal- dsmart) diye bir kanaldan haberdar oldum bu vesileyle. Bende d-smart yok, annemlere gittiğimde seyrediyorum bazen. Bahçesi olan, üretim yapan için müthiş bilgiler var, tam bir eğitim programı. Yapılanları seyrettikçe, görüyorum bu topraklarda yaşayanlar doğayı seviyor. Hele geçenlerde bir organik bal yetiştiricisi vardı, göz yaşlarıyla seyrettim gayretini. Seviyoruz, biz doğayı seviyoruz.

Bu süreçte ümitsizlik hissetmedim. Yaşamı gözlemlediğimde gördüğüm o ki, idrak yaşandığında akış bambaşka bir yere ansızın dönebiliyor. Mucize sayabileceğimiz durumlar oluşabiliyor. Anlayışıma göre, iş bilinç sıçramasına, idrake bakar. Bu da yine inancıma göre, 100 maymunluk :) (önceki yazılardan birinde anlatmıştım) bilinci bir araya toplamaya bakar.


Yarın: Eee, sonra?

24 Şubat 2009 Salı

"Her Zaman Farkında Olma!"

Mahonia, http://www.flickr.com/photos/cosmicphoenix/335498707/
(Hiç yağmurda çam iğnelerindeki damlaları izlediniz mi?
Bu fotoğraf Ayşe K., Aslı ve Yasin'e ithaf...)

Yine Krishnamurti'den mektup var bizlere :))


“Her zaman farkında olmam gerek” dediğinizde, bunu bir sorun haline getirmiş oluyorsunuz.

Soru: Her zaman farkında olmak imkansız benim için.

Krishnamurti: Her zaman farkında olma! Yalnızca küçük küçük farkında ol. Lütfen, her zaman farkında olan hiçbir varlık yoktur- bu korkunç bir fikir! Bu bir kabus, bu süreklilik arzusu bir felaket. Yalnızca bir dakika farkında ol, bir saniye ve o bir saniyelik farkındalıkta tüm evreni görebilirsin. Bu şairane bir söz değil. Biz bir tek an’da, aniden görürüz göreceğimizi; fakat bir şey gördüğümüzde, bunu sabitlemek, tutmak, sürekli hale getirmek isteriz. Bu hiç de farkında olmak değildir. “Her zaman farkında olmam lazım” dediğinde, bunu bir sorun haline getirmiş oluyorsun, ve o zaman niçin her zaman farkında olmak istediğini bulman iyi olur. Açgözlülüğü ima ettiğini, sahip olma arzunu içerdiğini gör. Ve “Her zaman farkındayım” demek hiçbir anlama gelmiyor.
Krishnamurti, Collected Works, Cilt XIII- 184

Questioner: I find it impossible to be aware all the time.
Krishnamurti: Don't be aware all the time! Just be aware in little bits. Please, there is no being aware all the time - that is a dreadful idea! It is a nightmare, this terrible desire for continuity. Just be aware for one minute, for one second, and in that one second of awareness you can see the whole universe. That is not a poetic phrase. We see things in a flash, in a single moment; but, having seen something, we want to capture, to hold it, give it continuity. That is not being aware at all. When you say, 'I must be aware all the time,' you have made a problem of it, and then you should really find out why you want to be aware all the time. See the greed it implies, the desire to acquire. And to say, 'Well, I am aware all the time,' means nothing.
Collected Works, Vol. XIII - 184


Yaşam yolculuğunda ilerlerken, kimi zaman çok hoşumuza giden bir özellik, nitelik, uygulama görüyoruz ve “bunu hep yapmak istiyorum” diyoruz. Sonra içte bir savaş başlıyor, bir taraf yapmak istemiyor, bir taraf “yapacağız” diyor, hatta “her gün yapmamız lazım” diyor. Kıyamet kopuyor iç âlemde. Oysa genele yayma planları yapmak yerine, o anda yaşama geçirsek, bir kere, bir an ama şöyle derin derin, tam anlamıyla, en harikasından. Sonrası sonra.

Daha önce de anlatmışımdır, Ayşe E. tatile gitmişti. O sıralarda da farkındalık çalışmaları yapıyorduk, günlük yaşam içinde farkında olmaktan konuşmuştuk. O da yüzerken, farkında olmayı denemiş. Tatilden döndüğünde yalnızca o kareyi hatırladığını söylemişti. Hatta yıllar sonra geçenlerde konuştuğumuzda yine o kareyi tüm canlılığıyla hatırlıyordu. Bu arada kahve içerken de tüm farkındalıkla içmiş, o derin deneyim sanki hücrelerine işlemiş, anlatırken gözleri canlılıkla pırıl pırıldı.

Bu yazıyı okuduktan sonra, bir hareketi –küçücük- tam farkındalıkla yapmayı deneyelim. Çayı, kahveyi, yemeğin bir kısmını, belki yalnızca bir lokmayı tam farkındalıkla içelim, yiyelim. Tüm kokuları, sıcaklığı, soğukluğu, sesleri, sertliği, hareketleri izleyerek. Bedendeki, duyulardaki tüm hisleri fark ederek, algımızı tam açarak, an’a odaklanarak. Ya da ellerimizi yıkadığımızda. Ya da kafamızı yana çevirdiğimizde. Ya da ayak tabanlarımızın yere bastığını hissettiğimizde.

Bir an.

Bunun ne işe yaradığına ilişkin önceki yazılarda çok malzeme var. Tekrarlamayayım. Yalnızca Krishnamurti’nin hatırlattığı “küçük adım”ı paylaşayım istedim bugün. Kendimize sorun yaratmayalım, basitleştirelim yaşamı. Bir adım, küçük adım, ama derinlikli adım…

Ve yine Krishnamurti'nin hatırlattığı gibi, şu an elimizde ne varsa, malzeme. İçimizde direnç varsa, yoğun arzu varsa, isyan varsa, doymak bilmez açlık varsa, hepsi yanında oturmaya ve "seni tanımak istiyorum" demeye değer... Yine şu an, bir an, bir kere, ama derinden...

23 Şubat 2009 Pazartesi

Yüreğin Sesi ve Subba Rao'dan bir Söz

Yaşam çok ilginç bir yolculuk.

Daha önce de birkaç kez yazmıştım, 1997'de sosyal hizmet alanında çalışanların değişim programı (CIF) ile Hindistan'a gitmiş, 3 ay kalmıştım. O seyahat bir çok ufuk açmıştı. Bunlardan biri kendimin olduğu kadar, pek çok başka insanın da yaşamlarına katkısı olan vipassana idi.

Hindistan'a gitmişken, Gandhi'nin ashramını da ziyaret etmeden olmaz, demiş. Oldukça zorlu ve uzun bir yolculukla Ahmedabad'a gitmiştim. Şimdi hatırlayamadığım bir sebeple ashramda pek çok yer kapalıydı. Ancak bir kitap almışım Gandhi'nin sosyal hizmet yaklaşımına ilişkin. Alanda çalışırken de, sonrasında da "mutlaka bir gün okunacak" kitaplar arasında toz topladı, oradan oraya taşındı.

Sonra geçen sene açık ofis günlerinden bir gün bu kitabı okumaya başladım. Çok hoşuma gitti. O sırada yan masamda çalışmakta olan o günkü açık ofis arkadaşım, bu konuda bir konuşma yapmamı önerdi. Bir kitap okumakla konuşma mı yapılır diye reddettim ama içimde de bir canlılık oluştu. Tam o sırada yurtdışında yaşayan bir arkadaşım mesaj gönderdi: "Hindistan'a gidiyorum, oradan istediğin bir şey var mı?" Şaşkınlığımı tahmin edersiniz.

Sağolsun oradan çok yararlandığım bir tomar kitap gönderdi. Tam bunları okumaya başlamıştım ki, Gandhi'nin ilkelerini çocuk ve gençlere anlatarak ömrünü geçiren bir kişinin Türkiye'ye gelmekte olduğunu öğrendim. Gözlerim kocaman açıldı. Dinlemeye gittim tabii. Bugün o konuşmada geçen bir cümleyi paylaşacağım. Ancak öncesinde bu hikaye nereye gidiyor onu yazmak istiyorum. Geçen sene Eylül ayında ders çalışır gibi Gandhi kitaplarını okudum. Tam o sırada üniversite affı çıktı. Daha öncesinde hiç aklımda yokken ve bir yarım kalmışlık da hissetmezken, 1995'de tez aşamasında yarım bıraktığım yüksek lisansa devam etmeye karar verdim. Karar vermemde en büyük etken usul usul döşenen bu taşlardı diye tahmin ediyorum.

Yaşam -yaşadığımız anda pek anlamlı ya da bağlantılı görünmeyen- bir düzenle işliyor sanki. Yüreğimiz, içimizdeki ses, bilge yanımız bizi elimizden tutup, adım adım bir yere götürüyor ve adımları atarken kimi zaman bir anlam veremeyebiliyoruz bu adımlara. Bugünlerde tez önerisini yazmak için çeşitli kaynaklar okuyorum. Ara ara "acaba? nereye gidiyor bu? neden?" sesleri geçiyor içimden. Ancak önemli olanın yaşamla, görünenin ötesindeki düzenle hizada olmak olduğunu da derinden bir yerde biliyorum. Bu hizada olmak hissini de bedenimizde hissediyoruz: "içime uygun geldi", "oh bir rahatladım", "karnım gevşedi", "içime sıcak geldi", "içimde bir heyecan, coşku oluştu", "bir genişleme hissediyorum" gibi ifade bile ediyoruz kimi zaman. Günlük yaşam içinde "hizada mıyım, değil miyim" diye bakıyor muyuz, belki bazen, bazımız daha çok, daha sık. Değer mi buna bakmaya? Yukarıda kısaca özetlediğim akışa baktığımda, tesadüf mü şimdi bunlar diye düşünüyorum. Bir adım atınca, bir sonraki adımın yeri belirmiş önümde. Çok ilginç bir düzen. Yaşam da bir keşif yolculuğu. Bir pusulaya sahip olmak çok hoş geliyor bana. Hizada mıyım diye bakmaya değer gibi geliyor kısaca.

Bunca lafa aslında dosyada gördüğüm ve Dr. Subba Rao'nun konuşmasından not almış olduğum sözlerden biri sebep oldu. Hikayesini anlatayım derken, nerelere geldim :))

Dr. Subba Rao'dan aktarıyorum:

Her ermişin bir geçmişi, her suçlunun bir geleceği vardır...
(Every saint has a past, every criminal has a future)

Bu her iki hali de içinde barındıran kendimize ve çevremizde gördüğümüz herkese ilişkin bakışımız için ilham verici bir söz, değil mi?

Not: Geçmiş günlere ilişkin yorumlarda ufkumuzu açacak katkılar var. Okumak isteyen olursa diye yazayım istedim.

20 Şubat 2009 Cuma

Öncelikler...

Altunizade, Validebağ Korusu, nam-ı diğer açık ofislerden biri, Kasım 2008


Son günlerde öncelikleri tespit etme konusunu daha çok gözlemler, üzerinde düşünür oldum. 20 Ekim 2007'de bloga en önemliyi görebilmek üzerine bir hikaye koymuştum. Bugün bu hikayeyi tekrar hatırladım.

Duyduklarımdan, gözlemlediklerimden anladığım kadarıyla; en önemliyi görebilmek, an'da tam bir odaklılık gerektiriyor. Tüm varlığımızla an'daysak, en önemliyi seçmek bile gerekmiyor, orada açıklıkla, düşünceye gerek kalmayacak şekilde netlikle duruyor. Bu durumda tüm enerjiyi an'da tüm varlığımızla olmaya vermek yeterli gibi görünüyor.

Kimi zaman gelecek endişesi, kimi zaman birçok yapılacak işin aynı anda çekiştirmesi, kimi zaman durup dinlenmeye fırsat vermeyen her bir yönden gelen pinpon topları en önemliyi görmenin önünde bir perde oluşturabiliyor. Birkaç dakika durup, bedenimizde ne oluyor diye izleyebilirsek ve ilgiyle bedenimizdeki hisleri gözlemleyebilirsek, bu perde bir süre sonra kalkabiliyor. Yüreğimizin sesini, özümüzü, bilge yanımızı, iç sesimizi, sezgimizi, artık ne diyorsanız, bunu duymak mümkün olabiliyor.

Aksi halde gelen her topa karşılık vereceğim diye, yaşama kendimize özgü, biricik katkıyı verebilme fırsatını o an için kaçırabiliyoruz. Bazen o an'lar öyle uç uca geliyor ki, bir yaşam böyle yaşanabiliyor.

Önceliği keşfetmenin bir başka yolu da, bedenimizdeki pusulayı kullanmak. Yapılması uygun olan şeyi düşündüğümüzde içimiz genişleyebiliyor, gönlümüze bir ferahlık gelebiliyor. Aksi halde içimiz daralıp, sıkılabiliyor.

John Croft'un hoşuma giden bir sözü olmuştu: "Bir projede genellikle birden fazla hedef olabilir. Bu hedeflerden hangisine öncelik verileceğini seçmek için, en önemlisine değil, hangisi önce yapılırsa, diğerlerini de peşinden sürükler, onların yapılmasını kolaylaştırır, yolunu açar diye bakın." demişti.

Yaşamımızda her an en önemliyi, öncelikliyi açıklıkla görebilmemizi ve ona yönelebilmemizi diliyorum...




19 Şubat 2009 Perşembe

Bir Hikaye: Tohum Ektiğimizde...

Babamın bahçesinden, Eylül 2008


Gaia House'ta inziva yaparken, çeşitli hocaların konuşmalarını dinleme fırsatım oldu. Bunlardan biri de Yanai Postelnik'ti. İnziva yapmış olanlar bilir, bu konuşmalarda kimi zaman çok gülünür. Aslında atılan kahkahalar kendi yansımamızı görmemizden kaynaklanır. Yanai'nin de konuşması böyle bir konuşmaydı benim için, pek gülmüştüm- kendi halime :) Konuşmayı da pek beğenip, kasedini almıştım. Yanai konuşmada bir hikaye anlatmıştı. İç alemimize yönelik yaptığımız çalışmalardaki halimize biraz benziyor. Aynen onun sözleriyle ben de bunu size aktarmak istiyorum:

Kurbağa ile tavşan iyi arkadaşlarmış. Bir gün tavşan kurbağayı ziyarete gitmiş. Kurbağa “Geldiğine çok sevindim” demiş, “Sana göstermek istediğim bir şey var, benimle gel”. Ve tavşanı evin arkasına götürmüş. Daha önce yalnızca otların bulunduğu arka bahçede şimdi harika renklerde, şekillerde ve kokularda çiçekler varmış. Tavşan bahçeye bakmış ve “Ah kurbağa kardeş ne kadar güzel bir bahçe” demiş, “keşke benim de böyle bir bahçem olabilseydi”. Kurbağa: “Tavşan kardeş senin de böyle bir bahçen olabilir. İşte elimde tohumlar var. Evine götür, ek, toprağı kabart, sula. Senin de böyle güzel bir bahçen olabilir. Ama seni uyarmam gerek. Güzel bir bahçeye sahip olmak çok emek gerektirir. “

Tavşan heyecanla eve gitmiş, dikkatle toprağı kazmış, yabani otları temizlemiş. Tohumları ekmiş. Sonra oturmuş beklemiş. Tohumların olduğu toprağa bakmış. Hiçbir şey olmamış. Biraz daha beklemiş. Sonra çok kısık bir sesle “Tohumlar artık büyüyebilirsiniz.” diye fısıldamış. Yine bir şey olmamış. Biraz daha beklemiş. “Belki beni duyamamışlardır” diye düşünmüş. Biraz daha yüksek sesle “Tohumlar artık büyüme zamanı” demiş. Hala hiçbir kıpırtı yokmuş. Ne yapsam, ne yapsam diye düşünmüş. Belki biraz daha katı olmak gerekiyor diye düşünmüş, sert bir sesle “Tohumlar artık büyüyün!!” diye bağırmış. Yine bir hareket yok. Artık kızmaya başlamış, beni dinlemiyorlar, ciddiye almıyorlar diye köpürmüş. “Size büyüyün dedim” diye bağırmış.

O sırada kurbağa koşarak, gelmiş. “Ne bu gürültü?” demiş. Tavşan “Ben de tam tohumlarıma artık büyüyebileceklerini söylüyordum.” demiş. Kurbağa “Ama tohumlarına bağırıyordun” demiş, “Tohumlarına bağıramazsın, onları korkutacaksın. Korkarlarsa büyüyemezler ki...” Tavşan çok kötü olmuş, “Tohumların korkutulabileceğini bilmiyordum.” demiş.

Tohumları ektiği yerin yanına oturmuş ve bakmaya başlamış. Günün sonunda yine bir şey olmamış. “Ah” demiş tavşan “bunlar dünyanın en korkmuş tohumları olmalı. Ne yapmalıyım acaba.” Sonra kendisi çocukken gece korktuğunda annesinin ona hikayeler anlattığını hatırlamış. O da bütün gece tohumlarına hikayeler anlatmış. Ama yine bir şey olmamış. Bu kez bütün gün tohumlara şarkılar söylemiş. Ama yine bir şey olmamış. O gece tohumlara müzik çalmış. Yine bir şey olmamış.

Sonraki gün sabahtan akşama şiirler okumuş onlara. Hala bir şey olmamış. Buna inanamıyormuş. O gece kendilerini yalnız hissetmesinler diye onlar için dans etmiş sabaha kadar. Sabah yine bir şey olmamış. Tavşan artık yorgunluktan bitmiş. “Herhalde bu tohumlar çok ama çok korkmuş. Artık pes ediyorum” demiş.

Tohumları ektiği yerin yakınlarında yere düşmüş ve düştüğü yerde bütün gün uyumuş. O uyurken, yağmur yağmış, güneş açmış. Bütün gece de uyumuş. Ertesi sabah kurbağanın sesiyle uyanmış “Tavşan, tavşan uyan, bak!” tavşan uyanmış ve kurbağanın gösterdiği yere bakmış. Tohumları ektiği yerde küçücük yeşil filizlerin topraktan başlarını çıkardığını görmüş. “Gördün mü” demiş kurbağa “senin de benim gibi çok güzel bir bahçen olacak.” Tavşan “Evet” demiş, “ama sen haklıydın kurbağa kardeş bahçe sahibi olmak çok emek istiyormuş.”

:)

Bazen yeni bir farkındalık yaşıyoruz. Yaşamımıza uyguluyoruz. Hemencecik sonuç almak istiyoruz. Oysa kimi zaman idrak yaşamak için, değişiklik için, suyun ısınması gibi derece derece farkındalıklar yaşamak gerekiyor. 100 derece oluncaya kadar su hep derece derece ısınıyor, her bir derece çok önemli. Sonra 100 derecede buhar oluyor, niteliksel değişim oluyor.

Kendimize, kendi gelişim sürecimize karşı sabırlı olmamız, henüz sonuç göremesek de aynı yere damlamaya devam etmemiz, nerede gayret, nerede teslimiyet olacağını açıklıkla görebilmemiz dileğiyle...

18 Şubat 2009 Çarşamba

Yola Işık Tutan Sözler: Anlamak

wxmom, http://www.flickr.com/photos/wxmom/1359996991/


Yürekten yazdığı kitabıyla (Snow in Summer) yolumu açan Sayadaw Jotika şöyle diyor:

"Anlama (idrak); anlamak için acelesi olmayan insanlara gelir.

Anlama bir meyve ağacı gibidir, olgunlaşması için zaman gerekir. Ağacı meyve vermesi için zorlayamazsınız.

Anlama önce gelir; değişme, gelişme ardından kendiliğinden gelir.

Önce şu anda olan ne ise ona bakmaya istekli olun. Önce olanın doğasını görün."

İdrak yaşadığımızda, yaşamın seyri değişebiliyor gibi geliyor bana. Sanki mucize olmuş gibi bir anda akış yön değiştirebiliyor. Ancak bunun için Sayadaw Jotika ne diyor: "Önce şu anda olana bakmaya istekli olun", direnmeyin, itmeye, yok saymaya çalışmayın. Durup, bir bakın, ne oluyor...

Son günlerde olanlara bakmaya gidiyorum, o yüzden bugünlük bu kadar... :))

13 Şubat 2009 Cuma

Yola Işık Tutan Sözler: Sorunlar

(Yazıyı yazdıktan sonra, hızlıca bir flickr'a bakayım bir fotoğraf için, dedim. Yukarıdaki fotoğraf pat diye ilk sayfada karşıma çıktı. Ne diyeyim :)) İçime bir gülümseme yayıldı. Yazının tercümesi: Tüm sorunlar kılık değiştirmiş fırsatlardır. Fotoğraf: Donna Grayson, http://www.flickr.com/photos/donnagrayson/195244498/)



Bugün de kazana kaşığımı salladım ve kaşığa yola ışık tutan sözlerden biri geldi... :)

Lale bir süre önce yazmıştı, bilmem nereden okudu ya da kendi mi gözlemlerinden söze döktü:

Sorunlar; düşünme yolumuzun eskidiğinin, güncel gerçeklere uymadığının bir göstergesidir.
(PROBLEMS ARE AN INDICATION THAT A WAY OF THINKING IS OBSOLETE!)
(Tercümede daha iyi bir ifade bulan varsa, lütfen katkıda bulunsun.)

Not: Harika yorumlar var yine, her birine birkaç satır yazasım var. İlk fırsatta... Şimdilik toplu olarak yürekten sevgi gönderiyorum.



12 Şubat 2009 Perşembe

Yaşama Katkıyı Kutlama

Yine John Croft’tan:

“Takdir edilen, takdir eder.”
What you appreciate appreciates.

Ayna misali, karşımızda gördüğümüz kendimizin bir yansıması. Günlük yaşamımızda ne kadar az takdir ediyoruz oysa, kendimizi, çocuğumuzu, arkadaşımızı, çalışma arkadaşlarımızı, hele eşimizi, annemizi, babamızı. Takdir deyince, şiddetsiz ileşitimin takdir tarifi pek hoşuma gider. Mealen "Karşınızdakinin hangi yaptığı sizin hayatınıza nasıl katkıda bulundu, bunu söyleyin, yaşamı birlikte kutlayın" der. Çünkü yaptıklarımızın yaşama katkıda bulunduğunu, işe yaradığını, yaşamı zenginleştirdiğini duymak, bilmek en büyük mutluluk bana göre de...

Gözleri bu satırlara değenler, sizlerin okuduğunu bildikçe, benim de yazasım geliyor. Kendi başıma kalsam, bu kadar yazı yazmazdım eminim. Oysa bu yazılar hem kendi farkındalığımın, görüş alanımın artmasına, netleşmeme, kendimi ifade etmeme vesile oluyor, hem de gelen yorumları okudukça yazılanların başkalarının da farkındalığının, idrakinin artmasına ilham ve örnek olduğunu görüyorum ve yorumlardan zenginleşiyorum. Büyük mutluluk bu. Yaşamımı anlamlı kılıyor. Yaşamla hizada hissediyorum. Bunlardaki katkınız için çok teşekkür ederim- yürekten, kocamanından :))

Hiç olmazsa bugün çevremizdekileri söze dökemesek de, sessizce de olsa, içimizden de olsa, takdir edelim, yani yaşama katkılarını kutlayalım. Kendimizin de yaşama katkısını görelim ve kutlayalım. Aslında küçücük küçücük ne katkılarımız var, farkında değiliz. Kendimizin katkısını fark edersek, diğerlerininkini de fark etmek daha kolay olabilir. Türkiye'de en aç olduğumuz enerjilerden biri değil mi, takdir/ katkının kutlanması. Haydi o zaman...

Not: Sevgili Ankaralı dostlar, dün gece yine trene binip (kuşetliyle geliyorum, bu kez karşılaştığım en yaşlı yolculuk arkadaşıyla aynı kompartımandaydık: 90 yaşında bir nine. Kırış kırış yüzüyle, yaşam dersleri verdi. "Yaşamdan ne gelirse, gelsin, yapabileceğinin en iyisi yapacaksın ve şükredeceksin" dedi, "İsyan yok"), Ankara'ya geldim. Bu kez günübirlik. (Evimde yalnızca bir gece uyuyabildim) Bugün programlar ucu ucuna, bir tek sabah 10daki görüşmeme kadar zaman vardı. O yüzden kimselere gelişimi bildiremedim. Ancak bir sonraki gelişimde belki hep birlikte buluşur, sohbet eder, hatta belki küçük uygulamalar bile yaparız. Ne dersiniz? Ne de olsa, leyleği iyice havada görmüş bir halim var :)


11 Şubat 2009 Çarşamba

% 25 Kutlama...

Yine geçen haftaki çalıştaydan bir not:

John Croft diyor ki, “Bir projenin %25’i kutlama olmalı. Eğer tükenmişlik hissediyorsanız, bu; yeterince kutlama yapmadığınızın bir göstergesidir. Vermek ile almayı dengelemek zorundayız ve bu da ancak kutlama ile olur.”

Proje diyor ama kapsadığı alan yaşam.

Yaşamlarımızda yeterince kutlama var mı?

Croft’un bir de önerisi var, “Her göreve başladığınızda ve tamamladığınızda bir kutlama yapın.”

Bu öneriyi kendi yaşamımıza uygularsak, her yaptığımız işe başlarken ve bitirirken, basitçe bir gülümseme, neye katkıda bulunduğumuzu hatırlama bile bir kutlama olabilir mi?

Bulaşıkları yıkamaya başladık, bir gülümseme, evin düzenine, sağlığına bir katkıda bulunuyor olduğumuzu hatırlıyoruz. Bulaşık bitti, bir gülümseme, hatta bir çay/kahve, ayakları uzatma, içte bir kutlama.

Yazı yazmaya başlarken, bir gülümseme, farkındalığımızın artırmasına, netleşmemize, ilham dolmamıza katkıda bulunduğumuzu hatırlama. Yazı bitti, bir gülümseme, derin bir nefes alıp verme, bedeni hareket ettirme.

Yaşamın iklimi nasıl da değişebilir, değil mi?

Sevdiklerimizle kutlamalar… Her fırsatta… Yaratıcı yollarla…

Şu an yaşamımın %25’i kutlama değil. Ancak yüzümü o yana dönmeye niyetliyim ne zamandır.

Sizin yaşamınızın %25’i kutlama mı?

Ya olsaydı, yaşam nasıl olurdu?

Not: Bu yazıyı daha önce yazdım ama içimden uygun gelmedi hemen koymak bloga. Bu süre boyunca kutlamayı yaşamımda uygulamayı denedim. Her işte aklıma gelmedi ama gün içinde üç dört kutlama yaptım ve sanki enerji regülatörü görevi gördü. Eskiden televizyonlara takılırdı regülatör, gelen elektriğin gücünü ayarlasın, farklı voltajları dengelesin diye. Kesinlikle aynı işi yaptı. Önemini görünce, öncelikli hatırlamaya niyet ettim. Sizin uygulama sonuçlarınızı duymayı çok isterim.

10 Şubat 2009 Salı

Bir Kez Karar Verdik Mi...

Beklenmedik gelişmeler sebebiyle planladığımdan daha uzun kaldığım Ankara'dan sonunda rahat bir tren yolculuğuyla bu sabah evime döndüm. Ankara'nın karikatürlere malzeme olabilecek sürprizlerinin yanında, çok hoş sürprizleri de oldu. Yalnızca bu blog yazılarına yorumlarından tanıdığım, nice zaman beni coşkuyla gülümseten Deniz ile tanıştım. Uzun uzun konuştuğumuz, sonunda da tadı damağımda kalan :) bir kutlamaya bitirdiğimiz bir akşam geçirdik. Yaşamın ince örgüsü, görünenin ötesindeki bağlantıları içimi coşkuyla dolduruyor.

Müthiş dolu bir hafta oldu. Emrah sağolsun evini açtı, birlikte çalıştığımız günlere ilişkin güzel sohbetler yaptık. Yüreği ışıl ışıl parlayan insanlarla tanıştım. Nicedir yüreğimde olan bazı projeler ivme kazandı. Elim kolum yüreğim dolu döndüm kısacası...

Bir bir paylaşalım bakalım sepettekileri :)

Daha önce yazdığım gibi geçen hafta Avusturalya Gaia Foundation’dan John Croft’un proje tasarlama ve uygulama üzerine bir çalıştayına katıldım. Bu çalıştaydan birkaç notu paylaşmak istiyorum birkaç gün:

John Croft; Goethe’nin bir sözünü paylaştı. Kelimesi kelimesine yazamamışım, mealen aktaracağım: Söz verene, kendini bir konuya adayana, kendini taahhüt altına sokana kadar (until you are committed) her şey değişir. Ancak bir kez karar verdiniz mi, bu kararın gerçekleşmesi için tüm cennet size yardım eder.

Aynı fikri yıllar önce Lale’den de duymuştum. Lale’nin bir hocası, “Karar verdinse, değiştirme. Çünkü karar verdiğinde tüm evren kendini bu karara göre hizalar. Karar değiştirdiğinde, bu kez her şey çorba haline gelebilir.” demiş.

Yaşam içinde elbette şartlar değişmişse, esnek olmamız gerekebilir. İnat edip, anlamsız, hatta kimi zaman zarar verebilecek kararları sürdürmenin gereği yok. Ancak bu tavsiyeleri de kulağımıza gerekli günler için küpe yapmak yararlı olabilir. Zaten bir karar bütün ile uyumlu ise, içimizde bir ferahlık, bir coşku, “tamamdır” hissi oluyor. Sonra yolda karşılaştıklarımızla kararı sorgular oluyoruz, acabalar zihnimizde uçuşuyor. Bu süreçlerde uyanık olmakta yarar olabilir. Hızla karar değiştirmeden önce, iç alemimizde olan biteni iyi gözlemlemek belki bize çok önemli farkındalıklar, içgörüler kazandırabilir. Ve de bütünle hizalı olarak yürümeye devam edebiliriz…

Bütünün en yüksek iyiliğine olan kararlar vermemiz ve yolda motivasyonumuzun hep yüksek olması dileğiyle…


9 Şubat 2009 Pazartesi

Yola Işık Tutan Sözler: Mevlana

GIL, http://www.flickr.com/photos/gil_guelfucci/2240778297/




"Testinin içinde ne varsa, dışına o sızar..."



Mevlana



Duygularımıza, tepkilerimize, çevremize çektiğimiz insanlara, olaylara, temalara dikkatlice bakarsak, belki zihnimizin içinde neler olduğunu daha iyi görebiliriz.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Korku - Güç

Dün gece aşağıdaki yazıyı yazdım, tam bloga koyacağım, hem de gelen yorumlara iki satır bir şeyler yazayım diye heveslenmişim, internet bağlantısı gitti. Ancak şu an koyabiliyorum...
------
Dün geceki rahat tren yolculuğundan sonra (bayılıyorum tren yolculuklarına), bugün İnci ve Ali Hocaların sevgiyle ve eminim büyük bir özveriyle kotardıkları birkaç günlük bir çalıştaya katıldım. Çalıştayı sunan kişi John Croft. Konu sürdürülebilir yaşam projelerine yönelik bir destek sistemi.

John Croft'un bir cümlesini paylaşmak istiyorum bugün. Anladığım, hatırladığım kadarıyla dedi ki, "Korkularınız aslında sizin en büyük gücünüzün olduğu alanı işaret eder."

Açıklama yapmadı henüz, önümüzdeki günlerde altını dolduracak herhalde. Ancak bu söz bana pek çok açılım yaptı. Hem hepimize gözlemleyecek, üzerinde düşünecek malzeme olsun, hem de kendi yorumumu yaparak, yazarken netleşeyim diye burada paylaşayım istedim bu sözü daha gerisini dinlemeden.

Korkularımızın bize söyleyecek epey sözü olsa gerek. Kimi karşılanmayan ihtiyaçlarımızı, bazen de çok derindeki ihtiyaçlarımızı işaret ediyor olabilir. Kimi edinmemizin uygun olacağı bazı donanımları, araçları, becerileri öğrenmemizi hatırlatıyor olabilir. Çeşitli nedenlerle gelişmemiş, güdük kalmış yanlarımızı gösteriyor olabilir. Kimi yaşam derslerini gizliyor olabilir içinde.

Korkularımızla yüzleşip, onlara dimdik farkındalıkla bakabildiğimizde, önemli bir şey oluyor diye gözlemliyorum. Bir kere korktuğumuz şeyden kaçmak için, o kadar çok enerji harcayabiliyoruz ki, dimdik farkındalıkla gözünün içine bakmak hiç kalır yanında. Korkuyla oturup, bedendeki hareketlerini izlediğimizde, korku eridiğinde, kaçmaktan helak olmuşluk son buluyor. Oradan ciddi bir enerji serbest kalıyor yaratıcılıkta kullanılmak üzere- eğer öyle seçersek. Ayrıca "öldürmeyen şey güçlendirir" diye halk arasında bir söz vardır, hakikaten korkuyla yüzleşip, sakince korkuyla oturabildiğimizde iç alemimizde ciddi bir güçlenme oluyor. Sanki büzülmüş bir kas eski halini alıyor gibi.

Öyle en büyük korkularla başlamaya da gerek yok- içimizden bir şey ille o demiyorsa. Ufak bir korkuyla da başlayabiliriz. Korku nasıl bir şey acaba? Korku zihinde olduğunda bedenimde ne hissediyorum acaba? Nerede hissediyorum? Dimdik gözlerinin içine bakabilir miyim bu korkunun? Sakince, tam farkındalıkla, her an'ı keskin bir şekilde gözlemleyerek?

Gandhi de, tüm şiddetin, dünyadaki karmaşıklığın sebebini korkuya bağlamıştı okuduğum kadarıyla. Saldıran bile saldırdığında mutlaka bir şeyden korkuyordur, diyordu. İçinizdeki korkuyu fark edin, diyordu. Edelim bakalım :))) İşimiz gücümüz farkındalık, gözlemleme, keşfetme ne de olsa. Ne güzel...

Korkuları sevgiye, şefkate, anlayışa, idraka dönüştürdüğümüz nice farkındalık anları diliyorum...