Yaşam Amacı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam Amacı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2010 Çarşamba

Hediyelerimiz...

Meriç Nehri kıyısı, Karaağaç, Edirne, 16.7.2010


Bir süre önce okuduğum bir kitapta pek hoş bir şiirle karşılaştım... Şiiri okuyunca, içimde bir burukluk oldu... Bu burukluğu içimde bir yerlerde bu şiirde yazılanın doğru olduğunu bilen bir yan var diye yorumladım...


Doğuştan gelen pek çok armağan var
Doğduğun günden beri hiç açılmamış,
Çok sayıda armağan, sanatkarane yapılmış
Sana Tanrının ihsan ettiği.
Sevgili bıkmadan tekrarlar,
“Varım yoğum, hepsi senindir.”
Doğuştan gelen pek çok armağan var, canım,
Doğduğun günden beri hiç açılmamış.

Hafız

Stephen Covey, 8. Alışkanlık- Bütünlüğe Doğru, Sistem Yayıncılık, 2004, sayfa 47

Armağanlarımızı fark etmemizi, görmemizi, heyecanla açmamızı engelleyen her ne varsa, en uygun şekilde yolu açmasını ve hepimizin armağanlarımızı merakla, coşkuyla, neşeyle bir bir açıp, o güzellikleri yaşama, hepimize hediye etmemizi diliyorum...


15 Nisan 2010 Perşembe

Ucu Ucuna Yaşamak...

12 Mart 2010, İstanbul...


Aranızda mutlaka sigara içenler vardır… Ben alışamadım… Ancak yaşamımda pek nadir de olsa içmişliğim var… Birkaç kere tiryakilerin “tek kibritle içmek” dedikleri zincirleme şekilde de sigara içmişimdir… Kibritle ilk sigarayı yakıyorsunuz, sonra sigaranın sonu geldiğinde söndürmeden diğerini yakıyorsunuz, ardı ardına sigaralar geliyor…

Son dönemde yaşamıma baktığımda gözümde bu resim canlanıyor… Yaşamı tek kibritle yaşıyorum sanki, bir olaydan diğerine ucu ucuna geçiyorum sanki… Bu resim gözümde sık sık canlanınca, bu resmi gördüğümde ne hissettiğime bakayım dedim…

Geri planda çok inceden bir yas duygusu hissediyorum… Her ne olursa olsun (neşeli, acılı ya da nötr), her yaşanandan sonra
sindirme,
ortalığı toplama,
bu olaydan/ görüşmeden kaynaklanan işleri tamamlama
(belki bir bilgi gönderilecek, bir telefon edilecek, bir kitap alınacak),
yaşanandan öğrenme,
yaşamı, yaşananı kutlama,
ilhamın ortaya çıkabilmesi için boşluk bırakma
gibi ihtiyaçlarım olduğunu fark ediyorum…

Hafif de bir endişe var, yaşananlar idrakimi artıracak ortam bulabiliyor mu?

Yoksa bir olaydan diğerine gelişmeden, arınmadan, bilincim artmadan, yüreğim genişlemeden geçiveriyor muyum?

Cepten mi yiyorum, yoksa süreç içinde olaylarla yoğrularak genişliyor muyum?

An’lar çok değerli, yaşam an an akıp gidiyor… Yaşamla karşılıklı birbirimizi iyi değerlendiriyor muyuz acaba?

Düşüncem o ki, bu soruları soran cevabını da kısmen biliyor, yas duygusu biraz ondan… Kısmen diyorum, zira bazen süreç içinde değişimi hissetmek mümkün olmuyor… Bunu da hesaba katmak gerek…

Çok uzun yıllar önce Buda’nın bir ifadesini ya okumuştum, ya dinlemiştim. Buda günlük değişim için çok hoş bir benzetme kullanmış. Aklımda kaldığınca şöyle diyor: Günlük değişimi hissetmek zordur. Siz yine de gayret göstermeye, çalışmaya devam edin. Sanki hiçbir şey değişmiyor gibi gelebilir. Marangozun çekicine her gün bakarsanız, hiçbir değişim görmezsiniz. Ancak bir süre sonra marangoz her gün çekici tuta tuta, her gün küçücük bir parça yontulur çekicin sapından. Ve bir gün bakarsınız ki, marangozun parmaklarının şeklini almış çekicin sapı…

Eski evlerin basamaklarını gördüğümde de bu durumu hatırlarım. Basamağın bir bölümü hafiften oyulmuştur her gün insanlar aynı yere basa basa…

Elbette bir değişim oluyor yaşamlarımızda, umarım bu değişim yüreğin genişlemesine, idrakin, bilgeliğin artmasına doğrudur… Yaşama katkıda bulunma isteği tek yönlü bir istekmiş… Gittikçe daha net görüyorum… Sarkaç elbette bir gün ortada duracak…

Bu yazılar sarkacın ortada durduğu anlar… Nasıl özlemişim…

Sevgiyle…

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Her Gün Ayrı Bir Hayat...

Herhalde yaşamımda son aylarda gittiğim kadar sık kütüphaneye hiç gitmemişimdir… Gittikçe de hoşuma gitmeye başladı kitapların arasında yüzmek…

Odaklandığım konunun dışında da pek çok kitapla haşır neşir oluyorum. Raflardaki kitaplara bakarken, ara ara bazıları göz kırpıyor, el sallıyor gibi oluyor. Çekip raftan, şöyle bir karıştırıyorum içlerini… Genellikle hoşuma giden bir paragrafla, bir cümleyle karşılaşıyorum…

Yine geçenlerde böyle bir kitaba göz gezdiriyordum ki, bir cümle parladı sayfadan:


“İnsan her günü ayrı bir hayat saymalıdır.”
Seneca

(Okuduğum yer: Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir, Dr. Lou Marinoff, Pegasus Yayınları, 2007)


Şimdiye kadar “güne son gününüzmüş gibi başlayın”, “bugün bundan sonraki yaşamınızın ilk günüymüş gibi başlayın” şeklinde rehberlikler okumuş, yaşamıma farklı açılardan bakmayı deneyimlemiştim.

Bu söz tam şu dönemde çok hoşuma gitti ve yaşamıma bir canlılık getirdi. Oyun gibi geldi bana:
* “Bunu (ertelemeye çalıştığımız işi, ihtilaflı konuyu) bir sonraki hayatıma aktarmak istiyor muyum?”
* “Gözümü açtığımdan kapatana kadar olan hayatımı nasıl geçirmek istiyorum?”
* “Bu hayatımda keyif var mıydı, yaptıklarımı yürekten yaptım mı, yoksa görev duygusu mu daha ağır basıyordu?”
* “Bu hayatımda gerçekten önemli bulduğum şeylere yöneldim mi?”
* “Bu hayatımın ana teması, konusu, odağı neydi?”
* “Bu hayatımda fark ettiğim en önemli şey neydi?”
* “Bugünkü hayatımı değiştirecek olsam, neyi değiştirirdim, neyi farklı yapardım?”

Bu söz bizi tamamlamaya ve değişime teşvik ediyor gibi…

Hani hep derler ya, ölmeden önce “hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti”, gece gözlerimizi kapatıp, başka bir gerçekliğe kendimizi bırakmadan, o günkü hayatımıza bir film şeridi gibi bakabiliriz. Bu bakış farkındalığımızı ve bilincimizi artırabilir. Ertesi gün yeni hayatımıza gözlerimizi açtığımızda farklı bir farkındalıkla olan’la etkileşime girebiliriz.

Anlamlı, sevgi ve bilgelik dolu nice hayatlar dileğiyle…


30 Haziran 2009 Salı

"Her Defasında Bir Kalple"

Catch the Dream,http://www.flickr.com/photos/bacillus/2268669677/

Deniz (Dinçel) sağolsun gider eğitimlere katılır, sonra öğrendiklerini, ilginç bulduklarını her fırsatta, hatta fırsat yaratıp, herkesle paylaşır. Ben de çokça bu paylaşımlardan nasibimi alırım. Yine Findhorn'da katıldığı bir eğitim sonrası eli kolu dolu, bavullarıyla gelmişti. Eğitimin çekimlerini de satın almış, bana da bıraktı. O zaman bu zamandır bir türlü izlemeye fırsat bulamamıştım. Geçenlerde bir konuyla ilgili araştırma niyetimi söylediğimde bu eğitimin bir bölümünün bu konuya ayrıldığını söyledi. Tabii o bölümü bulabilmek için, harıl harıl izliyorum. Bu gidişle tümünü izleyeceğim :)

Dün bir yandan bir işler yapıyorum, bir yandan dinliyorum. Konuşmaların arasına bir müzik koydular. Sözleri duyunca, kalbim hopladı sanki... Barbara (soyadını duyamadım) gitarıyla Micheal Stillwater'ın bir şarkısını söyledi, daha doğrusu katılımcılarla birlikte söylediler... Sözlere bakın... İçimdeki mıknatıs aynı konuyu çekiyor günlerdir... İçimde şükür enerjisi yükseliyor...

Barbara dedi ki, "Biz burada bu şarkıyı söyleriz,
şu sorunun cevabı olarak:
Dünyayı nasıl şifalandıracağız?
Bir defada bir kalple"

Sözler şöyle:

Birer birer
Herkes
Hatırlayıverir ki
Dünyayı şifalandırıyoruz
Her defasında bir kalple...

one by one
everyone
comes to remember
we are healing the world
one heart at a time...


Belki önce kendimizden başlayarak, ama bir yandan da birbirimizle dayanışarak, zorluklar karşısında omuz omuza vererek, sevgiyi, dayanışmayı, güzellikleri birbirimize hatırlatarak, unutuyoruz çünkü arada... Ve "her defasında bir kalple"...


29 Haziran 2009 Pazartesi

"Gönüller Yapmaya Geldim"



"Ben gelmedim da'vi için.
Benim işim sevi için.
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim."

Yunus Emre
Dergah, 243

(Da'vi- çok emin olmamakla birlikte kavga demek diye okudum)


Yeni bir haftaya başlarken, bizim için yaşamı anlamlı kılacak neler var diye bakalım. Yaşamımızı anlamlı kılacak her neyse, bu hafta bunun için zaman ve enerji ayıralım şimdiden, niyetimizi yapalım ve çok küçük de olsa bir ilk adımı hemen şimdi atalım...

Kimbilir belki bunlardan biri de 'bir gönül yapmak' olabilir...

Sevgiyle

26 Haziran 2009 Cuma

"Doğru/Uygun Eylem Sürekli Bir Çağrıdır."

Selçuk, Mayıs, 2009

Yine ayaklarım kütüphaneye gitti. Ellerim hiç düşünmeden bir kitabı çekti. Bugün uzunca bir alıntı yapmak istiyorum, alıntıyı yazarken içimden yoğun üzüntü bulutları geçti. Kaçırdığım fırsatları hatırladım, durdum biraz yas tuttum. Mevlana’nın öğüdünü* hatırladım, hoş geldin dedim bu yas duygusuna. Yeniye yer açması için açtım kalbimi…

Gelelim kitaba, derin bilgelikleri günlük yaşamın sadeliğinde anlatan çok hoşuma giden bir kitap bu: “Şimdi ve Burada”- Sylvia Boorstein, Galata Yayınları, 2004 (Özgün adı: It’s Easier Than You Think). Sistem Yayınlarının sayfasına girdim, kitap “Mutluluğa Giden Yol Düşündüğünüzden Daha Kolay” diye tekrar basılmış, ancak tükenmiş görünüyor. O yüzden alıntıyı uzun tutmanın haksızlık olmayacağını ümit ediyorum, fakat kitabı bulursanız, içiniz de kitaba kaynarsa, almanızı öneririm…

Tabii bugünkü konu da “Eylem”:

Sylvia diyor ki:
“Bildiğim bütün ruhsal gelenekler aşağı yukarı aynı “yapılmayacaklar” listesine sahiptir. Bu akla uygundur; çünkü uyanık olmadığımız zaman doğal olarak içimizden yükselen açgözlülük ve kızgınlık dürtülerimiz bizi sömürü ya da tacize yönelik harekete sevk edeceğinden yapılmaması gerekenler farkındalık oluşturacaktır. Temel kural, “Acıya yol açmayın” dır.

(…) Yaptığımız her bir hareketin acıya neden olma potansiyeli ve hayal edebileceğimizin çok ötesine uzanan sonuçları vardır. Bu, eylemde bulunmamamız gerektiği anlamına gelmez. Eylemde bulunurken dikkatli olmamız gerektiği anlamına gelir. Her şey önemlidir.” (S. 46)

“Davranışla ilgili uyarılar ‘Doğru Eylem’in yalnızca yarısıdır. Diğer yarısı ise acıyı hafifletmek için her fırsatı değerlendirmektir. (…) Bazen geçmişe bakıp ıstırabı hafifletebilecek şekilde davranma fırsatını kaçırdığım için çok üzülürüm. Beş yıl önce bir uçak yolculuğunda bir fırsat kaçırmıştım. O zamandan bu yana defalarca andığım bu olay üzerine çok düşündüm. Geçen hafta yine uçakta az daha bir fırsat daha kaçırıyordum, neyse ki zamanında toparlandım. Bununla geçmiş hatamın da silinmiş olup olmayacağını merak ettim sonradan ve bu düşünce tarzının yersiz olduğuna karar verdim. Doğru eylem sürekli bir çağrıdır. Puanları eşitlediğimiz bir denge noktası yoktur. Eylem gerekiyorsa ve erdemli bir davranış sergileyebileceksek harekete geçmemiz gerekir. (…) Bu büyük bir iş gibi görünebilir ama zor değildir. Kararlar giderek kolaylaşır. Baştan savmak bir seçenek olmayacağına göre geriye tek bir şey kalır; neyin erdemli olduğunu bulmak ve onu yapmak.” (S.48)

Uçak yolculuğu- ilk olay:
“Boston- San Francisco uçuşu için son yolcular uçağa binerken kemerimi bağlamış, koltuğumda oturuyordum. Dikkatimi ilk çeken şey annenin sinirli sesiydi. Başımı kaldırdım ve kadının al basmış gergin yüzünü gördüm. Küçük oğlu solgun ve korkmuş görünüyordu. Çantalarını bir elinden diğerine aktarıyor, oğlanı yerlerine doğru iteklerken durmadan da azarlıyordu. Ürktüm, kötü şeyler düşündüm kadın için ve başımı öteki tarafa çevirdim.

Altı saatlik bir uçuştu. Anneyle oğlu birkaç sıra arkamda oturuyordu. Kısa aralarla kadının sert konuşmalarına kulak misafiri oluyordum. Sesini her duyuşumda moralim bozuluyordu. Başka bir uçakta olmak isterdim. Hoş bir yolculuk olmasını umduğum uçuşu berbat ettiği için kadına sinirlenmiştim. Çocuk için endişelenerek hayatının nasıl bir hal alacağı üzerine çeşitli sevimsiz senaryolar ürettim. Kadının bir gün mutlaka yaptıklarının karşılığını bulacağını düşündüm. Yardımcı olmaktan başka her şeyi yaptım.

O zaman müdahale için aklıma hiçbir fikir gelmemişti. Kendimi öyle alt üst olmuş hissediyordum ki, ağzımdan sert bir söz kaçırmaktan korktum belki. Belki de tepkisi oldu korktuğum. Yararı dokunacak ne söyleyebilirim ki diye düşündüm.

Uçak indi, kadınla oğlu kalabalığın içinde gözden kayboldu. Ne yapabileceğimi ancak ondan sonra, belki de içimdeki yargı seli dindiği için, görebildim. Yanına gidip gülümseyebilir, şöyle diyebilirdim: “Bir çocukla yalnız seyahat etmek çok zor, değil mi? Hatırlıyorum, çok zaman önce bunu ben de yapmıştım. Ne zamandır yollardasınız? Havaalanında çok beklemeniz gerekti mi? Nereye gidiyorsunuz? Sizi karşılayacak biri var mı?” Bu sorulardan hepsini sormak gerekmiyordu elbette. Bir ya da ikisi onun sıkıntısının dikkatimi çektiğini ve ona bunları soracak kadar değer verdiğimi bilmesini sağlayacaktı. İşte böylesi bir yaklaşımın yararı olurdu.

Konuşmuş olsak neler olabileceğini kim bilebilir? Belki ona çocuk yetiştirmeyle ilgili faydalı bir şeyler söyleyebilirdim. Belki değişmeye çalışma konusunda ilgisini uyandırabilirdim. O küçük oğlanın hayatı farklı olurdu belki de.

Yapabileceğim şeyler sonradan, artık yapılamayacak kadar geç olduğunda açıklık kazandı gözümde. Pişmanlık duydum. Budistler; diğer eylemler için uygun şartlar yaratan eylemlerden söz eder, sergilediğim eylemsizlik ise daha iyiyi yapma konusunda kararlı olmamı sağladı.” (“Şimdi ve Burada”- Sylvia Boorstein, Galata Yayınları, 2004, s. 49-50)


Bağlantı, empati ne kadar önemli... Daha dün benzer bir olay yaşadım. Bir işlem için belediyedeydim. Görevlilerden biri homurdanıyordu. O sıra bir gazete bıraktılar görevlilere, o gazeteye ilişkin bir soru sordum. Ve konu nasıl birden son günlerde yaşadığı sağlık olayına geldi bilemiyorum. Kısacık zamanda başına gelen talihsiz olayları anlatıverdi. Çektiği sıkıntıları özetledi. "Kimsenin umru değil" diye bitirdi. Sakince, dikkatle dinledim, acısıyla bağlantı hissettim. Bir şey söylemedim, gerekmedi bana göre, sessiz bağlantı yetmiş gibiydi. Rahatlamış görünüyordu, içecek bir şey almak için gitti, sonra da başka bir görevliyle dostça bir sohbete dalmış gördüm. Bununla beraber bu alıntıyı yazarken, bağlantı fırsatlarını kaçırdığım nice olay hatırladım. Üzüntü bulutları hala akın akın geliyor... Mevlana'nın tavsiyesini* yine okuyayım...


Yarın: Sylvia Boorstein'ın beş yıl sonrasındaki uçak yolculuğunda olanlar...

* http://seyirdefterinden.blogspot.com/2007/10/insanolu-bir-han-gibi.html

23 Haziran 2009 Salı

Vizyon - Eylem...

Babamın vizyonu, eylemi ve ürünü... Haziran, 2009

" Vizyonu olmayan eylem yalnızca bir meşguliyet/ kuru koşuşturmadır.
Eylemi olmayan vizyon ise semeresizdir/faydasızdır/kısırdır."

"Action without vision is just busyness,
Vision without action is fruitless."

May East'in bir sunumundan...


Yaşamlarımıza baktığımızda nedir durum? Vizyonumuz, görüşümüz var mı? Gerçekten en önem verdiklerimizle, iç değerlerimizle örtüşüyor mu vizyonumuz? Vizyonumuzla eylemlerimiz, uğraşlarımız, yaptıklarımız, söylediklerimiz uyuşuyor mu? Yoksa ne için yaptığımızı unuttuğumuz işler için mi enerji tüketiyoruz?

Peki harika değerlerimiz ve yürek özlemlerimiz var da, eylemlerimiz de bunlara eşlik ediyor mu? Yoksa yeterince oturursak, bir gün o güzel dileklerin gökten başımıza düşeceğine mi inanıyoruz? Bizim neslin tanıdığı Tatlı Cadı Sementa bile burnunu oynatıyordu, ya biz parmağımızı oynatıyor muyuz? Yoksa gerçekten yüreğimizden gelmeyen işlere o kadar çok zaman ve enerji veriyoruz ki, yorgunluktan başka bir şey yapacak halimiz mi kalmıyor?

Ne durumdayız? Yaz ayları bazılarımız için yenilenme, toparlanma, değerlendirme, üzerinde gittiğimiz rayın uygunluğuna bakma fırsatları sunuyor...

Özümüzün sözümüzün, içimizin dışımızın, fikrimizin zikrimizin, vizyonumuzun eylemimizin bir olduğu nice an'lar dileğiyle...


30 Nisan 2009 Perşembe

Sevgi Yaşama Akıyor...


Hiç beklemediğim bir anda ve şekilde Beypazar’ındaki “Yaşayan Müze” birkaç hediye verdi geçenlerde…

Yaşamımda yurtiçinde de, dışında da pek çok müze gezdim. Bu denli etkileşimli, yaşamına dahil olduğum bir müzede bulunmadım. Üç katlı bir konağı kültürün çeşitli güzelliklerini birlikte yaşayabileceğimiz bir pota haline getirmiş Sema Demir. Bir odada ebru yapabiliyorsunuz, bir odada ıhlamur baskı, bir odada masalcı bir nine, bir odada Karagöz Hacivat oynatıp, hayali olabiliyorsunuz, bir odada kurşun döktürebiliyorsunuz, bir başka odada kostümler. Yüreğiyle masal anlatan masalcı nine ile sohbetimiz sırasında “Sema Hanım’ın hayalini gerçekleştiriyoruz hepimiz burada” dedi ve bu hayalin içinde kendi bölümünün yaşamını nasıl canlandırdığını anlattı… Çok güzel bir hayal, canlı, etkileşimli, zenginleştirici, şifalandırıcı, ufuk açıcı, ruhuyla yaşayan bir hayal…

Asıl anlatmak istediğim başka bir şey gerçi… Bu konağın bir avlusu var. Avlunun da bir kapısı. Kapının dışında sağda duvarda bir dolap kapağı… Eski zamanlarda dolap kapısını tıklayıp, kapağı açıyorlarmış… İçeride raflı dönen bir mekanizma var. Rafın üzerine boş sahanı koyup, döndürüyorlarmış… İçeriden sahanı doldurup, yine döndürüyorlarmış… Böylece ihtiyaç sahibi ile sahanı dolduran birbirlerini hiç görmüyorlarmış… O kadar insani geldi ki bu uygulama gözlerim doldu…

Yaşayan Müzenin bulunduğu konak, Beypazarı, Nisan 2009

Keşke temel ihtiyaçlarımıza ilişkin hiç zorda kalmayacağımız bir düzen olsa… Dünyanın bugünkü düzeni kendini adil, özenli bir düzene dönüştürse… Hayal gibi şu an… Var olan halde dayanışma çok yaşamsal önemde… Ancak geçmişte yapılan uygulamaya bakın… Bir dolap kapağını tıklıyorsunuz, kabınızı koyuyorsunuz, dolu olarak geri geliyor… Kimse kimseyi görmüyor… İnsanlık hali bir sıkışıklık olabilir kimi zaman, zorda kalınabilir dönemsel olarak… Dayanışmanın ne kadar nazik bir hali…

Bunların yanında, özellikle günümüzdeki sadaka kültürüne yakın değil gönlüm… Bu konuda biraz Gandhi gibi düşünüyorum… Gandhi, karşılığında bir emek vermeyen kimseye para vermemek gerektiğini söylüyor… Önemli olan kişiyi eli ekmek tutacak, kendi yaşamını geçindirecek hale getirmek, diyor. Sadaka vererek, kişinin kendi kapasitesini görmesine ve gerçekleştirmesine engel olmamak gerektiğini anlatıyor. Tam tersi bu yönde destek olmanın, ufuk açmanın önemini vurguluyor. Kişinin içindeki cevheri gün yüzüne çıkarmasına yardımcı olmak büyük bir destek olur hakikaten… Yeterince düşünebilirsek, herkesin emek gösterebileceği bir şey var… Bu dünyaya gelen herkesin bir hediyesi var... Bazı engelleri bile olsa... Bunun ortaya çıkmasına destek olabilmek ne güzel... Ve emekle elde edilmiş bir şeyin tadı da çok farklı, öz güvenimize katkısı da çok farklı… Bu, karşılık beklemek değil. Öylesi bakkal hesabı bir ilişki olurdu. Bu yaklaşım, karşımızdakinin içindeki özü yaşama katkıda bulunmaya davet etmek, fırsat yaratmak… Ve de karşımızdaki kişinin içinde bulunduğu duruma toplum sisteminde hangi neden etkide bulunmuşsa, bunu görüp, başkalarının zor durumda kalmaması için, bu sistemin tekrar düzenlenmesine katkıda bulunmak da çok önemli.

Dayanışma farklı elbette… Hediyeler… Sürprizler… Sessizce yapılmış destekler… Bunu yazınca, aklıma birkaç ay önce Ayşe’nin (Elmalı) gönderdiği bir ileti geldi… Bir oyun hayal etmiş biri… Adı, “Faili Meçhul Kıyak”… Çok hoş… Çok da muzip… Düşündükçe, içim kıkırdıyor. Haberlere bile çıktı hayal eden… Detayları burada yazmamayım. Merak edenler için linki:
http://www.fikiratolyesi.com/2009/02/27/faili-mechul-kiyak/


Coşkuyla, bilgelikle sevginin yaşama geçmiş hali olduğumuz nice an’lar dileğiyle…

24 Mart 2009 Salı

Yola Işık Tutan Sözler: Başarı

Ballıbaba'lar çoktan açtı, iyice sardı etrafı... 18.3.2009


Birkaç ay önce gazetede bir röportajda okumuştum:

"Başarı; ahlaklı olduğun için değil, ihtiyacın olmadığı için yalan söylemeyecek düzeye gelmektir."
Çetin Altan

(4.1.2009, Milliyet, Pazar Eki, Filiz Akgündüz'ün Çetin Altan'la yaptığı röportajdan)

Hoşuma gitti bu söz. "Yalan söylemeyecek" kelimelerinin yerine, pek çok başka kelime de konabilir: dedikodu yapmayacak, gerilim yaratmayacak, öldürmeyecek, ihtiyacından fazlasını ve sana açıkça verilenden başkasını almayacak, eziyet etmeyecek, şiddet göstermeyecek gibi...

Hepimize başarılı bir ömür dileğiyle...

20 Mart 2009 Cuma

Sevginin Yaşama Geçmiş Hali...

Bu hafta birlik bilincine, bütünleşmeye ilişkin bir tema yürüyor yazılarda… Bunun bir uzantısı olarak yaşama katkıda bulunmaya ilişkin bir yazıyla da devam edelim. Geçenlerde doğayı çok sevdiğimize ilişkin bir yazı yazmıştım… Bir de sözüm vardı, bu sevgimizi yaşama geçirmek için küçük adımlardan örnekler yazacaktım…

Bugün için elektrik enerjisini gerekenin dışında kullanmamaya ilişkin birkaç önlemi seçtim:

· Stand-by’da duran aletler elektrik kullanmaya devam ediyor. Bunları düğmesinden kapatabiliriz. Fişinden çekebiliriz. Ya da aşağıdaki kısa filmde de görülebileceği gibi bir toplu prize tüm aletleri takıp, düğmesinden hepsini kapatabiliriz.

· Kullanılmadığında bilgisayarı kapatabiliriz. Bunu uygulamak için, çok da yardımcı bir program var. Benim bilgisayarımda “denetim masası”na girildiğinde, “görünüm ve temalar” bölümü tıklanıyor. Orada ekran koruyucu bölümünde “monitör gücü”ne girip, diyelim ki 30 dakika kullanılmadığında monitörü ya da sabit diskleri kapatma ayarı yapılabiliyor. Yani biz günlük hay huy içinde kapatmayı unutsak bile, basit bir ayarlama ile, bunu yaşama geçirmek mümkün…

· Kullanılmayan ışıkları kapatabiliriz. Ambiyans için ille de lamba yakacağımıza, mum yakabiliriz.

· Enerji tasarruflu ampuller kullanabiliriz.

· Enerji tasarruflu beyaz eşyalar kullanabiliriz. Tabii değiştirme zamanı gelmişse, yeni alacaksak ya da almak üzere olan birini tanıyorsak…

· Cep telefonları şarj olduktan sonra hala şarjda kaldığı sürece enerji kullanmaya devam ediyor. Aşağıdaki videoda görebiliyoruz. Telefon şarj olunca, fişten çıkarabiliriz.

· Buzdolabının kapı lastikleri gevşediğinde enerji kaybına sebep oluyor. Lastiklerin durumunu tespit etmek için, buzdolabının kapağını açıp bir kağıdı araya sıkıştırıyoruz. Kapağı kapattığımızda kağıdı rahatlıkla çekebiliyorsak, lastikler gevşemiş demek. Değiştirmek gerek. Kağıdı zorlukla çekiyorsak, sağlam demek. Bunu ara ara kontrol etmek uygun.

· Asansörü mümkün olduğunca kullanmayabiliriz. Zaten şehir yaşamında hareketimiz az, bari merdivenleri kullanarak bir seçimle birkaç yararlı işleve vesile olalım…

· Ütüyle ilişkimizi tekrar gözden geçirebiliriz. Evde sürdürülebilir yaşama ilişkin birlikte çalışmaya başladığımız Tülay Hanım’ın bir uygulaması bana örnek oldu. Ütüyü çok seviyorum. Ancak birkaç haftadır artık çok da gerekli değilse ütüyü mümkün olduğunca az kullanmaya çalışıyorum. “Ütü kullanırken işiniz bitmeden birkaç dakika önce fişi çekerek mevcut ısıyı bir süre daha kullanabilirsiniz. 1500w bir ütüden 5 dakika tasarruf etmek 15w bir ampulü 100 saat bedava çalıştırmak demektir.” (Kipa’nın hazırladığı bir broşürden)

· Bazen televizyonu izlemesek de açık bırakıyoruz. Kendi kendine konuşup duruyor, o arada bin bir emekle elde edilmiş elektriği de boşa harcıyor. Belki 100% gibi bir mükemmeliyetçiğe gitmeden, ara ara da olsa televizyonu kapatabiliriz.

· Çamaşırları yıkarken sıcak su yerine, ılık su (30-40 derece gibi) kullanalım. Elektrik enerjisinin %90’ı suyu ısıtma esnasında harcanır. (Kipa’nın hazırladığı bir broşürden)

· Çamaşırları en yüksek devinimde sıkma programında değil de, daha düşük bir programda sıkabiliriz. Hem daha az buruşuyorlar.


Birkaç haftadır arkadaşlarıma facebooktan aşağıdakine benzer videolar gönderiyorum, belki ilham verir diye. Burada da paylaşmak istedim, sizler de belki çevrenizdekilerle paylaşmak istersiniz. Videolar güzel ama İngilizce. Bilmiyorum, otomatik tercüme programları var mı, bilen var mı? Buraya da iki video koyuyorum. Acaba içinizde özellikle ofiste nasıl doğaya sevgimizi gösteririz videosundaki önerileri Türkçe maddelemek isteyen olabilir mi? Böylece dil engeli kalmadan herkes yararlanmış olur.

Ayrıca elektriği gereksiz kullanmamak için sizlerin yaşama geçirdiğiniz uygulamalar var mı? Ya da internette araştırıp, yeni uygulamaları paylaşmak ister misiniz burada? Bu kez elektrik enerjisine odaklanalım diye düşünüyorum. Sonraki yazılarda diğer alanlara da geçeriz.

Tugay’ın kulaklarını çınlatarak, “sevginin yaşama geçmiş hali olalım” deyip, yazıyı bitireyim :)


*****

Elektriği yalnızca ihtiyacımız olduğu yerlerde kullanmak için birkaç öneriyi içeren bir video:

http://www.5min.com/Video/Eliminate-Vampire-Power---Stop-Wasting-Electricity-57207918


Ofiste (evde de) dünyaya yükümüzü azaltmak için birkaç öneriyi içeren bir video:

26 Şubat 2009 Perşembe

Doğaya Sevgimizi Gösteriyor Muyuz? -2

Dünden devamla...


Duygularım iyice havalanmışken, bu arada Kyoto imzalandı. Ankara’daki gruptan destekledikleri adayın iklim ve doğa dostu projelere ilişkin basın toplantısı yaptığına ilişkin haber geldi. Gözlerime inanamadım. Çalıştayda aynı kafada birkaç kişi bir araya geldik ve sürdürülebilir ev’e ilişkin bir projeye giriştik. Bir kısmınız biliyor, ayaklarını bir türlü yerden kaldıramamış bir “katkım olsun” projesi hayalim var/dı. Onun içinde zaten böyle bir bölüm vardı (web sitesinin parasını ödemeyi unutmuşum, kapatmışlar, şimdi tekrar açılmasını bekliyorum)

Falan falan…

Sonra dün (evvelki gün) acayip bir şey oldu. Tez önerimi yetiştirmek zorunda olduğum için, evde çalışıyordum. Biraz kafa dağıtayım diye (yani bu nedenle olduğunu ‘zannettiğim’), televizyonu açtım. Sabah programlarından birinde tamamen gönüllü olarak ancak üniversiteyle de birlikte çalışarak depremi önceden haber almaya ilişkin çeşitli gözlemler yapan bir gruba rastladım (
www.sismikaktivite.org). İlgimi çekti, seyrettim. 490 kişi, her gün gözlem yapıyor, sitelerine bildiriyorlarmış. Kimi karıncalara bakıyormuş, kimi kuyu ısısını ölçüyormuş, kimi denizi, kimi bulutları gözlemliyormuş. Ve kendi söylediklerine göre 5 şiddetinde hiçbir depremi de kaçırmamışlar. Zira çeşitli kaynaklardan gözlem yaptıkları için, bilgiler çakışıyor, gerçeği daha iyi yansıtıyormuş. Gözlerim kocaman izlemeye devam ettim. Benzer bir uygulama Çin’de 10000 kişiyle yapılmış daha önce ve bir depremi önce tahmin ettikleri için, şehri boşaltmışlar ve hiç can kaybı olmamış.

Bu grupta beni en çok etkileyen şu oldu: Bu grup korkuyla, endişeyle çıktı yola herhalde ama aralarından birinin de dediği gibi, “Korktuk ama öyle durmadık, ne yapabiliriz diye baktık” düşüncesiyle, hayran kaldığım bir girişimde bulunmuşlar. Kendi imkanlarıyla parça bilgisayarlardan sismik hareketleri ölçen bir sistem de yapmışlar. Konuşanlar bilim insanı gibi, dikkatli, bilgili, sorumluluk üstlenmiş. Yüzlerinde korku, endişe yok, ellerinden geleni yapmanın coşkusu ve gönül rahatlığı var. Bu insan gücüne hayran oldum. Çok doğal bir iç tepki olan korku ve endişeyi pek çok insana da hizmet edebilecek bir eyleme dönüştürmeleri hoşuma gitti. Ayrıca “bir şey olmaz” diye de oturmuyorlar, dünyanın doğal hareketlerini “kabul etmişler” ve bununla ne yapabiliriz diye bakıyorlar. Üstelik gözlem yeteneklerini geliştirerek, bir ihtimal manevi yolculuklarında da ilerliyorlar. Bunlar tahmin elbette, birkaç dakikalık programda gördüklerim. Ama bu yaklaşım içimde bir coşku oluşturdu.

Sizce bu nesil dünyanın bu gidişatında rota değişikliği yaratabilir mi?

Bu koca geminin rotası nasıl değiştir! Hele de gücü elinde tutanların gücü düşünülürse! diyebiliriz. Bir de şunu hatırlayabiliriz: Likya yürüyüşü yazılarını okuyanlar belki hatırlar. Kalkan’dan Bezirgan yaylasına doğru ilerlerken, bir ara bir bakmıştım karşımda yüksek bir tepe. Hava sıcak, sırtta çanta. Hiç patika, yol da görünmüyor tepelerde. İçimden söylenmiştim, “kaya tırmanışı mı yapacağım yoksa, yol da yok”. Gözümde bir büyümüş, bir büyümüştü bu tırmanış. Fakat sonra önümdeki yola odaklanmıştım. Bir adım, bir adım daha. Harika manzaralara çıkmıştım. Bir adım, bir adım. Aynı Momo’daki Peppo gibi (kitabı birine verdim, aklımda kalanı yazayım). Peppo sokakları süpüren bir çöpçü. Momo nasıl bu kadar sokağı süpürebildiğini sorar. Peppo yalnızca önündeki sokağa, önündeki süpürge hareketine odaklandığını söyler. Dünkü Krishnamurti’nin hatırlatması gibi. Bir adım, bir an, şu an.

İki soru bana önemli geliyor:

“Bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?”

“Bu nesil dünyanın bu gidişatında rota değişikliği yaratabilir mi? Bu rota değişikliğine nasıl katkıda bulunabilirim?”

Tüm insanlığı sevelim, komşumuzu da sevelim, en yakınımızdakiyle konuşurken de bu sevgimizi hatırlayalım- mesela kızgınken. Doğayı sevelim, öyle ki nasıl sevdiklerimizin üzerine titriyorsak, sevgimizi onlara gösteriyorsak, doğaya da gösterelim.

Bak yine Ankara’daki toplantıdaki hal geldi üzerime, “Peki ben şimdi ne yapmaya söz veriyorum?” Yazılar, konuşmalar harika da, yaşama geçirmeye yönelik bir sonraki adım olmadı mı içim hizasından kayıyor, coşkum sönüyor- içimdeki bu gösterge paneline bayılıyorum :)

Peki ben şimdi ne yapmaya söz veriyorum?

Bir dakika düşünüyorum, neredeysem oradan kaynaklanan, küçük de olabilecek, sevinçle yapabileceğim, ama küçük parmağımla yapacağım kadar da kolay ve etkisiz olmayan bir şey…

Düşünüyorum…

Bir ilk adım olarak…

İçimdeki canlılık gösterge tablosuyla da teyit ettiğimde:

Doğayla dost yaşamak için yaşamımda neler yaptığıma ve neler yapılabileceğine ilişkin somut adımlar içeren birkaç yazı yazmak burada…

Zaten yaptıklarıma ilişkin bir listem var ve çalıştayda oluşan grupla bunu ev için zaten yapıyoruz, şu anda hala ulaşılamayan web sitesinde (
www.katkimolsun.org) de yazmıştım birçok adım.

Tüm bunları derler toplar yazarım. Zaten bu süreç içinde kendi yaşamımda uygulayabileceğim yeni yeni şeyler öğreniyorum. Oyun gibi oldu benim için. Hobi gibi. Hani koleksiyoncular değerli bir parça bulduklarında sevinir ya, ben de yapabileceğim, doğayla dost bir uygulama buldum mu, pek seviniyorum… Tamam, bu içime heyecan verdi… Hem belki sizler de kendi uyguladıklarınızı, duyduklarınızı, öğrendiklerinizi yazarsınız, yine her zamanki gibi karşılıklı zenginleşiriz ve dolayısıyla yaşam da zenginleşir… Sonraki adımlar da kendiliğinden açılır.

Peki bu yazı bitti… Dilerim güzel bir yazı tadında kalmaz, ilham verir, harekete geçme enerjisini tetikler… Belki “bir sonraki adımım ne?” diye sormanıza vesile olur…

Yürekten taşan sevgi ve coşkuyla…

25 Şubat 2009 Çarşamba

Doğaya Sevgimizi Gösteriyor Muyuz? -1

Babamın bahçesinden hünnap, 21.9.2008

Bugün yazı yazayım diye oturdum abartmışım, 5 sayfa tutmuş. Yine arkası yarınlı bir yazı geliyor :)

***

Epey bir zamandır yazmak istediğim bir yazı var. İlle rakamlar da vereyim, uzman görüşlerinden de yararlanayım fikrine saplandığım için, bunları yapmaya da fırsat bulamadığım için, yazamadım tabii. Ancak ne zaman ne yazayım diye düşünsem, aklımda bu konu. Bugün “yetti gayri senin bu dayanaklı olsun arzun” deyip, kolları sıvıyorum.

İçimizde bir kişi de yoktur ki, “Ben doğayı sevmiyorum kardeşim. Güneşinden, toprağından, yaprağından, kuşundan nefret ediyorum. Harap olsun. Ölsün. Yok olsun.” diyor olsun. Bu cümleyi bile okuyunca, içi geriliyor insanın. Yok, biz aynı tüm insanlığı sevdiğimiz gibi, doğayı da çok seviyoruz. Ne zaman fırsat bulsak, doğaya kaçıyoruz. Doğanın kucağında dinleniyoruz, yenileniyoruz, enerji doluyoruz. Böcekten korkanlarımız bile, denizi seyretmeyi seviyor, güneşi seviyor, sümbülleri, papatyaları seviyor. Biz doğanın güzelliklerini görüyor ve çok hoşlanıyoruz. Evimizde saksılarda çiçeklerimiz var kimimizin, kimimiz kedi besliyor, kimimiz köpek. Kimimiz sokaktaki hayvanlara su veriyor, yem/mama veriyor. Mahalle pazarlarına gittiğimizde gözümüz gönlümüz açılıyor. Dalından meyve yedik mi kendimizden geçiyoruz. Bir denizde yüzsem diye hayaller kuruyoruz. Dağlara çıkıyoruz, günübirlik yürüyüşler yapıyoruz, mavi turlara çıkıyoruz. Biz doğayı seviyoruz.

Yalnız galiba biz aynı tüm insanlığı sevdiğimiz gibi, doğayı seviyoruz. Tüm insanlığı severiz ama komşumuzu tanımayız ya, alışverişimiz yoktur ya. Sanki doğayla ilişkimiz de öyle. Komşuyla da bir alıp veremediğimiz yoktur (ki kimimizin vardır), ama bir ilgisizlik hali vardır. Yaptıklarımızın onları nasıl etkilediğini düşünmeyiz bile, sanki yokturlar. Doğayla da ilişkimiz böyle mi acaba? Davranışlarımızın sonuçlarının yeterince farkında mıyız? Farkında olmayabiliriz, biz daha nelerin farkında değiliz- ama fark etmeye yönelik bir niyetimiz var mı? Asıl önemli olan bu sanırım. “Ben bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?” diye sorduğumuzda ve –bilincimizin yettiğince- zarar olmadığını düşündüğümüz seçimi yaptığımızda, akşam yastığa kafamızı nasıl rahat koyarız, nasıl bu alanda yüksüz yaşarız, değil mi?

“Bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?”

Bu soruyu sıklıkla sormamızın kendi manevi yolculuğumuzdaki tekamül ettirici etkisi ortada. Ancak iş bu kadarla kalmıyor. Eski yüzyıllarda işin boyutu bu kadarda kalabiliyordu. Bizim için ise, başka bir boyut daha var.

Geçen sene çevre hareketinin gurusu, dünyanın en etkili düşünce adamı diye tanıtılan Lester Brown’un bir konuşmasına gitmiştim. Daha önceden de herkes gibi küresel ısınmayı, kutuplarda üstünde durmak için buz bulamayan ayıları, suların yükselmesine hazırlık olsun diye ülkelerini taşımak için toprak almaya başlayan Maldiv hükümetini, Kyoto çekişmelerini, kuruyan gölleri, sulak alanları, azalan arıları ben de takip ediyordum. Ancak Brown’un anlattıkları birden içimde bir kırılma noktası oldu. Brown insanlığın meselesinin medeniyetin gelişmesi değil, artık medeniyetin “hayatta kalması” olduğunu söylüyordu. Birçok grafik gösterdi. Gidişatı, projeksiyonları anlattı. Orta Asya’da tümden erime tehlikesindeki buzullardan söz etti, bunların erimesi halinde tarımın imkansız hale gelmesi sebebiyle oluşma ihtimali olan açlıktan söz etti. Su kıtlığı, ısı artışı, tarımda düşüş, toprak erozyonu tehlikelerinden söz etti, içim şişti. Birkaç tavsiyede de bulundu, harekete geçmeye teşvik etti. "Bu konuyla hepimizin ilgilenmesi önemli. Bir konu seçin, üzerinde çalışın" dedi.

Geçenlerde Ankara’daydım biliyorsunuz. Sürdürülebilir yaşam için proje destekleme çalıştayına katıldım. Bu çalıştayın eğitmeni John Croft çalışmanın bir bölümünde dünyanın durumu, gidişatı ve gelecek projeksiyonlarına ilişkin bir sunum yaptı. Yine istatistikler, rakamlar, grafikler. Aklımda kalan tek rakam; bundan yanılmıyorsam bir yüzyıl önce ortalama yaşam süresi 25 yılmış, şu anda 67 yıl –güzel bir gelişme-, bundan birkaç yıl sonraya kadar da artmaya devam edecek, 73 yıla ulaşacakmış. Sonra inişe geçecek ve birkaç on yıl sonra (tarih vardı ama hatırlamıyorum) 21 yıla inecekmiş. İçim yine şişti.

John Croft, bizim neslimizin çok kritik bir dönemde dünyaya geldiğini hatırlattı. Rakamlara bakınca doğru söylüyor. Bizim alacağımız kararlar sanki dönüm noktası kararları gibi. Bizim nesil bilinç sıçramasını yaratacak olan nesil- umarım.

Bu çalıştaydan çıktım, bir arkadaşımda kalıyorum. O da o gece bir toplantıya gidiyormuş, bana da gel dedi: İklim Dostu Kentler. (Yazdım mı bunu daha önce yoksa- neyse devam edeyim) Belediye seçimlerinden önce, kendi uygun gördükleri adayın ekibiyle, danışmanlarıyla çalışan, belediye başkanının projelerinde doğa duyarlılığını görmek isteyenlerin yaygınlığını artırmak için çabalayan bir grup. Başkanlarını da çok yıllar öncesinden yine doğaya ilişkin bir gruptan tanıyor muyum, harika. Bu toplantıda biraz fazla konuşup, “Peki bu bilgilendirme sonrasında biz tek tek şimdi ne yapmaya söz veriyoruz?” diye takılmış plak gibi insanların içini şişirdiysem de, en azından benim için çok kafa açıcı bir toplantı oldu. Önder –sağolsun- ricamı kırmayıp, rakamları da gönderdi ama bugün geldiği gibi yazıyorum, bakamayacağım. Aklımda kaldığı kadarıyla Türkiye’nin karbon salınımı dünya çapında en yüksek sırada değil. Ancak kendi içinde bakıldığında geçen yıllara göre %90 artmış. Bu oranı duyunca, içime bir üzüntü çöktü. Şimdi bile gözlerim doluyor.

Bu topraklarda yaşayan bizler doğayı seviyoruz. Kimimizin köyde yakınları var, toprakla uğraşıyorlar. Bizim dini, kültürel, geleneksel motiflerimiz doğayla dost, iç içe. Bu Ekim’de bahçıvanlık kursuna başladım babamla birlikte –her ne kadar öğrendiklerim kısıtlı olsa da, apartmanda birkaç saksıyla oturuyor olsam da-, daha çok bu alandaki bilgilerin içindeyim hiç olmazsa. Toprak TV (161. kanal- dsmart) diye bir kanaldan haberdar oldum bu vesileyle. Bende d-smart yok, annemlere gittiğimde seyrediyorum bazen. Bahçesi olan, üretim yapan için müthiş bilgiler var, tam bir eğitim programı. Yapılanları seyrettikçe, görüyorum bu topraklarda yaşayanlar doğayı seviyor. Hele geçenlerde bir organik bal yetiştiricisi vardı, göz yaşlarıyla seyrettim gayretini. Seviyoruz, biz doğayı seviyoruz.

Bu süreçte ümitsizlik hissetmedim. Yaşamı gözlemlediğimde gördüğüm o ki, idrak yaşandığında akış bambaşka bir yere ansızın dönebiliyor. Mucize sayabileceğimiz durumlar oluşabiliyor. Anlayışıma göre, iş bilinç sıçramasına, idrake bakar. Bu da yine inancıma göre, 100 maymunluk :) (önceki yazılardan birinde anlatmıştım) bilinci bir araya toplamaya bakar.


Yarın: Eee, sonra?

23 Şubat 2009 Pazartesi

Yüreğin Sesi ve Subba Rao'dan bir Söz

Yaşam çok ilginç bir yolculuk.

Daha önce de birkaç kez yazmıştım, 1997'de sosyal hizmet alanında çalışanların değişim programı (CIF) ile Hindistan'a gitmiş, 3 ay kalmıştım. O seyahat bir çok ufuk açmıştı. Bunlardan biri kendimin olduğu kadar, pek çok başka insanın da yaşamlarına katkısı olan vipassana idi.

Hindistan'a gitmişken, Gandhi'nin ashramını da ziyaret etmeden olmaz, demiş. Oldukça zorlu ve uzun bir yolculukla Ahmedabad'a gitmiştim. Şimdi hatırlayamadığım bir sebeple ashramda pek çok yer kapalıydı. Ancak bir kitap almışım Gandhi'nin sosyal hizmet yaklaşımına ilişkin. Alanda çalışırken de, sonrasında da "mutlaka bir gün okunacak" kitaplar arasında toz topladı, oradan oraya taşındı.

Sonra geçen sene açık ofis günlerinden bir gün bu kitabı okumaya başladım. Çok hoşuma gitti. O sırada yan masamda çalışmakta olan o günkü açık ofis arkadaşım, bu konuda bir konuşma yapmamı önerdi. Bir kitap okumakla konuşma mı yapılır diye reddettim ama içimde de bir canlılık oluştu. Tam o sırada yurtdışında yaşayan bir arkadaşım mesaj gönderdi: "Hindistan'a gidiyorum, oradan istediğin bir şey var mı?" Şaşkınlığımı tahmin edersiniz.

Sağolsun oradan çok yararlandığım bir tomar kitap gönderdi. Tam bunları okumaya başlamıştım ki, Gandhi'nin ilkelerini çocuk ve gençlere anlatarak ömrünü geçiren bir kişinin Türkiye'ye gelmekte olduğunu öğrendim. Gözlerim kocaman açıldı. Dinlemeye gittim tabii. Bugün o konuşmada geçen bir cümleyi paylaşacağım. Ancak öncesinde bu hikaye nereye gidiyor onu yazmak istiyorum. Geçen sene Eylül ayında ders çalışır gibi Gandhi kitaplarını okudum. Tam o sırada üniversite affı çıktı. Daha öncesinde hiç aklımda yokken ve bir yarım kalmışlık da hissetmezken, 1995'de tez aşamasında yarım bıraktığım yüksek lisansa devam etmeye karar verdim. Karar vermemde en büyük etken usul usul döşenen bu taşlardı diye tahmin ediyorum.

Yaşam -yaşadığımız anda pek anlamlı ya da bağlantılı görünmeyen- bir düzenle işliyor sanki. Yüreğimiz, içimizdeki ses, bilge yanımız bizi elimizden tutup, adım adım bir yere götürüyor ve adımları atarken kimi zaman bir anlam veremeyebiliyoruz bu adımlara. Bugünlerde tez önerisini yazmak için çeşitli kaynaklar okuyorum. Ara ara "acaba? nereye gidiyor bu? neden?" sesleri geçiyor içimden. Ancak önemli olanın yaşamla, görünenin ötesindeki düzenle hizada olmak olduğunu da derinden bir yerde biliyorum. Bu hizada olmak hissini de bedenimizde hissediyoruz: "içime uygun geldi", "oh bir rahatladım", "karnım gevşedi", "içime sıcak geldi", "içimde bir heyecan, coşku oluştu", "bir genişleme hissediyorum" gibi ifade bile ediyoruz kimi zaman. Günlük yaşam içinde "hizada mıyım, değil miyim" diye bakıyor muyuz, belki bazen, bazımız daha çok, daha sık. Değer mi buna bakmaya? Yukarıda kısaca özetlediğim akışa baktığımda, tesadüf mü şimdi bunlar diye düşünüyorum. Bir adım atınca, bir sonraki adımın yeri belirmiş önümde. Çok ilginç bir düzen. Yaşam da bir keşif yolculuğu. Bir pusulaya sahip olmak çok hoş geliyor bana. Hizada mıyım diye bakmaya değer gibi geliyor kısaca.

Bunca lafa aslında dosyada gördüğüm ve Dr. Subba Rao'nun konuşmasından not almış olduğum sözlerden biri sebep oldu. Hikayesini anlatayım derken, nerelere geldim :))

Dr. Subba Rao'dan aktarıyorum:

Her ermişin bir geçmişi, her suçlunun bir geleceği vardır...
(Every saint has a past, every criminal has a future)

Bu her iki hali de içinde barındıran kendimize ve çevremizde gördüğümüz herkese ilişkin bakışımız için ilham verici bir söz, değil mi?

Not: Geçmiş günlere ilişkin yorumlarda ufkumuzu açacak katkılar var. Okumak isteyen olursa diye yazayım istedim.

10 Şubat 2009 Salı

Bir Kez Karar Verdik Mi...

Beklenmedik gelişmeler sebebiyle planladığımdan daha uzun kaldığım Ankara'dan sonunda rahat bir tren yolculuğuyla bu sabah evime döndüm. Ankara'nın karikatürlere malzeme olabilecek sürprizlerinin yanında, çok hoş sürprizleri de oldu. Yalnızca bu blog yazılarına yorumlarından tanıdığım, nice zaman beni coşkuyla gülümseten Deniz ile tanıştım. Uzun uzun konuştuğumuz, sonunda da tadı damağımda kalan :) bir kutlamaya bitirdiğimiz bir akşam geçirdik. Yaşamın ince örgüsü, görünenin ötesindeki bağlantıları içimi coşkuyla dolduruyor.

Müthiş dolu bir hafta oldu. Emrah sağolsun evini açtı, birlikte çalıştığımız günlere ilişkin güzel sohbetler yaptık. Yüreği ışıl ışıl parlayan insanlarla tanıştım. Nicedir yüreğimde olan bazı projeler ivme kazandı. Elim kolum yüreğim dolu döndüm kısacası...

Bir bir paylaşalım bakalım sepettekileri :)

Daha önce yazdığım gibi geçen hafta Avusturalya Gaia Foundation’dan John Croft’un proje tasarlama ve uygulama üzerine bir çalıştayına katıldım. Bu çalıştaydan birkaç notu paylaşmak istiyorum birkaç gün:

John Croft; Goethe’nin bir sözünü paylaştı. Kelimesi kelimesine yazamamışım, mealen aktaracağım: Söz verene, kendini bir konuya adayana, kendini taahhüt altına sokana kadar (until you are committed) her şey değişir. Ancak bir kez karar verdiniz mi, bu kararın gerçekleşmesi için tüm cennet size yardım eder.

Aynı fikri yıllar önce Lale’den de duymuştum. Lale’nin bir hocası, “Karar verdinse, değiştirme. Çünkü karar verdiğinde tüm evren kendini bu karara göre hizalar. Karar değiştirdiğinde, bu kez her şey çorba haline gelebilir.” demiş.

Yaşam içinde elbette şartlar değişmişse, esnek olmamız gerekebilir. İnat edip, anlamsız, hatta kimi zaman zarar verebilecek kararları sürdürmenin gereği yok. Ancak bu tavsiyeleri de kulağımıza gerekli günler için küpe yapmak yararlı olabilir. Zaten bir karar bütün ile uyumlu ise, içimizde bir ferahlık, bir coşku, “tamamdır” hissi oluyor. Sonra yolda karşılaştıklarımızla kararı sorgular oluyoruz, acabalar zihnimizde uçuşuyor. Bu süreçlerde uyanık olmakta yarar olabilir. Hızla karar değiştirmeden önce, iç alemimizde olan biteni iyi gözlemlemek belki bize çok önemli farkındalıklar, içgörüler kazandırabilir. Ve de bütünle hizalı olarak yürümeye devam edebiliriz…

Bütünün en yüksek iyiliğine olan kararlar vermemiz ve yolda motivasyonumuzun hep yüksek olması dileğiyle…


27 Aralık 2008 Cumartesi

Bir Şiir: Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var

Biliyorsunuz genellikle haftasonları yazı koymuyorum. Ancak bu sabah uyandım ki, bu şiiri paylaşma isteği yüreğimi pır pır ettiriyor. Tamam dedim. Daha önce blogda yazmış mıydım bilemedim ama bugün üniversite yıllarımdan hayranı olduğum, son günlerin temasındaki bu şiir kendini yazdırmak istedi:

Kızılgerdan (robin) kuşunu çok sevdiğim için Kebire yıllar önce bu fotoğrafı göndermişti, bilmem nereden bulmuştu. Çekenden özür dilerim ismini koyamadığım için.


YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısı, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi, olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol Behramoğlu

Şiirler 1959-1982
Adam Yayınları

26 Aralık 2008 Cuma

Yaşamı Kutlamak

Açık ofislerden birinin bahçesi (Şu meşe ağacının altında internet bağlantısı olan :)), 24.11.2008


2008 Nobel Barış Ödülünü alan Martti Ahtisaari ile ilgili pek çok program yapılmış. O dönem ne zaman televizyonu açsam, bu programların biriyle karşılaştım. Ahtisaari’nin yaşamını ve yaptıklarını izleme fırsatım oldu.

Nobel aldıktan sonra, çalışmalarını bırakıp bırakmayacağı sorulduğunda, asıl şimdi daha çok ve etkili çalışabileceğini söyledi Ahtisaari bir programda. Beni en çok etkileyen cümlesi ise, aklımda kaldığı kadarıyla, “Her sabah ömrümün ilk gününe uyandığımı düşünürüm. Son günü değil, ilk günü. Ve merakla, keşif heyecanıyla güne başlarım. Öğrenilecek, görülecek o kadar çok şey var ki. Merakım gittikçe artıyor.” oldu.

Ahtisaari 71 yaşında. Kendimi düşündüm, anneannem gibi yaşasam, 57 yıl her sabah ömrümün ilk günü gibi yaşama başlayabilirim. 57 x 365 gün. Zenginliğe bakın. Her gün uyanık ve meraklı olsam, yeni bir şey keşfetsem, müthiş bir şey...

Sizlerle paylaşmak için bunları tasarlarken, arkadaşım Ayşe’nin yeni blogundaki
www.altinicizdigimsatirlar.blogspot.com “Kısa Kısa” yazısından bir cümle çok hoşuma gitti. Selim İleri’nin Bodrum Dörtlemesi’nin ikincisinden birkaç satırın altını çizmiş Ayşe: “Telefonun sesiyle irkildi, çalıyordu. İçeriye koştu, elinde fırça ve sarı boya tüpü. Emre telefon ediyordu. 'Akşama sonbaharı kutluyoruz.' diyordu.”

Yıllardır güzel bir hayal olarak kalmıştır: her gün bir şeyi kutlamak. Doğum günleri tamam. Bir de ağaçlara su yürüme zamanı, kırlangıçların gelişi, karıncaların topraktan çıkışı, birinci cemrenin düşüşü, en uzun gün, en uzun gece, yeni ay, dolunay, yağan ilk kar, farkındalık günü, dostluk günü, her gün kutlayacak bir şey bulmak, sonunda da yaşamı tam bir kutlama olarak yaşamak. Buğday Derneği’nin geleneksel ajandasında doğa olayları vardır mesela. Onlara yenilerini de ekleyerek, her gün yaşamı kutlamak.

Dün babamın doğum günüydü, bana yemeğe geldiler. Aile toplandı, herkes yiyecek, içecek bir şeyler kattı, sofra donandı. Babam bir ara, “İnsanın bu birliktelikleri, güzellikleri görünce, daha çok yaşayası geliyor” dedi. İçimde duygular birbirine karıştı.

Arkadaşım Alp (Pir), katıldığı bir konuşmada (umarım yanlış anımsamıyorumdur) Satish Kumar’a (çok ilginç bir karakter) yaşamın amacı sorulduğunda, “Yaşamın amacı, yaşamı kutlamaktır” diye cevap verdiğini söylemişti.

Yeni yıla hazırlanırken, (biliyorum takvim nedir ki, ancak ara değerlendirme ve niyetleri canlandırma için iyi de bir fırsat olabilir) belki niyetlerimiz içine, yaşamı kutlamaya ilişkin niyetler de katarız…

Biz bugün Ayşe ile açık ofisteyiz. Bugün rahat nefes alıp verebildiğimizi kutlamaya niyet ettik. Bedene giren, bedende dolaşan havayı kutlayacağız. Havanın bedene rahatlıkla girmesini mümkün kılan burnu, boğazı, ciğerleri, sonra dolaşıma katan kalbi, damarları kutlayacağız. Benim hücreler daha ben bunları yazarken, marakasları çıkarmış, festivale başlamış durumda :)

Yaşamı tam bir kutlama olarak yaşayabilmemiz dileğiyle...

14 Kasım 2008 Cuma

Yola Işık Tutan Sözler: Yaşamın Amacı


Bugünlerde Krishnamurti sözleriyle çok güzel bir eşzamanlılık yaşıyoruz. Yolumuza ışık pek çok yönden geliyor, ne mutlu…

Yaşamın Amacı*

"Size yaşamın amacını verecek, kutsal kitapların yazdıklarını anlatacak birçok kişi var. Zeki ve kurnaz insanlar ise yeni yaşam amaçları bulmayı sürdürüyorlar. Politik grubun bir amacı, dini grubun başka bir amacı, diğer grupların ise bambaşka amaçları var.
Peki, kafanız karıştığında yaşamın amacı ne? Kafam karıştığında, size “yaşamın amacı ne?” diye sorarım, çünkü bu karışıklığın içinden bir yanıt çıkarmaya çalışırım. Kafam karıştığında, nasıl doğru yanıtı bulabilirim? Anlıyor musunuz? Zihnim karışık ise, aldığım yanıt da karışık olacaktır. Zihnim karışık, rahatsız ise, zihnim güzel ve sakin değilse, aldığım yanıt da bu karışıklık, endişe ve korku eleğinden geçecek; dolayısıyla yanıt çarpık olacak.

O zaman önemli olan, “Yaşamın, varoluşun amacı ne?” sorusunu sormak değil, içteki karmaşayı yatıştırmak. Bu, kör bir adamın “Işık nedir?” diye sormasına benziyor. Ona ışığı anlattığımda her şeyi karanlığına, körlüğüne göre dinleyecek, ama görebildiğini varsayalım, o zaman asla “ışık nedir?” diye sormayacak. Işık orada…

Benzer bir şekilde, içinizdeki kargaşayı açıklığa kavuşturur, arındırırsanız, yaşamın amacını bulacaksınız; sormak, aramak zorunda kalmayacaksınız. Bütün yapmanız gereken, kargaşa ve karışıklık getiren unsurlardan arınmak."

(*Yaşam Kitabı, Krishnamurti ile Günlük Meditasyonlar, Krishnamurti, Sistem Yayıncılık, 2007)

Öyle tercih edenler için, İngilizcesini de ekliyorum:

=== JKrishnamurti.org - Daily Quote ===

Life's Purpose

There are many people who will give you the purpose of life; they will tell you what the sacred books say. Clever people will go on inventing what the purpose of life is. The political group will have one purpose, the religious group will have another purpose, and so on and on. So, what is the purpose of life when you yourself are confused? When I am confused, I ask you this question, "What is the purpose of life?" because I hope that through this confusion, I shall find an answer. How can I find a true answer when I am confused? Do you understand? If I am confused, I can only receive an answer that is also confused. If my mind is confused, if my mind is disturbed, if my mind is not beautiful, quiet, whatever answer I receive will be through this screen of confusion, anxiety, and fear; therefore, the answer will be perverted. So, what is important is not to ask, "What is the purpose of life, of existence?" but to clear the confusion that is within you. It is like a blind man who asks, "What is light?" If I tell him what light is, he will listen according to his blindness, according to his darkness; but suppose he is able to see, then he will never ask the question, "What is light?" It is there.

Similarly, if you can clarify the confusion within yourself, then you will find what the purpose of life is; you will not have to ask, you will not have to look for it; all that you have to do is to be free from those causes which bring about confusion.

The Book of Life - November 7
_______________________________________________
DailyQuote mailing To subscribe:
send an email to dailyquote-join@jkrishnamurti.org


Bugün ikiii...

Kervanın yolcuları azıklarını da (Sen çok yaşa Tijen) yanına almış ilerliyoruz. Tanıdık, tanımadık tüm yolculara selam olsun... Ayşecim, halay başı benzetmene çok güldüm, ama gerçekten de kutlama niyetine bu kadar uygun bir benzetme olabilir. Yolu halay keyfiyle yürümek ne harika.

Elbette Türkiye ve Dünyaya iyi dileklerde bulunurken, geçen sefer yaptığımız gibi kızgınlık duyduğumuz tanıdıklarımıza da ayrıca iyi dileklerde bulunabiliriz. Seda'cım, iyi ki hatırlattın.

Zaten iyi dileklerde bulunurken, kalbimiz bize yol gösteriyor. Mesela bu sabah dileklerimi söylerken, içimde yoğun şefkat duygusunun yanında kızgınlık duygusu buldum. Bazı karar mekanizmalarında olanlara tutumlarından dolayı kızgınlık duyduğumu fark ettim. Bu kızgınlığın elbette ne bana, ne bütüne bu haliyle bir faydası yok. Kızgınlığımın yanında oturdum. İlerleyen günlerde bunlar üzerine daha derin ve detaylı paylaşımlar yaparız.