
30 Haziran 2009 Salı
"Her Defasında Bir Kalple"

29 Haziran 2009 Pazartesi
"Gönüller Yapmaya Geldim"
Benim işim sevi için.
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim."
(Da'vi- çok emin olmamakla birlikte kavga demek diye okudum)
27 Haziran 2009 Cumartesi
An'ın İhtiyaçlarına Duyarlılık...
“Beş yıl sonra bir kez daha Boston-San Francisco arasındaki 33 sayılı uçuş için koltuğuma oturdum. Ellerinizdeki kitabın taslağını teslim tarihine yalnızca birkaç hafta kaldığı için yazmakla geçirebileceğim altı saati dört gözle bekliyordum. Yanımda oturan kadın çok rahatsız görünüyordu; koltuğunda kıpır kıpırdı, sohbet etmek istediği anlaşılıyordu. Geçenlerde düşerek kuyruksokumunu incittiğini, oturmanın ona acı verdiğini söyledi. Uçuş, sigara içmeden rahat edemeyeceği kadar uzun olacağı için endişeli olduğunu belirtti.
Yatışacağı, böylece kabalık etmemiş olarak yazmaya koyulabileceğim umuduyla sohbete biraz zaman ayırdım. Çalışmak istediğimi ima edecek şekilde kağıtlarımı karıştırdım. Bir konuyu tamamladığımız ve önüme dönmeye yeltendiğim her seferinde yeni bir konu açıyordu.
Öğle yemeği geldi, geçti. Yemek zamanı sohbetimizin benim ciddi bir şekilde yazmaya dönmemi sağlayacağını ummuştum, fakat bu olmadı. Saatler ilerledikçe tedirginliği ve nikotin yoksunluğu artıyordu.
Beni hata yapmaktan alıkoyan kendim değil, o oldu. İşlerimizden söz ederken meditasyon hocası olarak yaptıklarıma ilişkin bir dizi soru sordu: Kime eğitim veriyordum? Stresli insanlar öğrettiklerimin yararını görüyor muydu? Öğrenmesi zor muydu? O nasıl öğrenebilirdi? Bana, okuyabileceği kitapların, satın alabileceği kasetlerin, eğitim alacağı yerlerin isimlerini yazdırdı hevesle.
Sonunda anladım. “Size meditasyonu şimdi öğretmemi ister misiniz? Kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayabilir” dedim.
“Evet isterim” dedi, “Gerçekten çok isterim”
Yazmayı bir yana bıraktım. Ona bazı meditasyon talimatlarını anlattım. Bir süre sessizce oturdu. Sonra deneyimi hakkında konuştuk.
Kendisini rahatlamış hissettiğini söyledi. Biraz daha iyi hissetmesinin nasıl çok daha iyi hissetmesini sağladığından söz ettik; artık bu yolculukla başa çıkabileceğinden emindi. Zihnin acıyı alıp nasıl gerçekte olduğundan daha büyük görünecek şekilde şişirdiğinden bahsettik.
İyi vakit geçirdiğimi fark etmeye başlamıştım. Yanı başımda azap içinde oturan birini yok saymaya çalışırken, şefkatle yapılan diğergam işlerin hazzı ve elimize geçen her fırsatta sevecenlikle ilişki kurma konulu bir kitap yazmanın ne kadar gülünç olduğunu görmüştüm birden. Uçuşun son yarım saatinde uykuya daldı ve ben gerçekten iyi bir şeyler yazdım.” (“Şimdi ve Burada”- Sylvia Boorstein, Galata Yayınları, 2004, S. 51-52)
26 Haziran 2009 Cuma
"Doğru/Uygun Eylem Sürekli Bir Çağrıdır."

Gelelim kitaba, derin bilgelikleri günlük yaşamın sadeliğinde anlatan çok hoşuma giden bir kitap bu: “Şimdi ve Burada”- Sylvia Boorstein, Galata Yayınları, 2004 (Özgün adı: It’s Easier Than You Think). Sistem Yayınlarının sayfasına girdim, kitap “Mutluluğa Giden Yol Düşündüğünüzden Daha Kolay” diye tekrar basılmış, ancak tükenmiş görünüyor. O yüzden alıntıyı uzun tutmanın haksızlık olmayacağını ümit ediyorum, fakat kitabı bulursanız, içiniz de kitaba kaynarsa, almanızı öneririm…
Tabii bugünkü konu da “Eylem”:
Sylvia diyor ki:
“Bildiğim bütün ruhsal gelenekler aşağı yukarı aynı “yapılmayacaklar” listesine sahiptir. Bu akla uygundur; çünkü uyanık olmadığımız zaman doğal olarak içimizden yükselen açgözlülük ve kızgınlık dürtülerimiz bizi sömürü ya da tacize yönelik harekete sevk edeceğinden yapılmaması gerekenler farkındalık oluşturacaktır. Temel kural, “Acıya yol açmayın” dır.
(…) Yaptığımız her bir hareketin acıya neden olma potansiyeli ve hayal edebileceğimizin çok ötesine uzanan sonuçları vardır. Bu, eylemde bulunmamamız gerektiği anlamına gelmez. Eylemde bulunurken dikkatli olmamız gerektiği anlamına gelir. Her şey önemlidir.” (S. 46)
“Davranışla ilgili uyarılar ‘Doğru Eylem’in yalnızca yarısıdır. Diğer yarısı ise acıyı hafifletmek için her fırsatı değerlendirmektir. (…) Bazen geçmişe bakıp ıstırabı hafifletebilecek şekilde davranma fırsatını kaçırdığım için çok üzülürüm. Beş yıl önce bir uçak yolculuğunda bir fırsat kaçırmıştım. O zamandan bu yana defalarca andığım bu olay üzerine çok düşündüm. Geçen hafta yine uçakta az daha bir fırsat daha kaçırıyordum, neyse ki zamanında toparlandım. Bununla geçmiş hatamın da silinmiş olup olmayacağını merak ettim sonradan ve bu düşünce tarzının yersiz olduğuna karar verdim. Doğru eylem sürekli bir çağrıdır. Puanları eşitlediğimiz bir denge noktası yoktur. Eylem gerekiyorsa ve erdemli bir davranış sergileyebileceksek harekete geçmemiz gerekir. (…) Bu büyük bir iş gibi görünebilir ama zor değildir. Kararlar giderek kolaylaşır. Baştan savmak bir seçenek olmayacağına göre geriye tek bir şey kalır; neyin erdemli olduğunu bulmak ve onu yapmak.” (S.48)
“Boston- San Francisco uçuşu için son yolcular uçağa binerken kemerimi bağlamış, koltuğumda oturuyordum. Dikkatimi ilk çeken şey annenin sinirli sesiydi. Başımı kaldırdım ve kadının al basmış gergin yüzünü gördüm. Küçük oğlu solgun ve korkmuş görünüyordu. Çantalarını bir elinden diğerine aktarıyor, oğlanı yerlerine doğru iteklerken durmadan da azarlıyordu. Ürktüm, kötü şeyler düşündüm kadın için ve başımı öteki tarafa çevirdim.
Altı saatlik bir uçuştu. Anneyle oğlu birkaç sıra arkamda oturuyordu. Kısa aralarla kadının sert konuşmalarına kulak misafiri oluyordum. Sesini her duyuşumda moralim bozuluyordu. Başka bir uçakta olmak isterdim. Hoş bir yolculuk olmasını umduğum uçuşu berbat ettiği için kadına sinirlenmiştim. Çocuk için endişelenerek hayatının nasıl bir hal alacağı üzerine çeşitli sevimsiz senaryolar ürettim. Kadının bir gün mutlaka yaptıklarının karşılığını bulacağını düşündüm. Yardımcı olmaktan başka her şeyi yaptım.
O zaman müdahale için aklıma hiçbir fikir gelmemişti. Kendimi öyle alt üst olmuş hissediyordum ki, ağzımdan sert bir söz kaçırmaktan korktum belki. Belki de tepkisi oldu korktuğum. Yararı dokunacak ne söyleyebilirim ki diye düşündüm.
Uçak indi, kadınla oğlu kalabalığın içinde gözden kayboldu. Ne yapabileceğimi ancak ondan sonra, belki de içimdeki yargı seli dindiği için, görebildim. Yanına gidip gülümseyebilir, şöyle diyebilirdim: “Bir çocukla yalnız seyahat etmek çok zor, değil mi? Hatırlıyorum, çok zaman önce bunu ben de yapmıştım. Ne zamandır yollardasınız? Havaalanında çok beklemeniz gerekti mi? Nereye gidiyorsunuz? Sizi karşılayacak biri var mı?” Bu sorulardan hepsini sormak gerekmiyordu elbette. Bir ya da ikisi onun sıkıntısının dikkatimi çektiğini ve ona bunları soracak kadar değer verdiğimi bilmesini sağlayacaktı. İşte böylesi bir yaklaşımın yararı olurdu.
Konuşmuş olsak neler olabileceğini kim bilebilir? Belki ona çocuk yetiştirmeyle ilgili faydalı bir şeyler söyleyebilirdim. Belki değişmeye çalışma konusunda ilgisini uyandırabilirdim. O küçük oğlanın hayatı farklı olurdu belki de.
Yapabileceğim şeyler sonradan, artık yapılamayacak kadar geç olduğunda açıklık kazandı gözümde. Pişmanlık duydum. Budistler; diğer eylemler için uygun şartlar yaratan eylemlerden söz eder, sergilediğim eylemsizlik ise daha iyiyi yapma konusunda kararlı olmamı sağladı.” (“Şimdi ve Burada”- Sylvia Boorstein, Galata Yayınları, 2004, s. 49-50)
Bağlantı, empati ne kadar önemli... Daha dün benzer bir olay yaşadım. Bir işlem için belediyedeydim. Görevlilerden biri homurdanıyordu. O sıra bir gazete bıraktılar görevlilere, o gazeteye ilişkin bir soru sordum. Ve konu nasıl birden son günlerde yaşadığı sağlık olayına geldi bilemiyorum. Kısacık zamanda başına gelen talihsiz olayları anlatıverdi. Çektiği sıkıntıları özetledi. "Kimsenin umru değil" diye bitirdi. Sakince, dikkatle dinledim, acısıyla bağlantı hissettim. Bir şey söylemedim, gerekmedi bana göre, sessiz bağlantı yetmiş gibiydi. Rahatlamış görünüyordu, içecek bir şey almak için gitti, sonra da başka bir görevliyle dostça bir sohbete dalmış gördüm. Bununla beraber bu alıntıyı yazarken, bağlantı fırsatlarını kaçırdığım nice olay hatırladım. Üzüntü bulutları hala akın akın geliyor... Mevlana'nın tavsiyesini* yine okuyayım...
Yarın: Sylvia Boorstein'ın beş yıl sonrasındaki uçak yolculuğunda olanlar...
* http://seyirdefterinden.blogspot.com/2007/10/insanolu-bir-han-gibi.html
25 Haziran 2009 Perşembe
Uygun Eylem- "Kıpırdamadan Durabilir Misin?"

Geçen günkü yazıyı yazdıktan sonra, akşamında kütüphanede bir kitap ararken, uzun süredir elime almadığım başka bir kitap gözüme çarptı:
Ram Dass’ın “Compassion in Action- Setting Out On The Path of Service”- Aşağı yukarı tercümesi “Şefkatin Yaşama Geçmiş Hali- Hizmet Yoluna Girme”.
300 sayfalık kitapta şöyle bir bölüm açtım, bakın ne geldi (Bazen diyorsunuz ya, “Tam da yaşadıklarıma uygun düşen bir yazıydı bu” diye, benim de yaşamım öyle gidiyor, yola ışık tutan yazılar, sözler, kişiler, durumlar köşe başından çıkıveriyor- beni hayretlere düşürerek. Bütünün parçaları olarak bu güzel eşzamanlılıklara burada birlikte tanık olmak da ne güzel…)
Ram Dass diyor ki:
“Eyleme geçme yolunda o anda neyin uygun olduğunu anlamak için derinden sezgilerimize bakmamız gerekir. Bunu yapabilmek için de, yapacağımız hareketin şunlara uygun olup olmadığını sorabiliriz kendimize:
* Bu hareket değerlerimle uyumlu mu?
* Becerilerimi, yeteneklerimi ve kişilik özelliklerimi kullanmamı mümkün kılacak mı?
* Fırsatları kullanmamı sağlayacak mı?
* Yaşamımda şu anda var olan sorumluluklarımı göz önüne alıyor mu?
* Kuvvetli yanlarımı da, yükümlülüklerimi de gözetiyor mu?”
Mealen şöyle devam ediyor: Elbette her bir eylem için bunlara bakmamız mümkün olmayabilir. Ancak neyse ki resmi bir bütün olarak anlama kapasitesine sahip sezgisel zihnimizden yararlanabiliriz. Sezgimizi dinleyebiliriz. Elbette bir kere sezgimizi dinleyip, bırakmak mümkün değil, zira koşullar değişiyor. İç sesimize an an bakmak gerek. Bu sesi duymak ya da sezgimizi hissetmek için de sakin bir zihne ihtiyacımız var.
İşte tam burada “Bu kadar az sözcükle bu kadar derin anlam, müthiş” diye hayranlık duyduğum bir dörtlük geliyor Tao Te Ching bilgelik kitabından:
Beklemeye sabrın var mı
Ta ki çamurun çökene ve su duru hale gelene kadar?
Kıpırdamadan durabilir misin
Ta ki doğru eylem kendi kendine ortaya çıkana kadar?
Alıntı: Ram Dass, Mirabai Bush (1992), Compassion In Action, Bell Tower: New York, s. 136-137
Değerlerimizle uyumlu, sevginin yaşama geçmiş hali olduğumuz nice ‘doğru/uygun’ eylemler dileğiyle…
23 Haziran 2009 Salı
Vizyon - Eylem...
22 Haziran 2009 Pazartesi
Sevgi Bir Alışkanlık Değildir- Krişnamurti
“Sevgi bir alışkanlık değildir.
Tazeliğin, yeniliğin bir niteliğidir, bu çok elzem. Yoksa yaşam bir rutine, bir alışkanlığa dönüşür; ve sevgi bir alışkanlık, sıkıcı bir şey değildir. Pek çok insan merak duygusunu, hayret etme duygusunu kaybetmiş. Her şeyi kendilerine bahşedilmiş olarak görüyorlar (çantada keklik olarak görüyorlar) ve bu güvenlik duygusu belirsizliğin özgürlüğünü ve merakını yok ediyor…”
Krişnamurti- Genç bir Arkadaşa Mektuplar -13
“Love is not a habit
It is the quality of freshness, of newness, that is essential, or otherwise life becomes a routine, a habit; and love is not a habit, a boring thing. Most people have lost all sense of wonderment. They take everything for granted; this sense of security destroys freedom and the wonderment of uncertainty.”
Letters to a Young Friend – 13 (DailyQuote mailing list To subscribe: send an email to dailyquote-join@jkrishnamurti.org)
Geçen hafta Bolu’daydım bir eğitim için. Pek çok güzelliğe tanık oldum, içinde yaşadım. Krişnamurti’nin bu yazısını okuyunca, tanık olduğum iki yaşam parıltısını paylaşmak istedim…
Mesleği gereği, yeni nesillere bilgi, deneyim aktaran, örnek olan bir hoca… Üniversite ormanın içinde… Mehmet Hoca (Tunçer) bir yürüyüş sırasında gruba eski bir dostundan, yan yana çalıştığı iş arkadaşından, yakın bir akrabasından söz eder gibi bir kuştan söz ediyor… Ötüşünü anlatıyor… Anlatırken, yüzü ışıl ışıl… “Okula geldiğimde kulaklarım arar onu” diyor… Bir düşünün, var mı sizin böyle yakın bağlantıda olduğunuz bir kuş? Kulaklarımı dört açtım, dinliyorum… Duydum sonunda… Sonra da bir keresinde takip edip, buldum kuşu… Fotoğrafını çekmek için bir süre de verdi bana, yukarıdaki fotoğraf konseri sırasında… :)
İkinci yaşam parıltısı yine aynı kampüste… Çıktı almak için fotokopiciye gittim… Beklerken etrafa bakıyorum, odanın bir köşesinde koskocaman bir muz ağacı. Gözlerime inanamadım. Sordum, 50 cm boyundayken alınmış, böyle bir odanın tavanına ulaşana kadar büyümüş. Kocaman saksısında bir de boynunu uzatmış filizler, baktım fasulye… Eken kişiyle konuştum, bana başka bir saksıyı gösterdi, yine fasulye ama bir de yanında tanımadığım filizler var: karpuzmuş… Arka kısımda domates ve yine karpuz fideleri yetiştiriyor çekirdekten… Gri renkli duvarlarıyla, kocaman fotokopi makineleriyle dolu bir oda ve karpuz, domates, fasulye fideleri yetiştiren bir yürek… Doğayla derinden bağlantı böyle bir şey olsa gerek diyorum… Çıkarken, "Şu sarmaşıktan vereyim size" diyor, eve dönene kadar korumam zor. Coşkusunu alıp getiriyorum eve ve size...
Rektörün de rüzgar, güneş enerjisine duyarlı olduğunu, enerji tasarrufu için çok çalıştığını duyuyorum…
Böylesine doğayla bağlantı ancak sevgiden gelir diye düşünüyorum… Onların heyecanı benim de içimdeki merakı, sevgiyi tetikliyor… Sanallığı delip, yaşamla gerçek bağlantıyı hissediyorum…
Ve...
Doğadaki ağaçları, hayvanları kardeşlerimiz gibi hissettiğimiz, derinden bağlantıyı yaşadığımız, merakla yaşama baktığımız nice parıltılar dileğiyle…
16 Haziran 2009 Salı
İçimizde Hala Bekleyen Var Mı?
Şöyle bir baktığımızda hepimiz aslında mümkün olmadığını elbette bildiğimiz halde alttan alta tamamen mantık dışı bir şekilde, bilincimizin göremediği bir yerde geçmişin değişebileceği ümidini taşıyor muyuz bazı olaylar, durumlar için?
Bakmaya değer.
Varsa böyle bir ümit, yüzleşmeye değer.
Ve içimizde bu değişikliği yıllardır bekleyen bir küçük kız/adam varsa, bir genç varsa, belki onlara en uygun şekilde geçmişin artık gerçek olmadığını anlatmanın, söyleyeceği bir şey varsa dinlemenin, bizimle bütünleşebilmesi için yapılmasına ihtiyaç duyduğu bir şey varsa, yapmanın, tamamlamanın ve içimizde beklediği odadan çıkarmanın zamanı gelmiştir... Belki... Bu yazı bir yere dokunduysa, belki... İç odalara bakmakta yarar olabilir...
10 Haziran 2009 Çarşamba
Bugün Dersimizin Hocası: Menekşe
5 Haziran 2009 Cuma
Sincapların Hukuku
4 Haziran 2009 Perşembe
Yol...
Lale'nin evinde duvarda gördüğüm bir kartpostaldaki cümle çok hoşuma gitti:
3 Haziran 2009 Çarşamba
Yolculuk...
Yaşam da tren yolculuğu gibi değil mi? Her an manzara değişiyor, yaşananlar değişiyor, geride kalan geride kalıyor, tren sürekli ilerliyor. Manzarayı hakkıyla yaşadın, yaşadın, bir an sonra yenisi geliyor... Kimi zaman ağaçlar, kimi zaman gelincikler, kimi zaman inşaat hali, kimi zaman çöplük... Tüm bu yaşananların tortusu da yaşamımızı yönlendiriyor...