Sevginin Yaşama Geçmiş Hali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevginin Yaşama Geçmiş Hali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2010 Cuma

Güle Odaklan...

14.5.2010


Hazine bulma oyunu devam ediyor... Aslında bunlar üst üste oluyor da, benim yazmam zaman alıyor...

"Hay Allah, yine ağzımı açtım, yine yargıladım, şunu söylemeseydim, şu kararı almasaydım, şöyle davranmasaydım, of, of, of" halleri için, bir hazine parçası geldi...

Bir arkadaşımla konuşurken, Osho'nun önerdiği bir egzersiz geldi aklıma... Egzersiz tam olarak nasıldı diye bakmak üzere kitabı açtım. Sonra başka bir sayfa da dikkatimi çekti. Bir önceki yazıyla bağlantı kurdu zihnim. Malum tüyler yalnızca "dış" aleme dağılmıyor, bir de içte dağılanlar var... Kendimizle ilişkimizde ortaya çıkanlar... İçte pek çok yastığı parçalıyoruz zaman zaman... Tüyler de hiç bilmediğimiz yerlere dağılıyor, sonra da önceden pek tahmin edemediğimiz yerlerde ve zamanlarda görülüyorlar... Hatta tüyler bazı yerlerde birikiyor, aynı evde tozların bazı köşelerde birikmesi gibi... Bazen kediler gibi arada bu tüy öbeklerini çıkarıyoruz içimizden, bazen de ya duygusal, ya fiziksel hasta olabiliyoruz...

O nedenle...

Karşıma çıkan paragrafı okuyalım beraber:

“Ben sana hayata, aşka, insanlara evet demeyi öğretiyorum. Evet, dikenler de var ama oturup onları saymaya da gerek yok. Onları görmemezlikten gel; gül üzerine meditasyon yap. Eğer meditasyonun gülün derinliklerine inerse, gül de senin içinde derinlere inecek ve dikenleri daha da küçülecektir. Bir an gelecek ve gül seni tamamen ele geçirmiş, o anda dünyada artık hiçbir diken kalmamış olacak.”

Osho, Ruh Eczanesi, İnsan Ruhunu Olgunlaştıracak Özel İksirler, 2009, Butik Yayınları, s:112

17 Ağustos 2010 Salı

Bir Film ve Bir Hikaye... Rüzgarda Tüyler

Bazen ev bir hazine avı oyununa dönüşüyor… Hani biri bir şeyler saklar oraya buraya, diğeri de onları bulmaya çalışır, o oyun... Yaşam da oraya buraya bir şeyler saklıyor gibi… Ara sıra nereden geldiğini bilmediğim ya da büyük ihtimalle hatırlayamadığım bir şeyler buluyorum… Hem şaşırıyorum, hem zenginleşiyorum… Zamanlamalar da genellikle pek ilginç oluyor... Yine böyle bir film buldum durduk yerde… Öyle beyaz bir zarfın içinde kendi halinde duruyordu… “Bu da neymiş böyle” diyerek, izlemeye başladım…

Film: Şüphe (Doubt)…

Yönetmen: John Patrick Shanley. Meryl Streep ve Philip Seymour Hoffman oynuyor.

Hoş bir film, ele aldığı temayı güçlü bir şekilde anlatıyor… Katman katman ya da sürprizli bir film gibi gelmedi bana ancak güzel bir film…

Filmin bir yerinde, “Pes” dedim… “Yok artık…”

Buna seçici algı demek zor… Zira o film büyük ihtimalle uzun bir süredir duruyordu, niye şimdi? Nasıl görünür oldu birdenbire?

Filmde rahip bir Pazar ayininde bir hikaye anlatıyor…

Zihnimde görüntüsü kalan ve anlatmak istediğini bu görsellikle çok iyi ifade eden bir hikaye…

“Pes artık” dediğim yer…

Hikaye şöyle:

“Bir kadın bir arkadaşıyla aslında çok çok az tanıdığı bir kişi hakkında dedikodu yapmış. O gece bir rüya görmüş. Tam tepesinde bir el belirmiş ve bu kadını işaret etmiş. Bir anda müthiş bir suçluluk duygusuyla dolmuş içi.

Ertesi gün günah çıkarmak için kiliseye koşmuş. Yaşlı bir rahip varmış, ona her şeyi anlatmış ve sonra “Dedikodu yapmak günah mı?” diye sormuş, “Beni işaret eden o el Tanrı’nın eli miydi?”, “Özür dilemeli miyim?”, “Yanlış bir şey mi yaptım?”

Yaşlı rahip, “Evet” demiş, “Cahil kadın, bir kimsenin etrafta nasıl tanınacağını etkileyecek dayanaksız sözler söyledin. Utanmalısın”.

Kadın üzgün olduğunu söyleyip af dilemiş. Rahip, “O kadar çabuk değil, dur bakalım. Önce evine gitmeni istiyorum, eline bir yastık alıp, çatıya çıkmalısın. Bir bıçakla yastığı kesip, bana gelmelisin.”

Kadın biraz şaşkın, evine dönmüş. Yataktan bir yastık, çekmeceden bir bıçak almış, çatıya çıkmış. Yastığı kesmiş. Sonra rahibe gitmiş.

Rahip sormuş: “Tamam mı?”

Kadın: “Evet, yaptım” diye cevap vermiş.

“Ne gördün?”

“Tüyler..”

“Tüyler!” diye tekrarlamış rahip.

“Her yerde tüyler vardı.”

Yaşlı rahip, “Şimdi geri dönmeni ve rüzgarla uçuşan tüm tüyleri toplamanı istiyorum. Hepsini.”

“Ama bu imkansız. Nereye gittiklerini bilmiyorum. Rüzgar hepsini aldı götürdü.”

Rahip “İşte” demiş, “Dedikodu tam budur.”



Tüyler aslında yalnızca dağılan sözler değil… Yargılarımızla, kızgınlığımızla, küçük görmelerimizle, kimi zaman nefretimizle, ayrım yaratan tüm düşüncelerimizle aslında toksik bir enerji yayıyoruz çevremize… Ve bunlar da o tüyler gibi rüzgarla dağılıveriyor… Ve gerçekten nereye gittiğini bilmek imkansız… Etki alanımız sandığımızdan daha geniş… Sanırım alanın genişliğini fark etsek, her türlü seçimimizden önce kısacık durur ve hızlı bir değerlendirme yapmaya çalışırdık…

“Şimdi söyleyeceklerim nereden, nasıl bir kaynaktan geliyor?”

“Şimdi söyleyeceklerim sevgiden, şefkatten mi geliyor?”

“Şimdi yapacağım şey birbirimizi etkilediğimiz, bir olduğumuz bilincinden mi geliyor?”

...

Belki bu hikayeyi bir başkasına da anlatmak iyi olur, hem kendimiz (biriyle paylaşınca, pekişiyor dersler malum), hem de diğer kişi için... Belki bu hikayeyi başkasına anlatmak daha önce rüzgarlara saçtığımız tüyler için kendi çapımızda bir tazmin yolu olur... Ben anlatmış, hikayeyi rüzgara bırakmış oldum böylece... :)

Çatıya çıkıp, sevgi, şefkat, dayanışma, hep birlikte kutlama tüylerini rüzgara bıraktığımız bir ömür diliyorum… :)

8 Ağustos 2010 Pazar

Ağızda Acı Tat Bırakıyor...

Erguvanlı Ev, Yeşilyurt Köyü, Kazdağları, 30.07.2010



Sandıkta sakladıklarımdan biri daha :)


"Başkalarının günahıyla aziz olamazsınız."
Çehov

(Haşmet Babaoğlu'nun 6/6/2010 Sabah Gazetesi'ndeki yazısından alıntı)

Geçen gün yaşadığım bir durum beni derinden etkiledi, rüyama bile girdi... Buraya yazılanlar uzunca bir süre kalıyor, sanki enerjisini sürdürüyor. O nedenle buraya yazıp, enerji vermek içime uygun gelmiyor.

Ancak aldığım ders; üçüncü bir kişi ağzımızdan yargı sözü almak için ne kadar maharetli olursa olsun, çeneyi kapatmayı becerebilmek gerek.

Epey bir zaman önce pek de tanımadığım bir kişiyle konuşuyordum. İnsanlarla ilişkilerinde onların kötü yanlarını ortaya çıkarmakla görevli gibi hissettiğini söylemişti. İlk anda tam kavrayamamıştım, sonra kişilerin kendilerini kandırmalarını engellemek gibi bir niyeti olduğunu tahmin etmiştim. Üzerinde düşünmüştüm ara ara... Yaşamda aynalık, geribildirim kendimizi görmek için çok değerli. Bir yandan da içimizdeki sevgi, şefkat büyüdüğünde, farkındalığımız arttığında, bilincimiz yükseldiğinde, zaten bazı davranışları yapmaz oluyoruz, o bilinç düzeyinde lekeler çabuk belli oluyor, hemen vicdanda huzursuzluk başgösteriveriyor. Sevgiyi yükseltmeye odaklanmak daha etkili bir yol gibi görünüyor... Özellikle de kendini suçlamaya pek yatkın olanlarda... Birbirimizi hırpalamak daha kolay bir yol gibi... Birbirimizin yolunu kolaylaştırmak, yüreklerimizin sevgiyle dolmasına destek olmak biraz daha fazla emek istiyor...

Başkası hakkında bir yargı yapmama çanak tutan kişi bu yargıyı yaptığımda bir rahatladı, gevşedi, tansiyonu düştü, telefonu huzurla kapattı... Çok şaşırdım olanlara... Hiç içinde olmak istemediğim ve başta epey bir direndiğim, konuyu değiştirdiğim, sahneye çıkmaktan kaçındığım oyunun içine düşüvermiştim... Neyse sürecek bir oyun değil, olay küçük... Telefonu kapattığım anda, aydım, yargıda bulunduğum kişinin gıyabında derin üzüntümü dile getirdim, kendi anlayışıma göre özür diledim...

Bu olay hem başkaları hakkında konuşmamakla ilgili niyetimi güçlendirdi. Özellikle yorgunken, enerjim nispeten düşükken, daha dikkatli olma konusunda uyardı. Hem de yoldan çıkmamak için, birbirimize yardım etmekle ilgili sorumluluğumuzu hatırlattı. Bilinen hikaye "hangisini beslersen" meselesi... (Bulup, yarın yazayım bu hikayeyi)

Yalnızca kendimizin yaşama katkıda bulunmayan şeylerden kaçınması yetmiyor, başkalarının da sevgi içermeyen davranışlarda bulunmalarına çanak tutmamamız da çok değerli... Madem aynı gemideyiz, bir bütünün parçalarıyız, kendi davranışlarımızın başkalarını sevgiden uzaklaştırmamasına, olumsuzluğa çanak tutmamaya da dikkat etmemizin değeri aşikar...

Sözün özü, yargılama sözleri söylememeye gayret et, başkalarının söylemesine de çanak tutma... Ağızda acı tat bırakıyor...

Çünkü...

Yaşam kabulle, destekle, dayanışmayla pek tatlı... Lokum gibi... Hımmm... Tadına doyum olmuyor... :)


19 Nisan 2010 Pazartesi

Yola Işık Tutan Sözler: Önemli Olan...



Bazen güzel sözler geliyor internetten… Bir tanesini bloga yazmaya başladığımda paylaşırım diye saklamışım…

“Önemli olan eylemlerimizin büyüklüğü değil,
içinde ne kadar sevgi olduğudur.”

Mother Theresa

Arkadaşım İpek Cihan Bilgin kendi yahoo grubunda paylaşmış… Teşekkürler, yolumuza biraz daha ışık geldi...

Kulağa küpe yapılacak, hatırlanacaklar kutusuna konulacak, ara ara kendi kendine söylenecek, sabahları okunacak sözlerden, değil mi?


18 Eylül 2009 Cuma

Yola Işık Tutan Sözler: Vermek

Hiç bu kadar uzak kalmamıştım blogdan... Özlüyorum...

Yolumuza ışık tutması dileğiyle, Halil Cibran'dan bir şiir düştü kısmetimize bugün...

***
Sahip olduklarınızdan verdiğinizde,
çok az şey vermiş olursunuz;
gerçek veriş, kendinizden vermektir.

Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir
diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

Ve yarın,
kutsal şehre giden hacıları takip ederken,
kemiklerini, iz bırakmayan kumlara gömen
fazla uyanık bir köpeğe ne getirebilir?

Ve ihtiyaç korkusu da,
ihtiyaçtan başka bir şey değil midir?

Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak,
tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?

Çok fazla şeye sahip olup, çok az verenler,
bunu gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar,
ki bu da armağanlarını yararsız kılar.

Ve bazıları vardır ki,
çok az şeye sahiptirler
ve hepsini verirler.

Bunlar hayata ve
hayatın definesine inananlardır,
ve kasaları hiç boş kalmaz.

Bazıları sevinçle verirler,
bu sevinç onların ödülüdür.

Bazıları ise ıstırap içinde verirler
ve bu acı, onların kutsanmasıdır.

Ve bazıları vardır ki,
ne vermenin acısını hissederler,
ne sevinç ararlar,
ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;

Onlar, şu vadideki mersin ağacının
kokusunu salışı gibi verirler.

Böyle kişilerin ellerinde Tanrı dile gelir ve
onların gözlerinden Tanrı, dünyaya gülümser.

İstendiği zaman vermek güzel bir davranış olabilir;
fakat istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek
çok daha anlamlıdır.

Ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak,
veriş olayından daha fazla sevinç getirir.

Vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi?

Sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir.

Öyleyse şimdi verin ve vermenin hazzını
mirasçılarınız değil, siz yaşayın...

Çoğunlukla şöyle dersiniz:
'Vereceğim, ama hak edeni bulabilirsem.'

Ne koruluktaki meyve ağaçları böyle düşünür,
ne de çayırdaki sürüler.

Onlar, saklandığında çürüyecek olanı,
yaşayabilsin diye verirler.

Herhalde kendisine günler ve geceler
verilmesini hak eden bir kişi,
sizden gelebilecek şeyleri de hak eder.

Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan,
sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

Faydasından öte,
kabul etmenin gerektirdiği cesaretten
ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

Ve siz kim oluyorsunuz da,
onların göğüslerini yırtarak,
gururlarını korunmasızca ortaya seriyor,
sonra da onların değerlerini örtüsüz
ve gururlarını utanmasız
olarak değerlendiriyorsunuz?

Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve
verme olayında bir aracı olarak görün.

Çünkü gerçekte herşeyi veren hayattır
ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde,
sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

Ve siz alıcılar,
ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,
ne kendinize, ne de size verene
bir boyunduruk yüklememek için,
hiç bir minnet hissi taşımayın.

Bunun yerine,
armağanları kanat yaparak,
verenle beraber yükselin;

Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak,
annesi özgür yürekli dünya,
babası evren olan cömertlik olgusundan
şüphe etmek demektir...


Halil Cibran

26 Ağustos 2009 Çarşamba

"İnsan Özgürlüklerinin Sonuncusu"

Yıllar önce Hindistan’da bizi evlere yerleştirdiklerinde, kaldığım iki aileden biri sosyal hizmet alanında profesör olan Mrs. Mehta ve ailesiydi. Güzel bağlantımız yıllarca mektuplarla sürdü. Mektuplarından birinde Mrs. Mehta hararetle bir kitabı tavsiye etmişti: “İnsanın Anlam Arayışı”- Victor Frankl.

Yıllarca alınacak kitaplar listelerine yazıldı durdu, sonunda geçenlerde aldım ve okudum kitabı, altını çize çize okuduğum bir kitap oldu. İçinden bazı bölümleri paylaşmak istiyorum ara ara. Victor Frankl bir Avusturyalı psikiyatrist. Varoluşçu terapinin önemli isimlerinden sayılıyor. II. Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarında bir süre geçirmiş, bu kitabının ilk bölümü orada yaşadıklarını içeriyor. İkinci bölümünde ise, kurucusu olduğu logoterapiye ilişkin bilgiler var. Rahat okunan, ufuk açan, görüş genişleten bir kitap bana göre.

Bugün parmaklarımdan kayan satırlar şunlar:

“Toplama kamplarında yaşayan bizler, o kamptan bu kampa koşan, ellerindeki son ekmek kırıntılarını vererek başkalarını teselli etmeye çalışan insanları anımsayabiliriz. Sayıları az olabilir, ama bu bile bir insandan bir şeyin dışında her şeyin alınabileceğini yeterince gösterir: İnsan özgürlüklerinin sonuncusu; yani belli koşullar altında insanın kendi tutumunu belirlemesi, kendi yolunu seçmesi.” (s. 81, Okuyanus Yayınları, İnsanın Anlam Arayışı, Viktor Frankl, 2009)

Yaşam beklemediğimiz anlarda, beklemediğimiz durumlar çıkarabiliyor karşımıza. Kimi zaman köşeye sıkışmış da hissedebiliyoruz, sanki özgür değilmişiz gibi.

Ancak Frankl bize, insanı insan yapan özgürlüklerden en önemlisini hatırlatıyor: Koşullar ne olursa olsun, kendi tutumumuzu belirleyebilmemiz, kendi yolumuzu seçebilmemiz.

Hep denir ya, olan’ı değiştiremeyebiliriz ama olan’a nasıl tepki verdiğimizi seçebiliriz. Her an seçim yapıyoruz ve gerçeği yaratıyoruz, şekillendiriyoruz bu tepkilerimizle. Yaşamımızın ve yaşamın gidişatını etkiliyoruz. Bu özgürlüğümüzün ve de sorumluluğumuzun bilincinde olmak ne kadar önemli… En zorlu koşullarda bile şefkatli kalabilmek, bütünün en yüksek iyiliğini hissedebilmeye kendini açmak...

Olan’a sevgiden, şefkatten, empatiden, bilgelikten gelen tepkiler verebilmemiz dileğiyle…

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Bulanık Suları Duru Hale Getiren

Aslında hazır konular var yazabileceğim. Günlerdir bir türlü içimden gelmiyor. Biraz önce yine oturdum bilgisayarın başına, parmaklar o konuları yazmıyor.

Kalktım, yıllar önce hazırladığım kartlar vardı. Onları karıştırayım dedim.

Biliyorum bu sözü daha önce yazdım. Ama şimdi "tamam, işte bu" hissi var içimde...

"Sevgi ile bulanık sular arı, duru hale gelir."
Mevlana

İzin verelim, yollarımıza ışık tutsun bu söz... Açalım kalplerimizi içine sevgi dolsun... Endişeyle, çözümsüzlük hissiyle, öfkeyle, yorgunlukla, çaresizlikle, kıskançlıkla ya da her nedense büzülmüş, bunalmış, daralmış bölümleri varsa yüreklerimizin izin verelim içine ışık dolsun... Sevgi dolsun... Derin nefes alıp, nefesle birlikte içimizi sevgiyle doldurduğumuzu hissedelim... Olur mu öyle diyebilirsiniz... Sevgi ısmarlama olacak şeylerden değil elbette ama niyet edersek, çok sevdiğimiz kişileri, çok değer verdiğimiz şeyleri hatırlarsak, pat diye de yüreğimizi doldurur... Bilirsiniz bu hali... İçimizdeki sevgiyi aktive etmek için en uygun zamandır belki... Belki bu günler bulanık suları duru hale getirmeye ihtiyacımız vardır... Öyleyse bir tarif vermiş Mevlana... Sevgiye çağrılıyoruz... Her an...

13 Ağustos 2009 Perşembe

Hatırlatıcı- Uyarıcı Bir Rüya...

Bir süre önce bir rüya gördüm. Bazı rüyalar çok canlı olur, detayları hatırında kalır ya uyandıktan sonra insanın, o tür rüyalardan. Gerçeğe oldukça yakındı ama yine de semboller vardı rüyada. O yüzden olduğu gibi değil de, bir arkadaşımla yaptığımız yorumu, bize göre anafikrini paylaşmak istiyorum bugün…

İçimizde bizi sıkıştıran, sıkan, huzursuz eden, bunaltan, daraltan duygular, ruh halleri ve enerjiler olabiliyor. Bunlar ara ara ortaya çıkıp, bizi iyice bir daraltıyorlar. Bunları uzaklaştırmak, bunlardan kurtulmak için şiddet kullanmak, bu yolla onlarla mücadele etmek uzun vadede işe yaramıyor. Zira kullandığımız her şiddet sonra bize geri dönüyor. Rüyamda böyle sıkan, daraltan bir enerjiyi def etmek isteyen biri –kendine göre- karşı tarafın canını yakarak, bunu başaracağını düşünüyordu. Ben de avazım çıktığınca, “dur, yapma, yolu bu değil” diye bağırıyordum.

Her ne kadar canımız acıyor olursa olsun, uzun vadede huzur istiyorsak, belki biraz daha uzun bir yolu yürümek, belki daha olgunlaşmak, belki Mevlana’nın ifadesiyle “pişmek” gerekecek. Şiddetin çözümü, panzehiri şiddet değil. Tam tersi biliyoruz ki şiddet şiddeti doğuruyor. Huzurun sürdürülebilir olmasını istiyorsak, sevgiden, şefkatten geçecek ille ki yol. En azından şu ana kadar yaşamımda gördüğüm, anladığım, idrak ettiğim o.

Bizi daraltan, bunaltan enerjinin kölesi olmamız gerekmiyor, onu onaylamamız, suyuna gitmemiz gerekmiyor, ona katlanmamız gerekmiyor. Böyle olmayalım zaten. Ancak karşı bile çıkıyor olsak, değişime davet bile ediyor olsak, başka yoldan yürüyor bile olsak, insani bağı kurmak ilk adım. İçten, gönülden karşıdakinin iç halini anlamaya, ne derdi olduğunu görmeye niyet etmek önemli. Bu karşıdaki iç alemimizdeki bir duygu bile olsa. O duygunun da bir derdi var, bir mesajı var, bir şey anlatmaya çalışıyor. Belki talihsiz bir yol seçmiş ifade etmek için, dikkat çekmek için ama bir derdi var mutlaka. Dış dünyadaki her derdi çözmek durumunda değiliz elbette ama iç dünyamızda böyle bir şansımız yok. İçimizi de her yere taşıdığımız için, itip kakmadan, kurtulmaya çalışmadan bir gün ille bakılacak orada daralana. Ancak şefkat ve sevgi ile yaklaşmadığımızda kaplumbağa başını hep içeriye kaçıracak. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” derler ya, bugün bana öyle geliyor ki, tatlı dil yılanı sevgiye, özgürlüğe, bilgeliğe dönüştürür. Sevgi, simyada dönüşümü sağlayandır.

Yazması, söylemesi kolay. Uygulaması hepimiz için her an bir keşif, bir deneme, çuvalladığımız, sonra kalkıp yine bir adım attığımız bilinmeyene bir macera. Büyük laflar etmek değildi niyetim, rüyasını gördüğüm için ve belki hepimizi ilgilendirir diye düşündüğüm için, belki bugünlerde hatırlamakta yarar olabilir diye hissettiğim için paylaşayım istedim…

Sevgiyle dönüşebildiğimiz ve dönüşüme vesile olabildiğimiz nice an'lar dileğiyle...

2 Temmuz 2009 Perşembe

Ruhuyla Teşekkür...



Ismarladığım birkaç kitap gelmiş bugün. Yine bir seyahat öncesi olduğu için, uzun uzun bakacak zaman yok. Keyifle, heyecanla ama hızlıca şöyle bir göz gezdirdim... Yalnızca birinde bir paragraf okudum, bendeki etkisini paylaşayım.

Paul Tillich; The Eternal Now'da günlük yaşamımızda çok sık teşekkür ettiğimizi ancak kimi zaman içi boş teşekkür ettiğimizi yazmış. Nereye bağlayacak lafı okumadığım için devamını bilmiyorum. Ancak bana bu birkaç cümle yetti...

Gün içinde onlarca kez teşekkür ediyoruz. Kimi zaman hakikaten de, dilimiz teşekkür ediyor. Göz teması bile kurmuyoruz karşımızdakiyle. Kasiyer, şoför, kapıyı tutan kişi, gazete bayii, iş arkadaşımız, ev ahalisi. Hatta ev ahalisi kimi zaman teşekkür bile duyamıyor, sunulan zaten sunanın göreviymiş, ayrılmaz bir parçasıymış gibi doğal karşılıyoruz.

Oysa teşekkür ettiğimizde gerçekten içini doldurarak teşekkür etsek, acaba dünya nasıl bir yer olurdu? Bize pek bir şeye mal olmazdı, aynı saniyeler, aynı beden hareketleri ama ruhuyla bir teşekkür, göz temasıyla, içtenliğiyle... Ortamdaki enerji, karşımızdaki ile bağlantı değişiverir herhalde, ki biliyoruz böyle teşekkür ettiğimizde nasıl içimiz bir anda coşkuyla doluyor. Coşkunun da çeşitleri var bana göre. Ruhuyla teşekkür edildiğinde, kimi zaman bir çocuk coşkusu, kimi zaman da karşımızdakinin en yüksek iyiliğini isteyen bir dilekle sarmalanmış bir coşku kaplıyor içimizi...

Çeşit çeşit sorunla, durumla karşılaştığımız şu günler belki bir rahat nefes getirir bize ruhunu da ilettiğimiz her içten teşekkür... Hiç teşekkür etmediklerimiz, yalnız ağzımızın teşekkür ettikleri ve hele de kendimiz... Denemeye, gözlemlemeye değer sanki...

Daha önce benzer bir yazı yazmıştım diye hatırlıyorum ama bugün tekrar hatırlama günü belki...

Bu satıra ulaşmış tüm gözlere, tüm yüreklere yürekten taşan sevgiyle kocaman bir "teşekkür"... :))


30 Haziran 2009 Salı

"Her Defasında Bir Kalple"

Catch the Dream,http://www.flickr.com/photos/bacillus/2268669677/

Deniz (Dinçel) sağolsun gider eğitimlere katılır, sonra öğrendiklerini, ilginç bulduklarını her fırsatta, hatta fırsat yaratıp, herkesle paylaşır. Ben de çokça bu paylaşımlardan nasibimi alırım. Yine Findhorn'da katıldığı bir eğitim sonrası eli kolu dolu, bavullarıyla gelmişti. Eğitimin çekimlerini de satın almış, bana da bıraktı. O zaman bu zamandır bir türlü izlemeye fırsat bulamamıştım. Geçenlerde bir konuyla ilgili araştırma niyetimi söylediğimde bu eğitimin bir bölümünün bu konuya ayrıldığını söyledi. Tabii o bölümü bulabilmek için, harıl harıl izliyorum. Bu gidişle tümünü izleyeceğim :)

Dün bir yandan bir işler yapıyorum, bir yandan dinliyorum. Konuşmaların arasına bir müzik koydular. Sözleri duyunca, kalbim hopladı sanki... Barbara (soyadını duyamadım) gitarıyla Micheal Stillwater'ın bir şarkısını söyledi, daha doğrusu katılımcılarla birlikte söylediler... Sözlere bakın... İçimdeki mıknatıs aynı konuyu çekiyor günlerdir... İçimde şükür enerjisi yükseliyor...

Barbara dedi ki, "Biz burada bu şarkıyı söyleriz,
şu sorunun cevabı olarak:
Dünyayı nasıl şifalandıracağız?
Bir defada bir kalple"

Sözler şöyle:

Birer birer
Herkes
Hatırlayıverir ki
Dünyayı şifalandırıyoruz
Her defasında bir kalple...

one by one
everyone
comes to remember
we are healing the world
one heart at a time...


Belki önce kendimizden başlayarak, ama bir yandan da birbirimizle dayanışarak, zorluklar karşısında omuz omuza vererek, sevgiyi, dayanışmayı, güzellikleri birbirimize hatırlatarak, unutuyoruz çünkü arada... Ve "her defasında bir kalple"...


26 Haziran 2009 Cuma

"Doğru/Uygun Eylem Sürekli Bir Çağrıdır."

Selçuk, Mayıs, 2009

Yine ayaklarım kütüphaneye gitti. Ellerim hiç düşünmeden bir kitabı çekti. Bugün uzunca bir alıntı yapmak istiyorum, alıntıyı yazarken içimden yoğun üzüntü bulutları geçti. Kaçırdığım fırsatları hatırladım, durdum biraz yas tuttum. Mevlana’nın öğüdünü* hatırladım, hoş geldin dedim bu yas duygusuna. Yeniye yer açması için açtım kalbimi…

Gelelim kitaba, derin bilgelikleri günlük yaşamın sadeliğinde anlatan çok hoşuma giden bir kitap bu: “Şimdi ve Burada”- Sylvia Boorstein, Galata Yayınları, 2004 (Özgün adı: It’s Easier Than You Think). Sistem Yayınlarının sayfasına girdim, kitap “Mutluluğa Giden Yol Düşündüğünüzden Daha Kolay” diye tekrar basılmış, ancak tükenmiş görünüyor. O yüzden alıntıyı uzun tutmanın haksızlık olmayacağını ümit ediyorum, fakat kitabı bulursanız, içiniz de kitaba kaynarsa, almanızı öneririm…

Tabii bugünkü konu da “Eylem”:

Sylvia diyor ki:
“Bildiğim bütün ruhsal gelenekler aşağı yukarı aynı “yapılmayacaklar” listesine sahiptir. Bu akla uygundur; çünkü uyanık olmadığımız zaman doğal olarak içimizden yükselen açgözlülük ve kızgınlık dürtülerimiz bizi sömürü ya da tacize yönelik harekete sevk edeceğinden yapılmaması gerekenler farkındalık oluşturacaktır. Temel kural, “Acıya yol açmayın” dır.

(…) Yaptığımız her bir hareketin acıya neden olma potansiyeli ve hayal edebileceğimizin çok ötesine uzanan sonuçları vardır. Bu, eylemde bulunmamamız gerektiği anlamına gelmez. Eylemde bulunurken dikkatli olmamız gerektiği anlamına gelir. Her şey önemlidir.” (S. 46)

“Davranışla ilgili uyarılar ‘Doğru Eylem’in yalnızca yarısıdır. Diğer yarısı ise acıyı hafifletmek için her fırsatı değerlendirmektir. (…) Bazen geçmişe bakıp ıstırabı hafifletebilecek şekilde davranma fırsatını kaçırdığım için çok üzülürüm. Beş yıl önce bir uçak yolculuğunda bir fırsat kaçırmıştım. O zamandan bu yana defalarca andığım bu olay üzerine çok düşündüm. Geçen hafta yine uçakta az daha bir fırsat daha kaçırıyordum, neyse ki zamanında toparlandım. Bununla geçmiş hatamın da silinmiş olup olmayacağını merak ettim sonradan ve bu düşünce tarzının yersiz olduğuna karar verdim. Doğru eylem sürekli bir çağrıdır. Puanları eşitlediğimiz bir denge noktası yoktur. Eylem gerekiyorsa ve erdemli bir davranış sergileyebileceksek harekete geçmemiz gerekir. (…) Bu büyük bir iş gibi görünebilir ama zor değildir. Kararlar giderek kolaylaşır. Baştan savmak bir seçenek olmayacağına göre geriye tek bir şey kalır; neyin erdemli olduğunu bulmak ve onu yapmak.” (S.48)

Uçak yolculuğu- ilk olay:
“Boston- San Francisco uçuşu için son yolcular uçağa binerken kemerimi bağlamış, koltuğumda oturuyordum. Dikkatimi ilk çeken şey annenin sinirli sesiydi. Başımı kaldırdım ve kadının al basmış gergin yüzünü gördüm. Küçük oğlu solgun ve korkmuş görünüyordu. Çantalarını bir elinden diğerine aktarıyor, oğlanı yerlerine doğru iteklerken durmadan da azarlıyordu. Ürktüm, kötü şeyler düşündüm kadın için ve başımı öteki tarafa çevirdim.

Altı saatlik bir uçuştu. Anneyle oğlu birkaç sıra arkamda oturuyordu. Kısa aralarla kadının sert konuşmalarına kulak misafiri oluyordum. Sesini her duyuşumda moralim bozuluyordu. Başka bir uçakta olmak isterdim. Hoş bir yolculuk olmasını umduğum uçuşu berbat ettiği için kadına sinirlenmiştim. Çocuk için endişelenerek hayatının nasıl bir hal alacağı üzerine çeşitli sevimsiz senaryolar ürettim. Kadının bir gün mutlaka yaptıklarının karşılığını bulacağını düşündüm. Yardımcı olmaktan başka her şeyi yaptım.

O zaman müdahale için aklıma hiçbir fikir gelmemişti. Kendimi öyle alt üst olmuş hissediyordum ki, ağzımdan sert bir söz kaçırmaktan korktum belki. Belki de tepkisi oldu korktuğum. Yararı dokunacak ne söyleyebilirim ki diye düşündüm.

Uçak indi, kadınla oğlu kalabalığın içinde gözden kayboldu. Ne yapabileceğimi ancak ondan sonra, belki de içimdeki yargı seli dindiği için, görebildim. Yanına gidip gülümseyebilir, şöyle diyebilirdim: “Bir çocukla yalnız seyahat etmek çok zor, değil mi? Hatırlıyorum, çok zaman önce bunu ben de yapmıştım. Ne zamandır yollardasınız? Havaalanında çok beklemeniz gerekti mi? Nereye gidiyorsunuz? Sizi karşılayacak biri var mı?” Bu sorulardan hepsini sormak gerekmiyordu elbette. Bir ya da ikisi onun sıkıntısının dikkatimi çektiğini ve ona bunları soracak kadar değer verdiğimi bilmesini sağlayacaktı. İşte böylesi bir yaklaşımın yararı olurdu.

Konuşmuş olsak neler olabileceğini kim bilebilir? Belki ona çocuk yetiştirmeyle ilgili faydalı bir şeyler söyleyebilirdim. Belki değişmeye çalışma konusunda ilgisini uyandırabilirdim. O küçük oğlanın hayatı farklı olurdu belki de.

Yapabileceğim şeyler sonradan, artık yapılamayacak kadar geç olduğunda açıklık kazandı gözümde. Pişmanlık duydum. Budistler; diğer eylemler için uygun şartlar yaratan eylemlerden söz eder, sergilediğim eylemsizlik ise daha iyiyi yapma konusunda kararlı olmamı sağladı.” (“Şimdi ve Burada”- Sylvia Boorstein, Galata Yayınları, 2004, s. 49-50)


Bağlantı, empati ne kadar önemli... Daha dün benzer bir olay yaşadım. Bir işlem için belediyedeydim. Görevlilerden biri homurdanıyordu. O sıra bir gazete bıraktılar görevlilere, o gazeteye ilişkin bir soru sordum. Ve konu nasıl birden son günlerde yaşadığı sağlık olayına geldi bilemiyorum. Kısacık zamanda başına gelen talihsiz olayları anlatıverdi. Çektiği sıkıntıları özetledi. "Kimsenin umru değil" diye bitirdi. Sakince, dikkatle dinledim, acısıyla bağlantı hissettim. Bir şey söylemedim, gerekmedi bana göre, sessiz bağlantı yetmiş gibiydi. Rahatlamış görünüyordu, içecek bir şey almak için gitti, sonra da başka bir görevliyle dostça bir sohbete dalmış gördüm. Bununla beraber bu alıntıyı yazarken, bağlantı fırsatlarını kaçırdığım nice olay hatırladım. Üzüntü bulutları hala akın akın geliyor... Mevlana'nın tavsiyesini* yine okuyayım...


Yarın: Sylvia Boorstein'ın beş yıl sonrasındaki uçak yolculuğunda olanlar...

* http://seyirdefterinden.blogspot.com/2007/10/insanolu-bir-han-gibi.html

26 Mayıs 2009 Salı

"Yaşama Sadık Kalmak"

Bu yazıya altında oturduğum ağacın fotoğrafı yakışırdı ama makinemi almamışım yanıma. Başka bir güzelliği paylaşayım: Devedikeni (yanlış bilmiyorsam), Salihli, Mayıs 2009

Birkaç hafta önce Yasemin bir kitaptan söz etmişti, "İçimden geldi, sana göndereyim, oku" dedi. Çok şeker bir notla göndermiş kitabı. Ne zamandır yollardayım, ancak okumaya başladım. Harika bir hatırlatıcı kitap... Bazı bilgilerin zihinden kalbe inişi sürecinde sürekli kulağımıza fısıldanması, tekrar tekrar hatırlatılması, hatta arada kafamıza vurula vurula büyük puntolarla yazılması gerekiyor galiba... Yok birbirimizden farkımız, bu süreç içimi muzip kıkırdamalarla dolduruyor- "biraz kalın kafalı mıyız ne!" gibilerinden... :) Bir de yaşam vazgeçmiyor hiçbirimizden, ne zaman, hangi yolla öğrenirsek... Sevgili müşfik eğitmenimiz...


Kitabın adı: Chamalu.

Bugün için seçtiğim alıntı ise şöyle:


“Uyandığımızda ilk niyetlerimiz ve ilk etkinliklerimiz günün ana eğilimlerini çizver, perspektiflerini belirler, olayları yönlendirir. Hiçbir şey geridönüşlü olmadığından, eğilimleri değiştirip yeniden yönlendirmek güçtür. Günün ilk anlarına daha çok yoğunlaşmak gerekir; çünkü o anlarda günün geri kalan çizgilerini belirleriz, geceki birikimler bize yeni şafağı kotarana dek.” (s. 71-2)

“’Yaşamı sev ve ona sadık kal, ne olursa olsun.’
‘Yaşama sadık kalmak ne demektir?’
‘Yaşama bağlı kalmanın tek yolu mutlu olmaktır’ diye yanıtladım. ‘Sevinç bizim doğal halimizdir, doğru yerimizi bulmanın da ana belirtisi.’
‘Neyi seversen sev’ diye sürdürdüm, ‘nice önemsiz olursa olsun. Sevdiğini yoğunlukla sev, koşulsuz sev. İçinde taşıdığın aşk sana uyumu getirecektir.
Asıl olan, kötü anlarında sevmelisin. Sevecenlikten daha iyi bir koruyucu bulamazsın. Aşktan daha iyi yanıt yoktur. Aşksız yaşam benzinsiz otomobile benzer. Seven güçlü olur, her gün mucize olur onun yaşamında. (…) Her kişinin içinde ölçüsüzce seven bir varlık yaşar. Bu varlık serbest kalınca aşk kendiliğinden akarak ışıkla doldurur bizi.’” (46-48)

Chamalu- Yüreğin Yolu- And Şamanlarının Bilgelik Öğretisi (Özgün adı: The Shamanic Way of the Heart)

Luis Espinoza- Okyanus Yayınları, 1997


Çok yaşlı bir ağacın altında yazıyorum bu satırları. Aslında daha da yaşlı bir ağacı ziyaret edesim vardı ama bugünlere kısmet değilmiş. Bu ağacın da gövdesi o kadar kalın ki, iki kişi kavrayamaz, bir üçüncü lazım. Geniş bir gölgesi var. Sordum meşeymiş, yaprakları benim bildiğim meşe türlerinden farklı. Dallarının altında iyice 'yakıtla' dolduruyorum varlığımı. Bu nice an'lara tanık olmuş, bilge görünen ağacın altında bir dilek dilemek istiyorum hepimiz için:

İçimizdeki ölçüsüzce seven varlığın serbest kalması, tüm varlığımızı ışıkla doldurması dileğiyle...

12 Mayıs 2009 Salı

Augusto Boal: Cesaret...

Boal'ı uğurlama gününden... 9.5.2009


"Mutlu Olmak icin Cesaretli Olun!"

Augusto Boal


Augusto Boal'ı kardeşim Jale (Karabekir) vesilesiyle tanıyorum. Ezilenler Tiyatrosunun kurucusu. 10 gün olmuş bu dünyadan uğurlanalı. Kardeşim bir anma-uğurlama buluşması düzenlediğinde, Boal ile ilgili bir röportaj izledim. Dünyanın daha güzel, herkes için yaşanabilir bir yer olabilmesini hayal eden ve bu hayaline doğru yürüyenlerden, emek verenlerden, ruhunu, yaşamını ortaya koyanlardan biri... Politik görüşleri sebebiyle hapse atıldığında, nasıl etkilendiğini soruyor röportajı yapan. "Sessizliği dinledim. Eskiden hep sesleri dinlerdim. Orada sessizliği dinlemeyi öğrendim." diyor.

Şimdi her neredeyse yolu açık olsun... Bu dünya için yaptıkları şimdi bir şekilde ışığa dönüşüp, yolunu aydınlatsın...

Bizlerin de mutlu olmak için cesaretli olabilmemiz dileğiyle...


30 Nisan 2009 Perşembe

Sevgi Yaşama Akıyor...


Hiç beklemediğim bir anda ve şekilde Beypazar’ındaki “Yaşayan Müze” birkaç hediye verdi geçenlerde…

Yaşamımda yurtiçinde de, dışında da pek çok müze gezdim. Bu denli etkileşimli, yaşamına dahil olduğum bir müzede bulunmadım. Üç katlı bir konağı kültürün çeşitli güzelliklerini birlikte yaşayabileceğimiz bir pota haline getirmiş Sema Demir. Bir odada ebru yapabiliyorsunuz, bir odada ıhlamur baskı, bir odada masalcı bir nine, bir odada Karagöz Hacivat oynatıp, hayali olabiliyorsunuz, bir odada kurşun döktürebiliyorsunuz, bir başka odada kostümler. Yüreğiyle masal anlatan masalcı nine ile sohbetimiz sırasında “Sema Hanım’ın hayalini gerçekleştiriyoruz hepimiz burada” dedi ve bu hayalin içinde kendi bölümünün yaşamını nasıl canlandırdığını anlattı… Çok güzel bir hayal, canlı, etkileşimli, zenginleştirici, şifalandırıcı, ufuk açıcı, ruhuyla yaşayan bir hayal…

Asıl anlatmak istediğim başka bir şey gerçi… Bu konağın bir avlusu var. Avlunun da bir kapısı. Kapının dışında sağda duvarda bir dolap kapağı… Eski zamanlarda dolap kapısını tıklayıp, kapağı açıyorlarmış… İçeride raflı dönen bir mekanizma var. Rafın üzerine boş sahanı koyup, döndürüyorlarmış… İçeriden sahanı doldurup, yine döndürüyorlarmış… Böylece ihtiyaç sahibi ile sahanı dolduran birbirlerini hiç görmüyorlarmış… O kadar insani geldi ki bu uygulama gözlerim doldu…

Yaşayan Müzenin bulunduğu konak, Beypazarı, Nisan 2009

Keşke temel ihtiyaçlarımıza ilişkin hiç zorda kalmayacağımız bir düzen olsa… Dünyanın bugünkü düzeni kendini adil, özenli bir düzene dönüştürse… Hayal gibi şu an… Var olan halde dayanışma çok yaşamsal önemde… Ancak geçmişte yapılan uygulamaya bakın… Bir dolap kapağını tıklıyorsunuz, kabınızı koyuyorsunuz, dolu olarak geri geliyor… Kimse kimseyi görmüyor… İnsanlık hali bir sıkışıklık olabilir kimi zaman, zorda kalınabilir dönemsel olarak… Dayanışmanın ne kadar nazik bir hali…

Bunların yanında, özellikle günümüzdeki sadaka kültürüne yakın değil gönlüm… Bu konuda biraz Gandhi gibi düşünüyorum… Gandhi, karşılığında bir emek vermeyen kimseye para vermemek gerektiğini söylüyor… Önemli olan kişiyi eli ekmek tutacak, kendi yaşamını geçindirecek hale getirmek, diyor. Sadaka vererek, kişinin kendi kapasitesini görmesine ve gerçekleştirmesine engel olmamak gerektiğini anlatıyor. Tam tersi bu yönde destek olmanın, ufuk açmanın önemini vurguluyor. Kişinin içindeki cevheri gün yüzüne çıkarmasına yardımcı olmak büyük bir destek olur hakikaten… Yeterince düşünebilirsek, herkesin emek gösterebileceği bir şey var… Bu dünyaya gelen herkesin bir hediyesi var... Bazı engelleri bile olsa... Bunun ortaya çıkmasına destek olabilmek ne güzel... Ve emekle elde edilmiş bir şeyin tadı da çok farklı, öz güvenimize katkısı da çok farklı… Bu, karşılık beklemek değil. Öylesi bakkal hesabı bir ilişki olurdu. Bu yaklaşım, karşımızdakinin içindeki özü yaşama katkıda bulunmaya davet etmek, fırsat yaratmak… Ve de karşımızdaki kişinin içinde bulunduğu duruma toplum sisteminde hangi neden etkide bulunmuşsa, bunu görüp, başkalarının zor durumda kalmaması için, bu sistemin tekrar düzenlenmesine katkıda bulunmak da çok önemli.

Dayanışma farklı elbette… Hediyeler… Sürprizler… Sessizce yapılmış destekler… Bunu yazınca, aklıma birkaç ay önce Ayşe’nin (Elmalı) gönderdiği bir ileti geldi… Bir oyun hayal etmiş biri… Adı, “Faili Meçhul Kıyak”… Çok hoş… Çok da muzip… Düşündükçe, içim kıkırdıyor. Haberlere bile çıktı hayal eden… Detayları burada yazmamayım. Merak edenler için linki:
http://www.fikiratolyesi.com/2009/02/27/faili-mechul-kiyak/


Coşkuyla, bilgelikle sevginin yaşama geçmiş hali olduğumuz nice an’lar dileğiyle…

21 Nisan 2009 Salı

"Gülümseme"

İmago2007, http://www.flickr.com/photos/imago2007/2676027506/


Geçen yıl aldığım, Arkeoloji Müzesi'nin bahçesindeki büyük ağaçların altında okumaya başladığım ve içimi coşkuyla dolduran bir kitaptan bir egzersizi paylaşmak istiyorum bugün.

Kitap:
Farkındalığın Mucizesi
-Düşüncelerimizle Bedenimizi Birleştirmenin Yolu
Thich Nhat Hanh
Kuraldışı, 2007

Egzersiz şu- çok basit: (s.65)

"Kendinizi oturur veya ayakta bulduğunuz her yerde hafifçe gülümseyin. Bir çocuğa, bir yaprağa, duvardaki bir tabloya, nispeten durağan olan herhangi bir şeye bakın ve gülümseyin. Üç kez yavaşça nefes alıp verin. Hafifçe gülümsemenizi sürdürün ve dikkatinizi verdiğiniz noktayı kendi gerçek doğanız olarak düşünün."

Sevginin yaşama geçmiş hali olma yolunda çok yardımcı olabilecek bir egzersiz... Her an'da gülümsenecek mutlaka bir şeyler var içte ya da dışta ya da iç ve dış ayrımının ötesinde... Bunları fark edip, görebilmemiz dileğiyle...

20 Mart 2009 Cuma

Sevginin Yaşama Geçmiş Hali...

Bu hafta birlik bilincine, bütünleşmeye ilişkin bir tema yürüyor yazılarda… Bunun bir uzantısı olarak yaşama katkıda bulunmaya ilişkin bir yazıyla da devam edelim. Geçenlerde doğayı çok sevdiğimize ilişkin bir yazı yazmıştım… Bir de sözüm vardı, bu sevgimizi yaşama geçirmek için küçük adımlardan örnekler yazacaktım…

Bugün için elektrik enerjisini gerekenin dışında kullanmamaya ilişkin birkaç önlemi seçtim:

· Stand-by’da duran aletler elektrik kullanmaya devam ediyor. Bunları düğmesinden kapatabiliriz. Fişinden çekebiliriz. Ya da aşağıdaki kısa filmde de görülebileceği gibi bir toplu prize tüm aletleri takıp, düğmesinden hepsini kapatabiliriz.

· Kullanılmadığında bilgisayarı kapatabiliriz. Bunu uygulamak için, çok da yardımcı bir program var. Benim bilgisayarımda “denetim masası”na girildiğinde, “görünüm ve temalar” bölümü tıklanıyor. Orada ekran koruyucu bölümünde “monitör gücü”ne girip, diyelim ki 30 dakika kullanılmadığında monitörü ya da sabit diskleri kapatma ayarı yapılabiliyor. Yani biz günlük hay huy içinde kapatmayı unutsak bile, basit bir ayarlama ile, bunu yaşama geçirmek mümkün…

· Kullanılmayan ışıkları kapatabiliriz. Ambiyans için ille de lamba yakacağımıza, mum yakabiliriz.

· Enerji tasarruflu ampuller kullanabiliriz.

· Enerji tasarruflu beyaz eşyalar kullanabiliriz. Tabii değiştirme zamanı gelmişse, yeni alacaksak ya da almak üzere olan birini tanıyorsak…

· Cep telefonları şarj olduktan sonra hala şarjda kaldığı sürece enerji kullanmaya devam ediyor. Aşağıdaki videoda görebiliyoruz. Telefon şarj olunca, fişten çıkarabiliriz.

· Buzdolabının kapı lastikleri gevşediğinde enerji kaybına sebep oluyor. Lastiklerin durumunu tespit etmek için, buzdolabının kapağını açıp bir kağıdı araya sıkıştırıyoruz. Kapağı kapattığımızda kağıdı rahatlıkla çekebiliyorsak, lastikler gevşemiş demek. Değiştirmek gerek. Kağıdı zorlukla çekiyorsak, sağlam demek. Bunu ara ara kontrol etmek uygun.

· Asansörü mümkün olduğunca kullanmayabiliriz. Zaten şehir yaşamında hareketimiz az, bari merdivenleri kullanarak bir seçimle birkaç yararlı işleve vesile olalım…

· Ütüyle ilişkimizi tekrar gözden geçirebiliriz. Evde sürdürülebilir yaşama ilişkin birlikte çalışmaya başladığımız Tülay Hanım’ın bir uygulaması bana örnek oldu. Ütüyü çok seviyorum. Ancak birkaç haftadır artık çok da gerekli değilse ütüyü mümkün olduğunca az kullanmaya çalışıyorum. “Ütü kullanırken işiniz bitmeden birkaç dakika önce fişi çekerek mevcut ısıyı bir süre daha kullanabilirsiniz. 1500w bir ütüden 5 dakika tasarruf etmek 15w bir ampulü 100 saat bedava çalıştırmak demektir.” (Kipa’nın hazırladığı bir broşürden)

· Bazen televizyonu izlemesek de açık bırakıyoruz. Kendi kendine konuşup duruyor, o arada bin bir emekle elde edilmiş elektriği de boşa harcıyor. Belki 100% gibi bir mükemmeliyetçiğe gitmeden, ara ara da olsa televizyonu kapatabiliriz.

· Çamaşırları yıkarken sıcak su yerine, ılık su (30-40 derece gibi) kullanalım. Elektrik enerjisinin %90’ı suyu ısıtma esnasında harcanır. (Kipa’nın hazırladığı bir broşürden)

· Çamaşırları en yüksek devinimde sıkma programında değil de, daha düşük bir programda sıkabiliriz. Hem daha az buruşuyorlar.


Birkaç haftadır arkadaşlarıma facebooktan aşağıdakine benzer videolar gönderiyorum, belki ilham verir diye. Burada da paylaşmak istedim, sizler de belki çevrenizdekilerle paylaşmak istersiniz. Videolar güzel ama İngilizce. Bilmiyorum, otomatik tercüme programları var mı, bilen var mı? Buraya da iki video koyuyorum. Acaba içinizde özellikle ofiste nasıl doğaya sevgimizi gösteririz videosundaki önerileri Türkçe maddelemek isteyen olabilir mi? Böylece dil engeli kalmadan herkes yararlanmış olur.

Ayrıca elektriği gereksiz kullanmamak için sizlerin yaşama geçirdiğiniz uygulamalar var mı? Ya da internette araştırıp, yeni uygulamaları paylaşmak ister misiniz burada? Bu kez elektrik enerjisine odaklanalım diye düşünüyorum. Sonraki yazılarda diğer alanlara da geçeriz.

Tugay’ın kulaklarını çınlatarak, “sevginin yaşama geçmiş hali olalım” deyip, yazıyı bitireyim :)


*****

Elektriği yalnızca ihtiyacımız olduğu yerlerde kullanmak için birkaç öneriyi içeren bir video:

http://www.5min.com/Video/Eliminate-Vampire-Power---Stop-Wasting-Electricity-57207918


Ofiste (evde de) dünyaya yükümüzü azaltmak için birkaç öneriyi içeren bir video: