Doğayla Dost etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğayla Dost etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2009 Pazartesi

Sevgi Bir Alışkanlık Değildir- Krişnamurti

Bolu, Haziran 2009 (Arkadaşın kimliği bulundu: Çütre, Scarlet Rosefinch- İspinoz ailesinden: Mehmet Hoca, Deniz, İnci Hoca, Zeynep'e teşekkürler. Bakalım başka nerede göreceğiz...)


Bugünkü yazı meğer postakutusuna düşmüş bu sabah, yazmak için oturunca fark ettim…

“Sevgi bir alışkanlık değildir.

Tazeliğin, yeniliğin bir niteliğidir, bu çok elzem. Yoksa yaşam bir rutine, bir alışkanlığa dönüşür; ve sevgi bir alışkanlık, sıkıcı bir şey değildir. Pek çok insan merak duygusunu, hayret etme duygusunu kaybetmiş. Her şeyi kendilerine bahşedilmiş olarak görüyorlar (çantada keklik olarak görüyorlar) ve bu güvenlik duygusu belirsizliğin özgürlüğünü ve merakını yok ediyor…”

Krişnamurti- Genç bir Arkadaşa Mektuplar -13

“Love is not a habit
It is the quality of freshness, of newness, that is essential, or otherwise life becomes a routine, a habit; and love is not a habit, a boring thing. Most people have lost all sense of wonderment. They take everything for granted; this sense of security destroys freedom and the wonderment of uncertainty.”
Letters to a Young Friend – 13 (DailyQuote mailing list To subscribe: send an email to dailyquote-join@jkrishnamurti.org)

Geçen hafta Bolu’daydım bir eğitim için. Pek çok güzelliğe tanık oldum, içinde yaşadım. Krişnamurti’nin bu yazısını okuyunca, tanık olduğum iki yaşam parıltısını paylaşmak istedim…

Mesleği gereği, yeni nesillere bilgi, deneyim aktaran, örnek olan bir hoca… Üniversite ormanın içinde… Mehmet Hoca (Tunçer) bir yürüyüş sırasında gruba eski bir dostundan, yan yana çalıştığı iş arkadaşından, yakın bir akrabasından söz eder gibi bir kuştan söz ediyor… Ötüşünü anlatıyor… Anlatırken, yüzü ışıl ışıl… “Okula geldiğimde kulaklarım arar onu” diyor… Bir düşünün, var mı sizin böyle yakın bağlantıda olduğunuz bir kuş? Kulaklarımı dört açtım, dinliyorum… Duydum sonunda… Sonra da bir keresinde takip edip, buldum kuşu… Fotoğrafını çekmek için bir süre de verdi bana, yukarıdaki fotoğraf konseri sırasında… :)

İkinci yaşam parıltısı yine aynı kampüste… Çıktı almak için fotokopiciye gittim… Beklerken etrafa bakıyorum, odanın bir köşesinde koskocaman bir muz ağacı. Gözlerime inanamadım. Sordum, 50 cm boyundayken alınmış, böyle bir odanın tavanına ulaşana kadar büyümüş. Kocaman saksısında bir de boynunu uzatmış filizler, baktım fasulye… Eken kişiyle konuştum, bana başka bir saksıyı gösterdi, yine fasulye ama bir de yanında tanımadığım filizler var: karpuzmuş… Arka kısımda domates ve yine karpuz fideleri yetiştiriyor çekirdekten… Gri renkli duvarlarıyla, kocaman fotokopi makineleriyle dolu bir oda ve karpuz, domates, fasulye fideleri yetiştiren bir yürek… Doğayla derinden bağlantı böyle bir şey olsa gerek diyorum… Çıkarken, "Şu sarmaşıktan vereyim size" diyor, eve dönene kadar korumam zor. Coşkusunu alıp getiriyorum eve ve size...

Rektörün de rüzgar, güneş enerjisine duyarlı olduğunu, enerji tasarrufu için çok çalıştığını duyuyorum…

Böylesine doğayla bağlantı ancak sevgiden gelir diye düşünüyorum… Onların heyecanı benim de içimdeki merakı, sevgiyi tetikliyor… Sanallığı delip, yaşamla gerçek bağlantıyı hissediyorum…


Tüm sevdiklerimize yepyeni gözlerle bakmamız, onlara yepyeni güzellikler sunmamız, ilişkilere taptaze bir hava katmamız, sevginin yaşama geçmiş hali olmamız dileğiyle...

Ve...

Doğadaki ağaçları, hayvanları kardeşlerimiz gibi hissettiğimiz, derinden bağlantıyı yaşadığımız, merakla yaşama baktığımız nice parıltılar dileğiyle…

5 Haziran 2009 Cuma

Sincapların Hukuku

Selçuk, Mayıs 2009

Bugün de kısacık bir paylaşım var...

Geçenlerde doğadaki varlıkların hukukuna ilişkin çok beğendiğim bir yazı okudum... Hürriyet'te Bekir Coşkun yazmış... Bu kadar az kelimeyle bir konuyu bu kadar derin işlemesine hayran kaldım... Günlük koşturmalardan kendisine ve bulabilirsem sözünü ettiği hakime bir teşekkür yazamadım hala... Niyet ettim... Belki aranızda benim gibi yazıdan sevinçle dolan ve benden önce bunu yapan olur, ne mutlu...

Yazıya ulaşılabilecek link:

28 Mayıs 2009 Perşembe

Kuş Seslerini Dinlemek...

Günlerdir kuşları dinliyorum. Bulunduğum yerde epey kuş sesi var. Özellikle akşamüstleri karatavuk (hani kargaya benzeyen ama sarı gagası olan) müthiş güzel ötüyor. Kuşları dinliyorum. Değişik ötüşleri dinliyorum. Şu anda bunları yazarken de. Bugün yazacağım bu kadar. Yalnızca dinliyorum. Yorum yapmadan. Üstüne başka görüşler, hikayeler, hatta güzellikler bile eklemeden. Hatta şükür bile etmeden. Yalnızca dinliyorum. Ve dinlendiğimi, rahatladığımı hissediyorum. Bir şey öğrenmeye çalışmadan, bir yaşam dersi çıkarmadan, yansıtmadan, çarpıtmadan, görmeye çalışmadan, hiç bir şey için gayret göstermeden. Yalnızca dinlemek. Hatta tüm bu yazdıklarım bile çok oldu. Susayım.


Bir de fotoğraf paylaşayım, geçen günkü tanıklığımdan- baktıkça içim şefkat doluyor:

Kadıkalesi, Mayıs 2009

14 Nisan 2009 Salı

Doğayla Ortak Yaratım: Çimlendirme

Türkiye, Dünya kaynıyor... Burada çiçek, böcek yazıyorum... Neden diye sordum kendime... Cevabı bir telefon konuşmasında geldi... Herşeyin başının, ortasının, sonunun, yönteminin, yolunun şefkat, sevgi, derin bağlantı, olanı olduğu gibi görme, ezber bozma, idrak, bilgelik, empati olduğunu hatırladım... Tüm olanlar kendimizle, çevremizle, birbirimizle bağlantının kopmuş olmasından diye düşündüm... Her ne yapıyorsak, şefkat ve bilgelikten geliyorsa, bütüne en büyük katkı diye belirdi içimde... Saksıda iki maydanoz dalı yetiştirmek değil mesele... Mesele yaşamla derin bağlantıyı yaşayabileceğimiz ortamlar yaratmak... Kopan bağları şifalandırmak... Henüz kopmamış olanları sağlamlaştırmak- çocuklar için mesela... Yaşamın hareketlerini bitkiler üzerinde izlerken, yaşamı kavrayabilmek, anlayışı artırmak, şefkati büyütmek... Her ne yapıyorsak, ruhuyla yapmak... Aksi halde boş bir kabuktan başka ne kalır elimizde... Bunu da mendil kadar yerimiz varsa, orada yapmak... Neredeysek, oradan başlamak... Ama başlamak... Belki özlediğimiz sevgi, şefkat, incelik dolu dünyaya gidiş yolu budur...

Şimdi dünden devamla...

***

“Zamanım yok, enerjim yok, yerim yok, yaşam koşullarım uygun değil, saksıda bir şeyler yetiştiremem. Ancak ben de doğayla ekip halinde yaratımı yaşamak istiyorum.” diyenler için, bir olanak daha var: çimlendirme…

Yıllardır sıklıkla yaptığım bir uygulama… Hani şu ilkokuldayken, pamuk içinde fasulye çimlendirdiğimiz deney gibi ama çok daha kolay…

Çimlendirme,
hem yeni doğuşun coşkusunu yaşamak için,

hem doğadan öğrenme fırsatı sunduğu için,
hem taptaze yiyecek elde etmek için,
hem çimlenmiş tohumun kuru tohumun içerdiğinden 7-8 kat daha fazla mineral, vitamin, enzim içerdiği söylendiği için,
hem de besin değerini kaybetmeden yeme fırsatı verdiği için
çok harika bir yol…
Çimlendirmenin bedene faydalarını anlatan pek çok kaynak var, burada tekrarlamayayım.

Hangi tohumlar çimlendirilebilir, araştırmakta fayda var, zira dikkat tüm tohumların çimlendirilmesi uygun değil. Benim bunca yıl başarıyla çimlendirdiğim tohumlar: yeşil mercimek, buğday, maş fasulyesi, nohut, alfa alfa (su teresi) (Deniz sağolsun, İngiltere’den hediye getirmişti). İşlenmiş hiçbir tohum çimlenemez doğal olarak. Mesela kırmızı mercimek, aşurelik buğday çimlenmiyor- deneyimle sabittir :) Tohumların ekolojik olması iyi olur. Gönül rahatlığıyla yiyebiliriz.

Buğday çimi çok tatlı oluyor. Mutfağa gidip gelip yemek çok zevkli. Salatalarda harika oluyor. Tüm çimlendirilmiş tohumlar salatalarda, çorbalarda, türlülerde, sebze kavurmalarda, bulgur pilavlarında kullanılabiliyor. Mercimek ile nohutu en çok bulgur pilavında seviyorum. Bulgur pilavını her zamanki gibi pişiriyorum, suyunu çekince, altını kapattığımda, çimlenmiş tohumları katıyorum. Böylece aşırı sıcaklıkla besin değeri çok düşmüyor. Maş fasulyesi salatada güzel oluyor. Mis mis…

Hiç gözde büyütülecek bir şey değil. Nasıl kolay, nasıl kolay…

Katkım Olsun projesi için, uzun bir zaman önce arkadaşım Yasemin Küçük çimlendirmenin nasıl yapıldığını yazmıştı, katkısına gönülden teşekkür. Birlikte okuyalım:

Tohum çimlendirme için gerekli malzemeler:
Büyükçe bir cam kavanoz veya salata kasesi
Lastik
Tül ya da tülbent
Bir de çimlendirilmek istediğiniz tohum.
(Kendi deneyimim: Genellikle bir borcamın kapağında ya da yayvan bir kasede çimlendirme yapıyorum. Üstünü de örtmüyorum. Toz olur diyorlar ama kullanmadan yıkamak daha pratik geliyor.)

Çimlendirilmiş buğdayın yapımı:

Buğday geceden yıkanır, cam veya porselen bir kaseye konur. Üzerine yüzeyini bir parça örtecek ılık su eklenir ve 24 saat bekletilir. (mevsim yaz ise normal ısıda su konur) (Kendi deneyimim: bakliyatı nasıl geceden ıslatıyorsak, öyle yapıyorum. Akşam ıslatıyorum, sabah süzüyorum. Yani 12 saat yetiyor.)

Sonra süzülür ve ertesi sabaha kadar susuz bırakılır. Sabahleyin buğdaylar suyla çalkalanır.


Akşam gene suyla çalkalanır. Buğdayın sürekli sudan geçirilmesi nemli kalması içindir.

Buğday yazın 2, kışın 4 günde yeşerir. Çimleninceye kadar buğdayın nemli kalması sağlanmalıdır. Buğdaylar 12 cm çimlendiğinde kullanılmaya hazırdır.

Kaynak: Bitkisel Protein ile Beslenme- Müheyya İzer, 1990, Redhouse Yayınları

Fotoğraflı özet: (Mercimek çimlendirme)

Mesela bir avuç kadar mercimeği akşamdan ıslatıyoruz. Ne kadar su koyulduğunun önemi yok, hepsi suda olsun yeter.


Ertesi sabah suyu süzüyoruz, mercimekleri nemli bırakıyoruz. Akşam yine suyla çalkalayıp, suyu süzüyoruz. Küçük tohumlar için süzerken, süzgeç kullanılabilir. Bunu birkaç sabah akşam tekrarlıyoruz. Değişiklikleri izliyoruz, gözlüyoruz, yaşama ilişkin neler öğrendiğimize bakıyoruz... İçimizde sevgiyi büyütüyoruz...


Bunlar gibi olunca, bütünün en yüksek iyiliğine olacak işlerde bize enerji vermesi için bu harika tazelik enerjisini bedenimizle birleştiriyoruz.


Mesela :)

Ek Bilgiler:

Tüm diğer tohumlar da aynı şekilde çimleniyor. Kimi kaynaklar bir dolaba koyun diyor, ışıksız olsun diyor. Ben mutfaktaki dolaylı ışık alan masanın üzerinde yapıyorum. Sıcaklık çimlenmeyi kolaylaştırıyor. Hem de gözümün önünde olduğundan, tohumların nasıl canlandığını izleyebiliyorum.

Genel ilkeye göre, tohum kendi boyunca çimlendiğinde yenebiliyor. Çok yapıldığında buzdolabında saklanabiliyor. Ancak pek sıcak ya da soğuğa maruz bırakmamakta fayda var enzimler açısından, besin değeri düşüyor. Size gerekli miktarı tayin edebilmeniz için, öncelikle bir avuç nohut/ mercimek/buğday ile başlamak mümkün. Alfa alfa gibi tohumlar ise çok küçük olduklarından ve epey büyüyebildiklerinden bir çorba kaşığı bile büyükçe bir miktar yapıyor.

Tohumun içindeki yaşam gün ışığına çıkarken, yaşamla coşkuyu paylaştığımız nice an’lar dileğiyle…


13 Nisan 2009 Pazartesi

Doğayla Ortak Yaratım...

Bahar geldi. Ağaçların kimisine su yürüdü, çiçek açtılar, şimdi yaprakları çıkıyor. Kırlar iyice yeşillendi, aralarda beyaz papatyalar (ne zaman papatya desem annem, “papatya değil, şeker tabağı deriz biz onlara” diyor, bilmiyorum farkını), mor ballıbabalar, sarı hindibalar, küçük mine çiçekleri açtılar. Kendim görmedim ama geçen hafta zorunlu istirahattayken Lale aradı, leyleklerin geldiğini bildirdi. Kırlarda karınca görmedim henüz, ama mutfağımda iki tane gördüm :) Doğa hareketleniyor…

Doğayla bağlantıya dikkatimizi, enerjimizi yöneltmek kendi canlılığımız için çok önemli… Şehir yaşamı, toplumun kurgulanışı, zihnimizin neyin önemli olduğunu tam kavrayamayışı gibi sebeplerle kendimize, doğamıza, doğaya yabancılaşıyoruz… Yabancılaştıkça da, yoruluyoruz, kaybolmuş hissediyoruz, içimiz sıkılıyor…

Ağaçlarla, çiçeklerle, denizle, derelerle, kedilerle, köpeklerle, kelebeklerle, kuşlarla, rüzgarla, yıldızlarla zaman geçirmek yaşamsal önemde… Yaşama baktığımda öyle anlıyorum...

Bir de doğayla ortak yaratım hali var ki, belki de en güzel ekip çalışmalarından biri… Bahçesi olanlara ne mutlu… Oturduğum evin küçücük bir balkonu var, sabah güneşi alıyor yalnızca… Doğayla birlikte bu sene maydanoz, nane, kekik, roka, sarımsak, semizotu, küçük acı biber yetiştiriyoruz… Domates fidesi için de tohum ektim ama bir fideyi yetiştirecek yerim var, gerisi sağlık içinde büyürse, bahçesi olanlara vereceğim. Soğan da ekeceğim, daha alamadım. (arpacık soğanlar çok güzel yeşil soğan oluyor) Lavantayı da bekliyorum.

Bildiğim kadarıyla tohumları ekmek için bugünler en uygun zaman, hatta geçiyor bile…

Gerekenler basit:

* Saksılar (maydanoz, roka, semizotu için uzun saksılar daha iyi. Diğerleri için çok küçük olmamak kaydıyla her boy saksı olabilir.)

* Torf (sazlık bitkilerin havasız koşullarda çürümesiyle oluşmuş toprak. Torf gübre değil, bir toprak çeşidi. Süzek yapılı, yani suyu rahat geçirir, gevşektir. Tohumların çimlenme aşamasında özellikle kullanılabilir, çünkü filizler başını rahatça kaldırabilir. Torf, zirai malzeme satan dükkanlarda, çiçekçilerde, hatta marketlerde rahatlıkla bulunabiliyor.)

* Tohum (Ekolojik tohum bulunabiliyorsa, harika. Buğday Derneği Tohumlara Sadakat diye bir kampanya başlattı ama tohum veriyorlar mı bilmiyorum. Mart ayında Atlas Dergisi Buğday Derneği ile ortak semizotu tohumu verdi. Benim semizotları o tohumlardan. Satılmayan dergilerin tohumları ne oldu acaba? Paketli tohumlar daha verimli. Önceki senelerde açık aldığım tohumlardan verim alamadım, zaten küçücük saksıda üretim yapıyoruz, verimsizlik üzüyor insanı. 1997’den bu yana balkon koşullarında ayşekadın fasulye, roka, tere, sarımsak, soğan, çilek, semizotu, kıvırcık, domates, fesleğen, kornişon, acı biber, kekik, adaçayı yetiştirdim. Şu andaki balkonumun ışık ve yer kısıtı sebebiyle, bu seneki ürün yelpazesi dar. Roka, maydanoz, nane, soğan, fesleğenin yetiştirmesi çok kolay yeni başlayanlar için.)

* Gübre: Bulabiliyorsanız, yanmış, elenmiş doğal gübre kullanabilirsiniz. Torfa biraz bu gübreden karıştırabilirsiniz. Ya da piyasada organik sıvı gübre var. Suyla karıştırıp kullanıyorsunuz, çok basit.

* Ayrıca Peyzaj Mimarı hocam Pınar Hanım’ın hatırlattığı gibi “yetiştirdiklerimizi bizden önce yemesinler diye doğanın parçası olan küçük dostlara karşı da önlem almalıyız.” Evde yapabileceğimiz basit organik ilaçlar var. Mantar oluşumuna karşı toprağa az miktar kükürt karıştırmak mümkünmüş. Kükürt organik tarımda da kullanılan bir madde. Ya da ‘tohumları aspirin eritilmiş suya koyup bir miktar bekletebilirsiniz, sonra ekersiniz. Aspirinin içindeki salisilik asitin fungusit etkisi var, bir miktar da bitki aktivatörü olarak çalışıyor. Yani, ekeceğiniz tohumları bu karışımda bir miktar bekleterek daha kolay çimlenmelerini de sağlayabilirsiniz.’ Ya da odun külü (bir fırından sağlanabilir) toprağa karıştırılabilir. Böyle bilgiler var, kendim denemedim. Ancak ilk fırsatta deneyeceğim.

Yapılacak şey:
Doğal gübre varsa elinizde, torfla karıştırıp, saksıya koyuyorsunuz.
Tohumu serpiyorsunuz.
Üzerini incecik (1 cm gibi) toprakla örtüyorsunuz. Derine ekerseniz, güneşi görmek için yolculuğu uzun olur :)
Can suyu (ne güzel bir tabir değil mi?) verirsiniz.
Aydınlık ama bütün gün doğrudan ışık almayan bir yere yerleştirirsiniz.
Arada toprağı parmağınızla yoklayıp, su gerekiyorsa, su verirsiniz.
Sonra teslimiyetle beklersiniz :) (Beklemekte zorluk yaşarsanız, Mart’ın ortalarında yazdığım Bir Tohum Ektiğimizde Hikayesini okuyabilirsiniz.)

Tembel tenekeler için :), ‘pencere önü bostanları’ diye her şeyi içinde saksılar satılıyor. Satın alıp, suluyorsunuz. (Benim bir tane var, Lalegül Hanım hediye etmişti, buğday yetiştirmiştim geçen sene. Harika bir hediye fikri.)

Doğayla tamamen uyum içinde yaşayacağım diyenler için, ayın haline göre tohum dikim zamanları için,
www.gunbilgesi.blogspot.com

Minicik bir filizin başını/belini topraktan uzattığını, hatta tohumun kabuğunu başında taşıdığını gördüğünde, müthiş bir coşku kaplıyor insanın içini:


Hele o ilk iki yaprak.. Dans mı ediyor? Bale mi yapıyor?

Alkışta mı? Kutlamada mı?


Her sabah bakıyorum, ne oluyor diye. İşte, sonunda ilk maydanoz...

Bu kadar sık olması uygun değil ama neredeyse tüm roka tohumları filizlenmiş, ne yeşillik…



Doğayla ekip halinde üretimin eşsiz keyfini yaşayabilmemiz dileğiyle…

* Bilgilerin bir kısmı Bahçıvanlık Kursundan… Hatta yazıyı kurs hocama gönderip, görüş de istedim. Sağolsun, önemli bir konuya dikkat çekmiş, bilgi gönderdi, ekledim. Hocam Peyzaj Mimarı Pınar Özdikicioğlu’na emeklerinden, desteğinden dolayı gönülden teşekkürler… Ve kurs arkadaşım Turan Gökmenoğlu’na da organik ilaçlamaya ilişkin bilgi desteğinden dolayı teşekkürler.

Yarın: Zamanım, yerim, yaşam tarzım/koşullarım saksıda üretime uygun değil, ne yapsam? Var, bir şey daha var… :)

27 Mart 2009 Cuma

Bir Ağaca Yakından Bakmak...

Şadan'a sevgilerle, Validebağ Korusu, 24.03.2009

Dün doğayla iletişimden, etkileşimden, bağlantıdan söz edince, aklıma bir kitap geldi. Findhorn yayınlarından: Connecting with Nature, John Stowe, 2003. Birkaç yıl önce okumuş ve bazı uygulama önerilerini yaşama geçirmiştim.

Rastgele kitabı açtım ve bir uygulama çıktı karşıma... Biraz uzun, özetleyerek tercüme yapacağım... Belki bu haftasonu -İstanbul'da hava güneşli olacağı söyleniyor- yeşillik alanlara gitmeye niyeti olan vardır...

Bir Ağaçla Derinden Bağlantı Kurmak:

a. Açık olun: Bir ya da daha fazla ağaçla birlikte olabileceğiniz rahat doğal bir yer bulun. Birkaç dakika sessizce oturun ve sakin, dingin hissedene kadar nefesinizi izleyin. Etrafınızı sakince izleyin.

Hazır hissettiğinizde, ağaçlara bakın. Dikkatinizi en çok çeken ağacı bulun. Bulunca, dikkatinizi bu ağaca odaklayın ve eğer içinizden gelirse, bu ağaca yaklaşın. İçinizde ağacın sizinle iletişim kurmak istemediğine ilişkin bir his oluşursa, başka bir ağacı seçin.

b. İlişki kurun: Ağacı gözlemleyin. Ağacın nasıl durduğuna bakın- diğer ağaçların arasında ve de o arazide nasıl duruyor. Topraktan nasıl çıktığına bakın, köklerinin onu nasıl desteklediğini düşünün. Güneş ışığına nasıl dönmüş olduğuna bakın. Yıllar içinde kaybetmiş olduğu dallara bakın, nerelerde berelenmiş olduğunu gözleyin.

Hiç bir organizma kendi başına yaşamaz. Bu ağacın üzerinde ya da çevresinde kimler yaşıyor? Kabuğunun üzerinde yosun var mı? Kabuğun üzerinde ya da yerde mantar var mı? Başka bitkiler bu ağacı destek olarak kullanıyor mu? Gövdenin üzerinde böcekler var mı? Örümcek ağı var mı, kuş yuvası var mı?

c. Derinleşin:
- Ağacın resmini çizebilirsiniz.
- Bu ağaç bir ses çıkarabilseydi, nasıl bir ses çıkarırdı? Bir şarkı söyleseydi, nasıl bir melodisi olurdu?
- Serbestçe konuşabilirsiniz- mümkünse yüksek sesle. "Bu ağaç bana... hissettiriyor" diye başlayıp, aklınıza geleni kontrol etmeden ifade edebilirsiniz.
- Bu ağaç bir insan olsaydı, sokakta bu insanı görseydiniz bu duruşuyla, nasıl bir görüntüsü olurdu? Ne giyerdi mesela? Hayatının nasıl olduğunu düşünürdünüz?
- Bu ağaçla konuşabildiğinizi hayal edebilirsiniz. Ağaca ne sorardınız? Ondan hem kendi hakkında, hem de doğa hakkında ne öğrenmek isterdiniz? Sorun ve cevapları hayal edin. Dikkatle dinleyin.

d. Tamamlama: İstediğiniz kadar zaman geçirdiğinizi hissettiğinizde, ağaca teşekkür edin. Dilerseniz, yaşadıklarınızı bir deftere not edebilirsiniz.

Eğer bu süreç hoşunuza gittiyse, başka bir zaman yine aynı ağaca gidip, bu uygulamayı tekrarlayabilirsiniz. Deneyiminizin değişip değişmediğine bakabilirsiniz böylece. (s.48)

26 Mart 2009 Perşembe

Doğayla Bağlantı...

Validebağ Korusu, 24.03.2009



Birçok ağaç çiçek açtı en azından İstanbul'da. Hatta artık çiçekler dökülmeye başladı, yapraklar usuldan çıkıyor. Çiçek açmış ağaçlar ne kadar hoş kokuyorlar, değil mi? Haftasonu hava
güneşli olacakmış, iyi değerlendirmeli. Günlük yaşamımızda yapılacak pek çok iş var elbette. Anneannem "Dünyanın işi bitmez" derdi. Bitmiyor gerçekten. O yüzden denge içinde yaşamaya niyet etmek önemli. Bu dengenin içinde doğayla bağlantıyı, doğayla karşılıklı alış verişi özel bir yere koymak yaşam kalitemizi çok artırabilir. Yüreğimiz heyacanını kaybetmişse, endişeliysek ya da canımız sıkılıyorsa, doğada sıkı bir yürüyüş tüm ruh halimizi değiştirebilir. Doğadan gelen ekstra enerjiyle de belki tıkanmışlığın sebeplerini görebiliriz. Bazen öyle yürüyüşlere çıkarım, bir tıkanıklık vardır içimde. Niyet ederim, bu tıkanıklığın sebeplerini görmeye ve bu tıkanıklığı nasıl aşacağımı görmeye niyet ediyorum, derim. Yürürüm doğada. Konuyu düşünmem, yalnızca etraftaki güzelliklere açarım kendimi. Bazen biraz terleyecek kadar da hızlı yürürüm, o da çok iyi gelir. Sonra ansızın ipuçları gelmeye başlar zihnime, bir sonraki adımlar belirir. Kimi zaman yalnızca o yürüyüşle tıkanıklık açılır, tekrar akmaya başlarım. Bu haftasonu belki böyle yürüyüşler için uygun bir zamandır. Başkalarıyla olsak bile, bir 10 dakika yalnız başımıza yürüyebilecek bir fırsat yaratabiliriz herhalde çoğumuz.

Evvelsi gün elime bir kitap geçti. Yine Debbie Ford'un. "Ne oluyoruz" dedim "İçimiz dışımız Debbie Ford oldu." Kısa bir bölümünü okudum henüz, ancak sorduğu sorular hoşuma gitti. Her an seçim yapıyoruz ve seçimlerimiz an'ımızı ve geleceğimizi şekillendiriyor, bunu biliyoruz. Her bir seçimin önemini de biliyoruz her ne kadar ufak, önemsiz gibi görünen bir konuda da olsa. Ford kendinize sorun diyor, "Bu seçim beni ilham verici bir geleceğe mi götürecek, yoksa geçmişe saplanıp kalmama mı neden olacak?" ya da "Bu seçim yaşamıma güç mü katacak, yoksa yaşam enerjimi mi çalacak?" Böyle 10 soru sormuş. Kitabın adı da: "Doğru Sorular" (Kuraldışı, 2003)

Belki bazılarımız bazı konularda dönüm noktasındayızdır ya da bunaldığımız, ne tarafa döneceğimizi bilemediğimiz, içimizden hiç bir şey yapmak gelmediği bir dönemimizdir. Tam doğaya gitme zamanı... Niyetimizi yapıp, Debbie Ford'un sorularını da yanımıza alıp, doğaya kendimizi bırakmanın zamanı... Yayılıp, piknik yapmaktan söz etmiyorum yalnız... Merakla doğayla bağlantı kurmaktan, iletişim kurmaktan, etkileşmekten, birbirine açık olmaktan söz ediyorum... İster yanımıza bir bitki ya da kuş kitabı alarak, ister fotoğraf makinesi alarak, ister uzun uzun sessizce doğayı gözleyerek, ister ağaçlarla, çiçeklerle konuşarak, hangi yolla istiyorsak ama doğayla bağlantıda olarak doğada bulunmaktan söz ediyorum... Belki bugünler doğanın bizlere söyleyeceklerini dinleme zamanıdır...

Doğayla iletişim deyince, aklıma doğanın ritimleriyle, kanunlarıyla uyum içinde yaşamaya ilişkin bir uygulama geldi. İnsanlar binlerce yıldır ayın hareketlerini gözlemleyerek, tekrarlanan etkileri fark etmiş ve yaşamını buna göre uyumlu yaşamaya ilişkin bilgiler derlemişler. Yıllar önce merak sarmıştım, o zamandan beri de bazı yapacağım işlerin tarihlerini ayın hareketlerine uyumlu yapmaya dikkat ediyorum. Kendimi germiyorum bunun için ama mümkün oluyorsa, dikkat ediyorum. Bildiğim bir kitap var bununla ilgili: Beden İçinde Yolculuk- Johanna Paungger- Thomas Poppe, Omega Yayınları, 2002.

Bir de bu konuya iyice merak sarmış arkadaşım Güneşin Aydemir'in Ocak'ta başlattığı bir blog var: http://www.gunbilgesi.blogspot.com/ Bugün yeniay mesela. Bedenin en çok arındığı günlerden biri diyorlar. Bedene bu sürecinde yardımcı olmak ne güzel olur- hangi arınma yollarını biliyorsak. Yeni ay, yeni başlangıçlar için de çok uygundur, diyorlar. Var mı yeni bir başlangıç yapmak istediğiniz bir şey şu sıralar? Güneşin, bugün için "niyet yapmak için uygun bir gün" diyor.


Başlangıç, Validebağ Korusu, 24.03.2009

Çiçeklerin yüzlerini güneşe döndükleri gibi, bizler de doğaya yüzümüzü dönelim bugünlerde. Bakalım bize ne hediyeleri var, tahmin bile edemeyeceğimiz ne bilgeliklerle bize ilham verecek...

Doğayla derinden bağlantının coşkusunu hissettiğimiz nice an'lar dileğiyle...

26 Şubat 2009 Perşembe

Doğaya Sevgimizi Gösteriyor Muyuz? -2

Dünden devamla...


Duygularım iyice havalanmışken, bu arada Kyoto imzalandı. Ankara’daki gruptan destekledikleri adayın iklim ve doğa dostu projelere ilişkin basın toplantısı yaptığına ilişkin haber geldi. Gözlerime inanamadım. Çalıştayda aynı kafada birkaç kişi bir araya geldik ve sürdürülebilir ev’e ilişkin bir projeye giriştik. Bir kısmınız biliyor, ayaklarını bir türlü yerden kaldıramamış bir “katkım olsun” projesi hayalim var/dı. Onun içinde zaten böyle bir bölüm vardı (web sitesinin parasını ödemeyi unutmuşum, kapatmışlar, şimdi tekrar açılmasını bekliyorum)

Falan falan…

Sonra dün (evvelki gün) acayip bir şey oldu. Tez önerimi yetiştirmek zorunda olduğum için, evde çalışıyordum. Biraz kafa dağıtayım diye (yani bu nedenle olduğunu ‘zannettiğim’), televizyonu açtım. Sabah programlarından birinde tamamen gönüllü olarak ancak üniversiteyle de birlikte çalışarak depremi önceden haber almaya ilişkin çeşitli gözlemler yapan bir gruba rastladım (
www.sismikaktivite.org). İlgimi çekti, seyrettim. 490 kişi, her gün gözlem yapıyor, sitelerine bildiriyorlarmış. Kimi karıncalara bakıyormuş, kimi kuyu ısısını ölçüyormuş, kimi denizi, kimi bulutları gözlemliyormuş. Ve kendi söylediklerine göre 5 şiddetinde hiçbir depremi de kaçırmamışlar. Zira çeşitli kaynaklardan gözlem yaptıkları için, bilgiler çakışıyor, gerçeği daha iyi yansıtıyormuş. Gözlerim kocaman izlemeye devam ettim. Benzer bir uygulama Çin’de 10000 kişiyle yapılmış daha önce ve bir depremi önce tahmin ettikleri için, şehri boşaltmışlar ve hiç can kaybı olmamış.

Bu grupta beni en çok etkileyen şu oldu: Bu grup korkuyla, endişeyle çıktı yola herhalde ama aralarından birinin de dediği gibi, “Korktuk ama öyle durmadık, ne yapabiliriz diye baktık” düşüncesiyle, hayran kaldığım bir girişimde bulunmuşlar. Kendi imkanlarıyla parça bilgisayarlardan sismik hareketleri ölçen bir sistem de yapmışlar. Konuşanlar bilim insanı gibi, dikkatli, bilgili, sorumluluk üstlenmiş. Yüzlerinde korku, endişe yok, ellerinden geleni yapmanın coşkusu ve gönül rahatlığı var. Bu insan gücüne hayran oldum. Çok doğal bir iç tepki olan korku ve endişeyi pek çok insana da hizmet edebilecek bir eyleme dönüştürmeleri hoşuma gitti. Ayrıca “bir şey olmaz” diye de oturmuyorlar, dünyanın doğal hareketlerini “kabul etmişler” ve bununla ne yapabiliriz diye bakıyorlar. Üstelik gözlem yeteneklerini geliştirerek, bir ihtimal manevi yolculuklarında da ilerliyorlar. Bunlar tahmin elbette, birkaç dakikalık programda gördüklerim. Ama bu yaklaşım içimde bir coşku oluşturdu.

Sizce bu nesil dünyanın bu gidişatında rota değişikliği yaratabilir mi?

Bu koca geminin rotası nasıl değiştir! Hele de gücü elinde tutanların gücü düşünülürse! diyebiliriz. Bir de şunu hatırlayabiliriz: Likya yürüyüşü yazılarını okuyanlar belki hatırlar. Kalkan’dan Bezirgan yaylasına doğru ilerlerken, bir ara bir bakmıştım karşımda yüksek bir tepe. Hava sıcak, sırtta çanta. Hiç patika, yol da görünmüyor tepelerde. İçimden söylenmiştim, “kaya tırmanışı mı yapacağım yoksa, yol da yok”. Gözümde bir büyümüş, bir büyümüştü bu tırmanış. Fakat sonra önümdeki yola odaklanmıştım. Bir adım, bir adım daha. Harika manzaralara çıkmıştım. Bir adım, bir adım. Aynı Momo’daki Peppo gibi (kitabı birine verdim, aklımda kalanı yazayım). Peppo sokakları süpüren bir çöpçü. Momo nasıl bu kadar sokağı süpürebildiğini sorar. Peppo yalnızca önündeki sokağa, önündeki süpürge hareketine odaklandığını söyler. Dünkü Krishnamurti’nin hatırlatması gibi. Bir adım, bir an, şu an.

İki soru bana önemli geliyor:

“Bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?”

“Bu nesil dünyanın bu gidişatında rota değişikliği yaratabilir mi? Bu rota değişikliğine nasıl katkıda bulunabilirim?”

Tüm insanlığı sevelim, komşumuzu da sevelim, en yakınımızdakiyle konuşurken de bu sevgimizi hatırlayalım- mesela kızgınken. Doğayı sevelim, öyle ki nasıl sevdiklerimizin üzerine titriyorsak, sevgimizi onlara gösteriyorsak, doğaya da gösterelim.

Bak yine Ankara’daki toplantıdaki hal geldi üzerime, “Peki ben şimdi ne yapmaya söz veriyorum?” Yazılar, konuşmalar harika da, yaşama geçirmeye yönelik bir sonraki adım olmadı mı içim hizasından kayıyor, coşkum sönüyor- içimdeki bu gösterge paneline bayılıyorum :)

Peki ben şimdi ne yapmaya söz veriyorum?

Bir dakika düşünüyorum, neredeysem oradan kaynaklanan, küçük de olabilecek, sevinçle yapabileceğim, ama küçük parmağımla yapacağım kadar da kolay ve etkisiz olmayan bir şey…

Düşünüyorum…

Bir ilk adım olarak…

İçimdeki canlılık gösterge tablosuyla da teyit ettiğimde:

Doğayla dost yaşamak için yaşamımda neler yaptığıma ve neler yapılabileceğine ilişkin somut adımlar içeren birkaç yazı yazmak burada…

Zaten yaptıklarıma ilişkin bir listem var ve çalıştayda oluşan grupla bunu ev için zaten yapıyoruz, şu anda hala ulaşılamayan web sitesinde (
www.katkimolsun.org) de yazmıştım birçok adım.

Tüm bunları derler toplar yazarım. Zaten bu süreç içinde kendi yaşamımda uygulayabileceğim yeni yeni şeyler öğreniyorum. Oyun gibi oldu benim için. Hobi gibi. Hani koleksiyoncular değerli bir parça bulduklarında sevinir ya, ben de yapabileceğim, doğayla dost bir uygulama buldum mu, pek seviniyorum… Tamam, bu içime heyecan verdi… Hem belki sizler de kendi uyguladıklarınızı, duyduklarınızı, öğrendiklerinizi yazarsınız, yine her zamanki gibi karşılıklı zenginleşiriz ve dolayısıyla yaşam da zenginleşir… Sonraki adımlar da kendiliğinden açılır.

Peki bu yazı bitti… Dilerim güzel bir yazı tadında kalmaz, ilham verir, harekete geçme enerjisini tetikler… Belki “bir sonraki adımım ne?” diye sormanıza vesile olur…

Yürekten taşan sevgi ve coşkuyla…

25 Şubat 2009 Çarşamba

Doğaya Sevgimizi Gösteriyor Muyuz? -1

Babamın bahçesinden hünnap, 21.9.2008

Bugün yazı yazayım diye oturdum abartmışım, 5 sayfa tutmuş. Yine arkası yarınlı bir yazı geliyor :)

***

Epey bir zamandır yazmak istediğim bir yazı var. İlle rakamlar da vereyim, uzman görüşlerinden de yararlanayım fikrine saplandığım için, bunları yapmaya da fırsat bulamadığım için, yazamadım tabii. Ancak ne zaman ne yazayım diye düşünsem, aklımda bu konu. Bugün “yetti gayri senin bu dayanaklı olsun arzun” deyip, kolları sıvıyorum.

İçimizde bir kişi de yoktur ki, “Ben doğayı sevmiyorum kardeşim. Güneşinden, toprağından, yaprağından, kuşundan nefret ediyorum. Harap olsun. Ölsün. Yok olsun.” diyor olsun. Bu cümleyi bile okuyunca, içi geriliyor insanın. Yok, biz aynı tüm insanlığı sevdiğimiz gibi, doğayı da çok seviyoruz. Ne zaman fırsat bulsak, doğaya kaçıyoruz. Doğanın kucağında dinleniyoruz, yenileniyoruz, enerji doluyoruz. Böcekten korkanlarımız bile, denizi seyretmeyi seviyor, güneşi seviyor, sümbülleri, papatyaları seviyor. Biz doğanın güzelliklerini görüyor ve çok hoşlanıyoruz. Evimizde saksılarda çiçeklerimiz var kimimizin, kimimiz kedi besliyor, kimimiz köpek. Kimimiz sokaktaki hayvanlara su veriyor, yem/mama veriyor. Mahalle pazarlarına gittiğimizde gözümüz gönlümüz açılıyor. Dalından meyve yedik mi kendimizden geçiyoruz. Bir denizde yüzsem diye hayaller kuruyoruz. Dağlara çıkıyoruz, günübirlik yürüyüşler yapıyoruz, mavi turlara çıkıyoruz. Biz doğayı seviyoruz.

Yalnız galiba biz aynı tüm insanlığı sevdiğimiz gibi, doğayı seviyoruz. Tüm insanlığı severiz ama komşumuzu tanımayız ya, alışverişimiz yoktur ya. Sanki doğayla ilişkimiz de öyle. Komşuyla da bir alıp veremediğimiz yoktur (ki kimimizin vardır), ama bir ilgisizlik hali vardır. Yaptıklarımızın onları nasıl etkilediğini düşünmeyiz bile, sanki yokturlar. Doğayla da ilişkimiz böyle mi acaba? Davranışlarımızın sonuçlarının yeterince farkında mıyız? Farkında olmayabiliriz, biz daha nelerin farkında değiliz- ama fark etmeye yönelik bir niyetimiz var mı? Asıl önemli olan bu sanırım. “Ben bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?” diye sorduğumuzda ve –bilincimizin yettiğince- zarar olmadığını düşündüğümüz seçimi yaptığımızda, akşam yastığa kafamızı nasıl rahat koyarız, nasıl bu alanda yüksüz yaşarız, değil mi?

“Bu seçimi yapıyorum ama acaba bundan zarar görecek bir canlı var mı?”

Bu soruyu sıklıkla sormamızın kendi manevi yolculuğumuzdaki tekamül ettirici etkisi ortada. Ancak iş bu kadarla kalmıyor. Eski yüzyıllarda işin boyutu bu kadarda kalabiliyordu. Bizim için ise, başka bir boyut daha var.

Geçen sene çevre hareketinin gurusu, dünyanın en etkili düşünce adamı diye tanıtılan Lester Brown’un bir konuşmasına gitmiştim. Daha önceden de herkes gibi küresel ısınmayı, kutuplarda üstünde durmak için buz bulamayan ayıları, suların yükselmesine hazırlık olsun diye ülkelerini taşımak için toprak almaya başlayan Maldiv hükümetini, Kyoto çekişmelerini, kuruyan gölleri, sulak alanları, azalan arıları ben de takip ediyordum. Ancak Brown’un anlattıkları birden içimde bir kırılma noktası oldu. Brown insanlığın meselesinin medeniyetin gelişmesi değil, artık medeniyetin “hayatta kalması” olduğunu söylüyordu. Birçok grafik gösterdi. Gidişatı, projeksiyonları anlattı. Orta Asya’da tümden erime tehlikesindeki buzullardan söz etti, bunların erimesi halinde tarımın imkansız hale gelmesi sebebiyle oluşma ihtimali olan açlıktan söz etti. Su kıtlığı, ısı artışı, tarımda düşüş, toprak erozyonu tehlikelerinden söz etti, içim şişti. Birkaç tavsiyede de bulundu, harekete geçmeye teşvik etti. "Bu konuyla hepimizin ilgilenmesi önemli. Bir konu seçin, üzerinde çalışın" dedi.

Geçenlerde Ankara’daydım biliyorsunuz. Sürdürülebilir yaşam için proje destekleme çalıştayına katıldım. Bu çalıştayın eğitmeni John Croft çalışmanın bir bölümünde dünyanın durumu, gidişatı ve gelecek projeksiyonlarına ilişkin bir sunum yaptı. Yine istatistikler, rakamlar, grafikler. Aklımda kalan tek rakam; bundan yanılmıyorsam bir yüzyıl önce ortalama yaşam süresi 25 yılmış, şu anda 67 yıl –güzel bir gelişme-, bundan birkaç yıl sonraya kadar da artmaya devam edecek, 73 yıla ulaşacakmış. Sonra inişe geçecek ve birkaç on yıl sonra (tarih vardı ama hatırlamıyorum) 21 yıla inecekmiş. İçim yine şişti.

John Croft, bizim neslimizin çok kritik bir dönemde dünyaya geldiğini hatırlattı. Rakamlara bakınca doğru söylüyor. Bizim alacağımız kararlar sanki dönüm noktası kararları gibi. Bizim nesil bilinç sıçramasını yaratacak olan nesil- umarım.

Bu çalıştaydan çıktım, bir arkadaşımda kalıyorum. O da o gece bir toplantıya gidiyormuş, bana da gel dedi: İklim Dostu Kentler. (Yazdım mı bunu daha önce yoksa- neyse devam edeyim) Belediye seçimlerinden önce, kendi uygun gördükleri adayın ekibiyle, danışmanlarıyla çalışan, belediye başkanının projelerinde doğa duyarlılığını görmek isteyenlerin yaygınlığını artırmak için çabalayan bir grup. Başkanlarını da çok yıllar öncesinden yine doğaya ilişkin bir gruptan tanıyor muyum, harika. Bu toplantıda biraz fazla konuşup, “Peki bu bilgilendirme sonrasında biz tek tek şimdi ne yapmaya söz veriyoruz?” diye takılmış plak gibi insanların içini şişirdiysem de, en azından benim için çok kafa açıcı bir toplantı oldu. Önder –sağolsun- ricamı kırmayıp, rakamları da gönderdi ama bugün geldiği gibi yazıyorum, bakamayacağım. Aklımda kaldığı kadarıyla Türkiye’nin karbon salınımı dünya çapında en yüksek sırada değil. Ancak kendi içinde bakıldığında geçen yıllara göre %90 artmış. Bu oranı duyunca, içime bir üzüntü çöktü. Şimdi bile gözlerim doluyor.

Bu topraklarda yaşayan bizler doğayı seviyoruz. Kimimizin köyde yakınları var, toprakla uğraşıyorlar. Bizim dini, kültürel, geleneksel motiflerimiz doğayla dost, iç içe. Bu Ekim’de bahçıvanlık kursuna başladım babamla birlikte –her ne kadar öğrendiklerim kısıtlı olsa da, apartmanda birkaç saksıyla oturuyor olsam da-, daha çok bu alandaki bilgilerin içindeyim hiç olmazsa. Toprak TV (161. kanal- dsmart) diye bir kanaldan haberdar oldum bu vesileyle. Bende d-smart yok, annemlere gittiğimde seyrediyorum bazen. Bahçesi olan, üretim yapan için müthiş bilgiler var, tam bir eğitim programı. Yapılanları seyrettikçe, görüyorum bu topraklarda yaşayanlar doğayı seviyor. Hele geçenlerde bir organik bal yetiştiricisi vardı, göz yaşlarıyla seyrettim gayretini. Seviyoruz, biz doğayı seviyoruz.

Bu süreçte ümitsizlik hissetmedim. Yaşamı gözlemlediğimde gördüğüm o ki, idrak yaşandığında akış bambaşka bir yere ansızın dönebiliyor. Mucize sayabileceğimiz durumlar oluşabiliyor. Anlayışıma göre, iş bilinç sıçramasına, idrake bakar. Bu da yine inancıma göre, 100 maymunluk :) (önceki yazılardan birinde anlatmıştım) bilinci bir araya toplamaya bakar.


Yarın: Eee, sonra?