Zor Olarak Algıladığımız Duygular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zor Olarak Algıladığımız Duygular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2010 Salı

Bir Hikaye: Kimi Beslersen...

06.05.2009, Altunizade


Bu hikayeyi biliyorsunuzdur. Nerede okuduğumu hatırlayamıyorum. O nedenle internetten araştırdım. İki versiyonunu buldum. Bir kitapta yazılanını hatırlayan varsa, hangi kitapta olduğunu bize de söyleyebilir mi? Kitaptan yazmayı tercih ederdim…

Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu. Onlara dedi ki:

-"İçimde bir savaş var. İki kurt arasında. Bu kurtlardan birisi korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, suçluluk duygusunu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor. Diğeri ise keyfi, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardım severliliği, dayanışmayı, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor. Aynı savaş sizin içinizde ve tüm diğer insanların içinde de sürüyor."

Çocuklar anlatılanları anlamak için biraz düşündüler ve içlerinden biri büyükbabasına,

-"Hangi kurt kazanacak?" diye sordu.

Yaşlı Cherokee'nin cevabı çok kısaydı:

-"Beslediğiniz!"

Yaşamda şu andaki anlayışım savaş, mücadele benzetmeleriyle çok uyuşmuyor. Daha ziyade birbirbirini duymaya, empatiye, gerçekten içten dinlemeye, görünenin ötesini görmeye, idrak etmeye, olanı olduğu gibi görmeye açık olmaya ihtiyaç var gibi geliyor... Ancak bu hikayeyi yine de seviyorum... Sevgiyi mi, korkuyu mu besliyorum diye ara ara sormak uyandırıcı bir etki yapabiliyor...

Neyi beslediğimizi fark ettiğimiz nice an'lar dileğiyle...

25 Eylül 2009 Cuma

Ayna Cilalanırken...

Günlerdir yollardayım yine...
Likya yolu yürüyüşü gibi değil ama insan hayatlarına ya da Türkiye'nin damarlarında bir yolculuk gibi...

İlk durağım Konya'ya indim, bilgisayarım çalışmaz oldu.
Tüm işim gücüm bilgisayarla, tüm bilgiler bilgisayarın içinde... Görüşmeler bilgisayara yazılacak...
Mucize kabilinden görüşme sırasında bilgisayar yazdı, görüşmeden çıktım, bilgisayar yine çalışmadı... Her planım dondu, kaldı... Bura dışındaki işler-güçler birikti, aksadı...

Bunun dışında herşey aktı gitti...

Şimdi yine çalışıyor bilgisayar ne zamana kadar bilemem, o yüzden hızla birkaç satır yazayım istedim... Yorumları okudum, yüreklerinize sağlık... İlk fırsatta bir iki satır yazacağım...

Kısmetime Mevlana'nın doğum haftasıymış bu hafta... Mistik Müzik Festivali var... İlk konseri izleyip, iliğimi, kemiğimi, ruhumu bir güzel besledim... Tataristan, İran, Azerbeycan, Anadolu, Rumeli, pek çok değişik yöreden ve yüzyıldan tasavvuf müziği örnekleri dinledik... Çok güzel, yüreği coşturan parçalar seçilmişti... O güzelliği, coşkulu enerjiyi tüm tanıdıklar, tanımadıklar da paylaşsın, diledik... Ulaştı mı bilmem...

Konseri beklerken, bir hanımla tanıştım... Malum laf lafı açtı, bir kitaptan söz etti. Bugün aldım kitabı. Kısadan bir göz gezdirdim, hoşuma gitti.

Hazır Mevlana'nın diyarındayım hala, gözüme çarpan Mesnevi'den bir soruyu paylaşayım:

"Her zahmete, her meşakkate kızar, kinlenirsen cilalanmadan nasıl ayna olacaksın?" (Mesnevi, 1/2980)

(Rumi ve Aşkın Terapi- Dr. Faik Özdengül, 2008, Kültür AŞ.)


Anladık mı? :))) Susayım şimdi ben...

Yürekten sevgiyle...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

"İnsan Özgürlüklerinin Sonuncusu"

Yıllar önce Hindistan’da bizi evlere yerleştirdiklerinde, kaldığım iki aileden biri sosyal hizmet alanında profesör olan Mrs. Mehta ve ailesiydi. Güzel bağlantımız yıllarca mektuplarla sürdü. Mektuplarından birinde Mrs. Mehta hararetle bir kitabı tavsiye etmişti: “İnsanın Anlam Arayışı”- Victor Frankl.

Yıllarca alınacak kitaplar listelerine yazıldı durdu, sonunda geçenlerde aldım ve okudum kitabı, altını çize çize okuduğum bir kitap oldu. İçinden bazı bölümleri paylaşmak istiyorum ara ara. Victor Frankl bir Avusturyalı psikiyatrist. Varoluşçu terapinin önemli isimlerinden sayılıyor. II. Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarında bir süre geçirmiş, bu kitabının ilk bölümü orada yaşadıklarını içeriyor. İkinci bölümünde ise, kurucusu olduğu logoterapiye ilişkin bilgiler var. Rahat okunan, ufuk açan, görüş genişleten bir kitap bana göre.

Bugün parmaklarımdan kayan satırlar şunlar:

“Toplama kamplarında yaşayan bizler, o kamptan bu kampa koşan, ellerindeki son ekmek kırıntılarını vererek başkalarını teselli etmeye çalışan insanları anımsayabiliriz. Sayıları az olabilir, ama bu bile bir insandan bir şeyin dışında her şeyin alınabileceğini yeterince gösterir: İnsan özgürlüklerinin sonuncusu; yani belli koşullar altında insanın kendi tutumunu belirlemesi, kendi yolunu seçmesi.” (s. 81, Okuyanus Yayınları, İnsanın Anlam Arayışı, Viktor Frankl, 2009)

Yaşam beklemediğimiz anlarda, beklemediğimiz durumlar çıkarabiliyor karşımıza. Kimi zaman köşeye sıkışmış da hissedebiliyoruz, sanki özgür değilmişiz gibi.

Ancak Frankl bize, insanı insan yapan özgürlüklerden en önemlisini hatırlatıyor: Koşullar ne olursa olsun, kendi tutumumuzu belirleyebilmemiz, kendi yolumuzu seçebilmemiz.

Hep denir ya, olan’ı değiştiremeyebiliriz ama olan’a nasıl tepki verdiğimizi seçebiliriz. Her an seçim yapıyoruz ve gerçeği yaratıyoruz, şekillendiriyoruz bu tepkilerimizle. Yaşamımızın ve yaşamın gidişatını etkiliyoruz. Bu özgürlüğümüzün ve de sorumluluğumuzun bilincinde olmak ne kadar önemli… En zorlu koşullarda bile şefkatli kalabilmek, bütünün en yüksek iyiliğini hissedebilmeye kendini açmak...

Olan’a sevgiden, şefkatten, empatiden, bilgelikten gelen tepkiler verebilmemiz dileğiyle…

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Bulanık Suları Duru Hale Getiren

Aslında hazır konular var yazabileceğim. Günlerdir bir türlü içimden gelmiyor. Biraz önce yine oturdum bilgisayarın başına, parmaklar o konuları yazmıyor.

Kalktım, yıllar önce hazırladığım kartlar vardı. Onları karıştırayım dedim.

Biliyorum bu sözü daha önce yazdım. Ama şimdi "tamam, işte bu" hissi var içimde...

"Sevgi ile bulanık sular arı, duru hale gelir."
Mevlana

İzin verelim, yollarımıza ışık tutsun bu söz... Açalım kalplerimizi içine sevgi dolsun... Endişeyle, çözümsüzlük hissiyle, öfkeyle, yorgunlukla, çaresizlikle, kıskançlıkla ya da her nedense büzülmüş, bunalmış, daralmış bölümleri varsa yüreklerimizin izin verelim içine ışık dolsun... Sevgi dolsun... Derin nefes alıp, nefesle birlikte içimizi sevgiyle doldurduğumuzu hissedelim... Olur mu öyle diyebilirsiniz... Sevgi ısmarlama olacak şeylerden değil elbette ama niyet edersek, çok sevdiğimiz kişileri, çok değer verdiğimiz şeyleri hatırlarsak, pat diye de yüreğimizi doldurur... Bilirsiniz bu hali... İçimizdeki sevgiyi aktive etmek için en uygun zamandır belki... Belki bu günler bulanık suları duru hale getirmeye ihtiyacımız vardır... Öyleyse bir tarif vermiş Mevlana... Sevgiye çağrılıyoruz... Her an...

13 Ağustos 2009 Perşembe

Hatırlatıcı- Uyarıcı Bir Rüya...

Bir süre önce bir rüya gördüm. Bazı rüyalar çok canlı olur, detayları hatırında kalır ya uyandıktan sonra insanın, o tür rüyalardan. Gerçeğe oldukça yakındı ama yine de semboller vardı rüyada. O yüzden olduğu gibi değil de, bir arkadaşımla yaptığımız yorumu, bize göre anafikrini paylaşmak istiyorum bugün…

İçimizde bizi sıkıştıran, sıkan, huzursuz eden, bunaltan, daraltan duygular, ruh halleri ve enerjiler olabiliyor. Bunlar ara ara ortaya çıkıp, bizi iyice bir daraltıyorlar. Bunları uzaklaştırmak, bunlardan kurtulmak için şiddet kullanmak, bu yolla onlarla mücadele etmek uzun vadede işe yaramıyor. Zira kullandığımız her şiddet sonra bize geri dönüyor. Rüyamda böyle sıkan, daraltan bir enerjiyi def etmek isteyen biri –kendine göre- karşı tarafın canını yakarak, bunu başaracağını düşünüyordu. Ben de avazım çıktığınca, “dur, yapma, yolu bu değil” diye bağırıyordum.

Her ne kadar canımız acıyor olursa olsun, uzun vadede huzur istiyorsak, belki biraz daha uzun bir yolu yürümek, belki daha olgunlaşmak, belki Mevlana’nın ifadesiyle “pişmek” gerekecek. Şiddetin çözümü, panzehiri şiddet değil. Tam tersi biliyoruz ki şiddet şiddeti doğuruyor. Huzurun sürdürülebilir olmasını istiyorsak, sevgiden, şefkatten geçecek ille ki yol. En azından şu ana kadar yaşamımda gördüğüm, anladığım, idrak ettiğim o.

Bizi daraltan, bunaltan enerjinin kölesi olmamız gerekmiyor, onu onaylamamız, suyuna gitmemiz gerekmiyor, ona katlanmamız gerekmiyor. Böyle olmayalım zaten. Ancak karşı bile çıkıyor olsak, değişime davet bile ediyor olsak, başka yoldan yürüyor bile olsak, insani bağı kurmak ilk adım. İçten, gönülden karşıdakinin iç halini anlamaya, ne derdi olduğunu görmeye niyet etmek önemli. Bu karşıdaki iç alemimizdeki bir duygu bile olsa. O duygunun da bir derdi var, bir mesajı var, bir şey anlatmaya çalışıyor. Belki talihsiz bir yol seçmiş ifade etmek için, dikkat çekmek için ama bir derdi var mutlaka. Dış dünyadaki her derdi çözmek durumunda değiliz elbette ama iç dünyamızda böyle bir şansımız yok. İçimizi de her yere taşıdığımız için, itip kakmadan, kurtulmaya çalışmadan bir gün ille bakılacak orada daralana. Ancak şefkat ve sevgi ile yaklaşmadığımızda kaplumbağa başını hep içeriye kaçıracak. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” derler ya, bugün bana öyle geliyor ki, tatlı dil yılanı sevgiye, özgürlüğe, bilgeliğe dönüştürür. Sevgi, simyada dönüşümü sağlayandır.

Yazması, söylemesi kolay. Uygulaması hepimiz için her an bir keşif, bir deneme, çuvalladığımız, sonra kalkıp yine bir adım attığımız bilinmeyene bir macera. Büyük laflar etmek değildi niyetim, rüyasını gördüğüm için ve belki hepimizi ilgilendirir diye düşündüğüm için, belki bugünlerde hatırlamakta yarar olabilir diye hissettiğim için paylaşayım istedim…

Sevgiyle dönüşebildiğimiz ve dönüşüme vesile olabildiğimiz nice an'lar dileğiyle...

31 Temmuz 2009 Cuma

Endişeli Misiniz? Yola Işık Tutan Paragraf

Eckhart Tolle dizimizi bugün de bozmayalım. Bu kez de Şimdinin Gücü'nden rastgele bir sayfa açıyorum, sağdaki sayfa olsun diyorum ve... (Rahat okunabilmesi için paragrafları kendim oluşturdum, orijinali tek paragraf)


"Endişeli misiniz? Sık sık "eğer ... olursa, ne olur?" diye düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse siz, kendini gelecekteki hayali bir duruma projekte eden ve korku yaratan zihninizle özdeşleşmişsinizdir.

Sizin böyle bir durumla başa çıkmanızın hiç bir yolu yoktur, çünkü o mevcut değildir. O zihinsel bir hayalettir.

Siz sadece şimdiki an'ı kabul ve tasdik ederek bu sağlığı ve yaşamı kemiren deliliği durdurabilirsiniz. Soluk alıp verişinizin farkında olun. Havanın bedeninize girip çıkışını hissedin. İçsel enerji alanınızı hissedin.

Zihnin hayali projeksiyonlarının tersine, gerçek yaşamda başa çıkmanız gereken tüm şey
bu andır.

Kendinize gelecek yıl, yarın yada beş dakika sonra değil, şu anda hangi "soruna" sahip olduğunuzu sorun. Bu anda yolunda olmayan ne var?

Siz Şimdi ile daima başa çıkabilirsiniz, ama gelecekle asla başa çıkamazsınız, bunu yapmak zorunda da değilsiniz.

Ne önce, ne de sonra, ancak ona ihtiyacınız olduğu anda yanıt, güç, doğru eylem ya da kaynak ortaya çıkacaktır."
(Şimdi'nin Gücü, Eckhart Tolle, Akaşa Yayınları, 2004: 105)


An'da olan ile her daim başa çıktığımızı, tüm gücün, kaynağın, cevabın ihtiyacımız olan an'da ortaya çıktığını hatırlayabilmemiz, hep hatırlayabilmemiz dileğiyle... Ve unuttuğumuzda da dostların, yaşamın hatırlatmalarını duyabilmemiz dileğiyle...



28 Temmuz 2009 Salı

Var Olmanın Gücü- Bir Kitap Daha...

Hani kafamızın içinde içselleştirdiğimiz kişiler vardır, bize bir şeyleri hatırlatırlar ya, benim de kafamın içinde küçük bir Seda var. Ne zaman bloga yazı yazamasam, sabahtan itibaren "Hale, yine girdim baktım, blogda yazı yok. Haydi ama. Son yazıyı, fotoğrafı ezberledik." cümleleriyle zihnimde konuşuyor. Çok severim arkadaşımı, onun da bir misyonu beni yazmaya teşvik etmek anlaşılan. Müteşekkirim, zira kimi zaman dışarıdan da disiplin, motivasyon gerekiyor. Bazen zihnimdeki küçük Seda'yı memnun etmek için, iki arada bir derede bir iki satır yazdığımda da, bizimki "Bugün biraz görev duygusuyla mı yazdın" diye telefon açıyor :))) Bu işleyiş içimi kıkırdatıyor... :)

Bugün sabahtan beri kitapların içinde, bilgisayarın başında geziniyorum. Değerdi, anlamdı, sosyal hizmetti, dolanıyorum. Arka fonda Seda :))

Durdum, "haydi" dedim. Okuduklarım içinden de paylaşabileceklerim olabilir ancak anlamlı bir bütün haline koyamayacağım şimdi. Yaz ayları belki kitap okumaya daha çok zaman ayırabildiğimiz aylar. Yine pek beğendiğim bir kitabı yazayım bugün. Daha önce yazdıysam kusura bakmayın.

Yıllar önce Kanada'dan Lale göndermişti "harika bir kitap, mutlaka okumalısın" diye. Gerçi kitabı elime almam zaman almıştı ama alınca da bırakamadan, hızla okumuştum.

A New Earth- Awakening to Life's Purpose-
Türkçesi: Var Olmanın Gücü- Yaşamının Amacını Uyandır
Eckhart Tolle (Şimdinin Gücü'nün yazarı)

Kitabın neyle ilgili olduğuna ilişkin hiç yazmayayım. Bir gün bir kitapçıya gittiğinizde, şöyle birkaç sayfasına bakın. İçinize uygun gelir, bir heyecan duyarsanız, tümünü okuyun. Çok temel rehberlikler var içinde. Bizim farkındalık çalışmalarıyla da çok örtüşüyor.
Bir küçük bölüm kitaptan:

"Yaşam sana bilincinin evrimi için en yararlı deneyimi verecektir.
Bu deneyimin senin ihtiyacın olan deneyim olduğunu nasıl bilirsin?
Çünkü şu anda içinde bulunduğun deneyim bu..."
(s.41- ingilizcesinde)

Bilincin evrimi...
İnsan potansiyelini geliştirmek...
Şu ana kadar bildiğimin ötesine geçmek...
Karanlıkta kalmış bir yere ışık götürmek...
Bilinmeyenin bir parçasını keşfetmek...
Macera...

Şu andaki deneyimin bana, sana, bize sunduğuna bakın...

Şu ana bir de böyle bakalım...

İçteki Seda memnun, ben memnun, Seda'cığımı ve sizi bilmiyorum. Yine kitaplara dönüyorum... :)))

23 Temmuz 2009 Perşembe

Alçakgönüllülük

İnsana “Kendini bil!” denilmesi,
yalnız gururunu kırmak için değil,
değerini de bildirmek içindir.
Cicero
(Üniversitedeyken çok sevdiğim, yararlandığım, dersini büyük keyifle çalıştığım tek hoca Vecdi Aral’ın “Varlığı Vareden İlke: Sevgi” kitabından,
İstanbul Barosu Yayınları, 2005:30)


Belki kendi değerimizi gerçekten, yürekten bilirsek, kendini beğenmişlik yanılgısına da düşmeyiz ya da düşmüşsek çıkabiliriz.
Bazen bakıyorum da kendini beğenmişlik o kadar ince, belli belirsiz yollarla yaşamımıza giriveriyor ki: yardım istememek, ille her şeyi kendinin yapacağını düşünmek, bir şeyi bilmediğinde/ yapamadığında kendini dövmek, yargılamak (ben ha, nasıl bilmem ha, mümkün mü, nasıl olur, nasıl yapamazsın!), takdir görmeyince bozulmak (nasıl beni takdir etmez!), karşısındakine bunu da nasıl bilmiyor diye gözleri devirmek, herkesin kendisini izlediğini/düşündüğünü zannetmek, ne kadar ileriyi görüyorum ama kimse anlamıyor demek, ben bunları çoktan aştım, millet nerede demek, gibi… Örnek çok…

Yine hoca kitabında Küçük Prens’ten bir alıntı yapmış, ne komik hallere düşebiliyoruz:
“İkinci gezegende kendini beğenmişin biri vardı. Küçük Prens'i uzaktan görür görmez haykırdı:
- İşte hayranlarımdan biri!
Kendini beğenmişlerin gözünde her insan bir hayrandır.” (s. 28)

İyi o zaman alçakgönüllü mü olalım?

Derler ki, “Alçakgönüllü olmaya çalışma, bu mümkün değil. Sen kendini beğenmişliklerini fark et, ‘yine bu enerji geldi’ de, sakince sönmesini bekle, gidince, yaşamına devam et. Bir süre sonra bu enerjinin azaldığını göreceksin. Alçakgönüllülük kendiliğinden oluşacak.”

Bu bilgi kulağıma nereden küpe olmuş bilmiyorum; kibir ego kazanında en sona kalırmış, kaynarmış kaynarmış yine de canlı kalırmış, yani nefs terbiyesinde her şeyleri aşanlar bile en son kibirle uğraşırlarmış. Elbette bu bir genelleme, an'da olan/ yaşanan için geçerliliğini bilemeyiz, kafamızda kalıp/ inanç yaratmaya gerek yok. Ancak belki bize uyarı olabilir, “dikkat kibir çıkabilir” kabilinden :)) “Artık hiç kızmıyorum, sevgi doluyum, yargılamıyorum” dediğimizde gözümüzün önüne gelebilecek bir uyarı tabelası…

Nereden nereye geldik…

Dedik ya başında gururun, kibirin, kendini beğenmişliğin bir nedeni de belki kendimize değer vermediğimizden. Açığı böyle kapatmaya çalıştığımızdan. Cicero’yu dinleyelim o halde, sistemimizden yaşama akan değerleri de fark edip, kutlayalım… Belki yaralar şifalanır, ne isek o’nunla, olanla mutlu mesut yaşarız…

Mutlaka yazmışımdır bir yazıda. Tayyip Amca derdi ki, “Bizde yüce, cüce yoktur.” Onu da anmış olalım, ışıklar gönderelim bu vesileyle…

Yüce cüce algısının kalmadığı yere ulaşmak ve orada buluşmak dileğiyle…



---
Hayat bana her günün farklı olduğunu, gelecek için konuşmamayı öğretmeye çalışıyor sanırım. Dün uzun yazı yazamayacağım bir süre dedim, bugünkü yazıya bakın :) Belki kabul edince durumu, akış değişiyor… Dersler, dersler :)

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Bir Kitap Daha: Yolculuk

Validebağ Korusu, 2008

Bir süredir uzun yazılar yazamıyorum, hatta kimi zaman hiçbir yazı koyamıyorum, biliyorsunuz. Tahminim bu biraz daha böyle gidecek. Bir yorum katmadan yalnızca bir söz koymayı, kitap ismi yazmayı istemiyorum. Ancak belki de hiç yoktan böylesi daha iyi olacak... Uzun uzun yazabildiğim günlere kadar idare edelim, olur mu? :)

Son yazının yorumunda Duygu bir kitaptan söz etmiş, çok da iyi yapmış... Sağolasın Duygu'cum...

Kitap: Yolculuk (The Journey) Brandon Bays, Kuraldışı...

Bu kitabı birkaç sene önce Deniz'den (Dinçel) duymuştum. Hatta bizim evde kaldığı bir dönemde hızla okumuştum. Çok beğenmiştim. Hatta arkasındaki rehberlikle kendimize bu çalışmayı yapmıştık. Bire bir olmasa da, çalışmalarda bazı bölümlerini sıklıkla kullandığım bir yaklaşım. Çok işe yaradığını da gördüm hem kendimde, hem başkalarında...

Kitabı okuyalı bir zaman oldu, Türkçesi de yok bende henüz, o yüzden aklımda kalanı biraz paylaşayım. Bazen zor duygularla ne yapacağımızı bilmiyoruz, diken ne zaman nerede battı hatırlayamıyoruz ve de bedenimizde hastalıklar, ağrılar yaşıyoruz ya, işte Brandon bizim yakın olduğumuz bedensel farkındalık da dahil olmak üzere, çeşitli yaklaşımları birleştirerek hücrelerdeki anıyı bulup, şifalandırmaya yönelik bir teknik oluşturmuş. Kendi üzerinde deneyerek oluşturduğu için, uygulanışı oldukça sade ve basit. Kitabın arkasındaki rehberliği izlemek yeterli oluyor. İngilizce CDleri de var, kendi kendinize uygulamayı kolaylaştıran. Uygulamanın basit olmasına aldanmamak gerek, çok derinleşmek mümkün olabiliyor, kapsamlı şifalar gerçekleşebiliyor. Duyguların ifadesine, içgörüye, idrake, öğrenmeye, affetmeye, kendini tanımaya, yaşananların altındakileri görmeye yardımcı olabilecek bir uygulama... (Kitabı okuyanlar belki biraz ilave yaparlar, şimdi kitaba göz gezdirecek fırsatım olmadığından bu kadar yazmakla yetineyim, ortamı açmış olayım. Bu uygulamanın eğitimini de almış olan Deniz ekleme yaparsa, ayrıca pek güzel olur.)

Kısa yazabiliyorum dedim, ama bilgisayar başına oturunca, parmaklar işliyor :))

Gönlümüzde bütünün en yüksek iyiliğine olan her ne varsa gerçekleşmesi dileğiyle...





20 Temmuz 2009 Pazartesi

Yine Bir Kitap Düştü Aklıma

Bu leylekler yuvalarındalar, ancak bu yıl leylekleri havada da görmüşüm ki,
sürekli bir hareket hali sözkonusu... :) 11.7.2009, Selçuk

Belki 15 yıldır kapağını açmadığım bir kitap aklıma düştü bir süre önce... Universal Compassion (Evrensel Şefkat), Geshe Kelsang Gyatso, Tharpa Yayınevi, 1988. Kütüphanede buldum, bir sayfasını açtım...

Gyatso, "İlk önce en büyük akıl karışıklığını/iç engelini arındır." diyor... En büyük engelinizi aştığınızda/erittiğinizde/içinden geçtiğinizde, diğerleri çok daha kolay gelir size... Bu cümleler bana Likya yürüyüşünde yolda karşılaştığım Itzik'in sözlerini hatırlattı. Itzik de "Farklı alanda bir korkunla bile yüzleşsen, günlük yaşamına döndüğünde diğer korkularını farklı bir şekilde ele aldığını görürsün" diyerek, yaşadığı bir deneyimini paylaşmıştı.

Gyatso mealen diyor ki, "Kızgınlığa eğilimin varsa, kaçma, üzerine git. Anlamaya, tanımaya çalış. Dur, iyice incele. Sabır geliştirmek için uygulamalar yap. Sabır kızgınlığın panzehiridir. (Arkadaşım Banu hep, "Sabırla tahammülü birbirine karıştırmamak lazım" der.) Kızgınlığınız bir anda yok olmaz ama haftadan haftaya azaldığını göreceksiniz. Eğer en büyük engeliniz, kıskançlıksa, onunla uğraşın. Çok yoğun arzularınız, hırslarınız varsa, onlarla çalışın. En büyük her neyse, oradan başlayın."

Deneyimlerimden biliyorum ki, bazen bir şey o kadar büyük oluyor ki, görmek neredeyse mümkün olmuyor. Sonra bu kadar büyük bir hali nasıl görmedim diye şaşkınlık içinde kalıyoruz. Şu andaki anlayışıma göre, bunları görebilmemizi mümkün kılan, biraz küçülmüş olmaları ve bizim üzerimizdeki hakimiyetlerinin biraz azalmış olması. Yani görebiliyorsak, önce kutlama yapalım: "çok şükür görüyorum"... Sonra da her ne adım atılması uygunsa, yürümeye devam...

Her zaman en büyük engelden başlamak uygun mudur bilemem, bazı hallerde uygun olmayabilir. Ancak bu kitabın bu sayfası önümüze açıldığına göre, düşünmeye, gözlemlemeye, denemeye değebilir...


3 Temmuz 2009 Cuma

"Şimdi Duydun İşte"...

A bending Old Cherry Tree (Eğilen Yaşlı Kiraz Ağacı) Joka2000, http://www.flickr.com/photos/joka2000/447004999/

Bir konu üzerinde çalışıyorum bir zamandır. Okudukça, ucu bucağı görünmez olan bir konu. Çok keyifli ancak arada ofluyorum, pofluyorum. Geçenlerde annemlere gitmiştim. Naz yapayım azıcık dedim, biraz da zamanın sıkıştırdığı bir dönem... Mırıl mırıl mırıldandım, "Öyle böyle bir konu değilmiş seçtiğim. Bu yaşa geldim, şunu hiç okumamışım, buna bakmamışım, bunu hiç duymamıştım daha önce."

Babam ancak birkaç dakika dinledi, gözlüklerinin üstünden baktı, sakin bir sesle, "Şimdi duydun işte" dedi...

Gözlerim kocaman oldu, bazen sanki zaman durmuş gibi olur ya, öyle oldu. Başka ne denir! "Şimdi duydum işte." Birkaç kelime an'a getiriverdi beni... Gerçeğe, olan'a, mevcut önümde durana...

Günlük yaşamda bazen ne çok enerjiyi pratik faydası olmayan konuşmalarla, düşüncelerle geçiriyoruz. Üstelik sırf konuşmayla, düşünmeyle kalsa iyi, eşlik eden endişe, korku, pişmanlık gibi duyguların da ortaya çıkmasına sebep oluyoruz. Üstelik bu duygular birike birike bazen büyüyorlar. Hiç yoktan başımıza iş açıyoruz...

Oysa iş basit. Yaşam basit: "Şimdi duydum işte.", "Şimdi her ne oluyorsa, o oluyor.", "Olan ne ise, ona bak işte", "Olan ne ise, onu en iyi şekilde yaşamaya bak işte.". Geçmişte ne olduysa, oldu. Geçti, bitti, gitti. Alınacak dersleri al; an'a, elindekine odaklan.

"Şimdi fark ettim işte."

"Şimdi gördüm işte."

"Şimdi değiştirme, dönüştürme fırsatı varsa, fırsatı kullan o halde."

Hepimize bilgece yaşamanın nasip olması dileğiyle...

16 Haziran 2009 Salı

İçimizde Hala Bekleyen Var Mı?

Gün geçti, geçmişe takılı parça kalmadan sabah taze uyanmak niyetiyle...
Mayıs 2009, Turgutreis


Dün paylaştığım Yürekten İletişim eğitimini hazırlarken, ilham veren, yürek açan sözlerle karşılaştım... Birini bugün sizlerle paylaşmak istiyorum... Üzerinde düşünmeye, öyle mi diye bakmaya değer diye gördüm.

Raj Gill (nonviolent communication/ şiddetsiz iletişim eğitmeni) bir eğitiminde diyor ki:

"Gerçek bağışlama, geçmişi değiştirmekten ümidimizi kestiğimizde gerçekleşir."

Şöyle bir baktığımızda hepimiz aslında mümkün olmadığını elbette bildiğimiz halde alttan alta tamamen mantık dışı bir şekilde, bilincimizin göremediği bir yerde geçmişin değişebileceği ümidini taşıyor muyuz bazı olaylar, durumlar için?

Bakmaya değer.

Varsa böyle bir ümit, yüzleşmeye değer.

Ve içimizde bu değişikliği yıllardır bekleyen bir küçük kız/adam varsa, bir genç varsa, belki onlara en uygun şekilde geçmişin artık gerçek olmadığını anlatmanın, söyleyeceği bir şey varsa dinlemenin, bizimle bütünleşebilmesi için yapılmasına ihtiyaç duyduğu bir şey varsa, yapmanın, tamamlamanın ve içimizde beklediği odadan çıkarmanın zamanı gelmiştir... Belki... Bu yazı bir yere dokunduysa, belki... İç odalara bakmakta yarar olabilir...

İçimizde gün yüzüne çıkmaktan, özgürleşmekten müthiş sevinç duyacak kimler var acaba? Hangi parçamız kaldı geçmişe takılı? Belki bütünleşme zamanı geldi. Belki birleşme zamanı geldi...

Tek bir söz nerelere getirdi bizi, ben de şaştım bu yolculuğa... Bir davet var iç odalardan anlaşılan...

10 Haziran 2009 Çarşamba

Bugün Dersimizin Hocası: Menekşe

Haziran, 2009


Bir bayramda yengemde toplandı aile... Yengem çiçeklere meraklı, bana da üç menekşe yaprağı verdi yetiştireyim diye. Toprağa daldırdım hepsini. Biri kısa bir süre içinde yeni yerine alışamayarak toprağa karışmayı yeğledi. Diğerleri ise, belki bir yıldır hiç bir hareket göstermeden, put gibi durdular. Ne canlanma, ne ölme. Öylesine durdular. Sabırla az az suladım. Doğrusu ümidi birkaç kez kestim akıbetlerinden, ancak mumyalanmış gibi durdukları için de beklemekten başka bir şey yapamadım.

Geçenlerde biri beni çok şaşırttı. İşte şimdiki hali yukarıda. Nereden yaprak vereceğini şaşırmış halde, yaprak fışkırıyor. Gübre falan vermişliğim yok. Sabır o kadar. Meğer ben hiç bir şey değişmiyor diye düşünürken, o aşağıda kökler oluşturuyormuş kendine. Bir anda yapraklarını çoğaltıverdi.

Bu hal bana kendi üzerimizdeki çalışmaları düşündürdü. Bazen öyle geliyor ki, hiç bir şey değişmiyor içimizde, dışımızda... Öyle mumyalanmış gibi duruyor herşey... Sanki hiç emek, hiç özen, hiç içgörü, hiç değişim, dönüşüm yokmuş gibi... Nereye gidiyor bütün çalışmalar diye iç geçirdiğimiz oluyor...

Bu menekşe bir yaşam dersi veriyor gibi...

Devam, yürümeye devam, sabırla, şefkatle yürümeye devam... Atılan hiç bir adım heba olmuyor, dışarıdan öyle görünse de. Biz her bir seçimimizle, her dönüşümümüzle nelerin etkilendiğini bilmiyoruz bile. Toprağın altında neler oluyor haberimiz yok. Devam, yürümeye devam, sevginin yaşama geçmiş hali olma niyetine devam... Belki hiç beklemediğimiz anda nice güzelliklerle, mucizelerle karşılaşırız... Kimbilir...

(Not: Diğer yaprak hala heykel şeklinde, sabırla bekliyoruz :))

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Karanlıkta Da Olsan...

Bafa, Mayıs 2009

Yaşamın farklı iletişim yollarından biriyle gelen bir hikaye:

Biri karanlıkta, önünde ardında hiçbir şey görmüyor. Zifiri karanlık.
Sonra bir tanıdığı geliyor yanına, elinden tutuyor. İlk kişi diyor ki, “Artık bir şey göremiyorum.” ve vazgeçmiş olarak gözlerini kapatıyor.
Elini tutan kişi, “Gözlerini aç. Karanlıkta da olsa gözlerini aç. Karanlığa bak. Yoksa labirentte kaybolursun.” diyor.

Teşekkürler...

Her neredeysek, ne haldeysek, gözlerimizi açıp, olan’a baktığımız, görüleceği gördüğümüz nice an’lar dileğiyle…


28 Nisan 2009 Salı

Farkındalığın Mucizesi

Ara ara buradaki yazılarda ismi geçen Thich Nhat Hanh, Vietnamlı. 1960 yılında Güney Vietnam’da Gençlik Sosyal Hizmet Okulu’nu kurmuş. Bu okuldan mezun olanlar, Vietnam Savaşı sırasında bombalanmış köyleri yeniden inşa etmeye, çocukları eğitmeye, sağlık ocakları ve tarım kooperatifleri kurmaya yardımcı olmuşlar. Çok zor koşullarda çalışıyorlarmış elbette. Sevgi ve anlayış ruhuyla çalışmaya devam etmek müthiş cesaret gerektiriyormuş. Thich Nhat Hahn Paris’te sürgündeyken, bu okulun yöneticilerinden birine uzun bir mektup yazmış. En zor koşulların tam orta yerindeyken bile dingin farkındalığı sürdürmenin, beslemenin yollarını anlatmış bu mektupta. Öfkenin ve cesaretsizliğin yenilgisine uğramadan nasıl çalışılabileceğinin ipuçlarını vermiş. Sonra bir kitap haline gelmiş bu uzun mektup: Farkındalığın Mucizesi- The Miracle of Mindfulness. (Türkçesi: Kuraldışı Yayınlarından basılmış.)

Orada burada bu kitaptan çeşitli alıntılarla karşılaşmıştım. Hatta kendinize bir farkındalık günü ayırın öğüdüne uyup, uzunca bir zaman haftada bir günü sessizlik günü yapmıştım. Kitabı ilk okuduğumda da yine yüreğimden kavradı beni. Sarstı, raya koydu, ilham ve şevk verdi.

Kimi zaman zor dönemlerden geçiyoruz, kendimiz bizzat zorluklar yaşamasak bile, ailemiz, dostlarımız, yaşadığımız ülke, dünya zorluklar yaşıyor ve hep birlikte sarsılıyoruz. Birbirimize destek olalım derken de bazen tükeniyoruz. İşte Thich Nhat Hanh tükenmememiz için, bu süreçte de kendi içsel yolculuğumuzu sürdürmemiz için, birkaç basit ama çok temel öneride bulunmuş. Kitabın bir bölümünü kendisinin sıklıkla uyguladığı egzersiz ve yaklaşımlara ayırmış. Geçenlerde bu bölümden bir egzersizi paylaştım burada. Bugün kitabın genelindeki önerilerden birkaçını özetlemek ve birlikte kendimize hatırlatmak istiyorum:

* Ne yapıyorsanız, ne düşünüyorsanız, ne hissediyorsanız, fark edin. Yani bulaşık yıkamak için bulaşık yıkayın. (Bakınız: Ekim 2007 tarihli Bulaşık Yıkarken, Olmak yazısı- alıntısı. Hararetle tavsiye ederim.)

* İyi dileklerde bulunun. Doc The’nin uygulamasını takip edebilirsiniz. Doc The sabah kalktığında: “Henüz uyandım, umarım her insan büyük farkındalığa erişir ve tam bir durulukla görür.” der. Ellerini yıkarken, “Ellerimi yıkarken, umarım her insan gerçeği karşılayacak temiz ellere sahip olur” der. Bunun gibi gün içinde her ne yapıyorsak, buna ilişkin iyi dileklerde bulunabiliriz. Böylece hem ne yaptığımızı, o anda olanı fark ederiz, hem de iyi dileklerle yüreğimizi genişletiriz.

* Farkındalık, kendimizi ustalaştırmamızı ve düzeltmemizi sağlayan bir mucizedir. Farkındalık, dağılmış zihnimizi ani bir aydınlanmayla geri çağırarak yaşamın her anını yaşamamız için onu yeniden bütünlüğe kavuşturan bir mucizedir. Her hareket farkındalık içinde yapılmalıdır. Her hareket bir ayin, bir törendir.

* Zihni sakinleştirmek için nefesinize odaklanabilirsiniz. (Çeşitli egzersizler vermiş)

* Ne kadar meşgul olursanız olun, mutlaka kendinize farkındalıkla dolu bir gün ayırın. (Ayrıntılı bir gün tarif etmiş)

* Meditasyon yapın. Neden meditasyon yapmalısınız? İlk önce her birimizin tam dinlenmeyi gerçekleştirmemiz gerektiği için. Gece uykusu bile tam bir dinlenme sağlamaz. Bir çakıl taşının çabasızca nehrin tabanına ulaşması gibi dinlenin. (Bunu çok güzel, detaylı tarif etmiş. Daha okurken, çakıl taşının usulca suda inişini bedenimde hissettim.) Meditasyonun tek amacı dinlenme değildir elbette. Eğer kendi zihninizi tanımak isterseniz, bunun tek bir yolu vardır: Onun hakkındaki her şeyi gözlemlemek.

* Nereye giderseniz, gidin, nerede oturursanız oturun, kutsal çağrıyı anımsayın: “Bütün varlıklara şefkatin gözleriyle bak.”

* Çevrenizdekiler ellerinden ne geliyorsa sonuna kadar yapmıyorlarsa, telaşlanmayın. Sadece kendinizi nasıl faydalı hale getireceğiniz konusunda telaşlanın. Kendi elinizden geleni yapmanız, çevrenizdekileri, onların ellerinden geleni yapmaları için uyarmanın en emin yoludur. Bir aileden eğer bir kişi farkındalık içinde yaşarsa, bütün aile bundan etkilenir.
(Farkındalığın Mucizesi, Thich Nhat Hanh, Kuraldışı, 2007)

Hepsiyle ilgili sayfalar dolusu yazılabilir. Ancak en iyisi yaşama geçirmek ve gözlemlemek, yani yaşama yazmak :)

10 Nisan 2009 Cuma

İçteki Polis-Savcı-Yargıç 3

Güneşe açılmanın zamanı geldi, 24.3.2009

Dünden devamla...


Ne yapacağız peki?

Christopher çok halden anlayan bir ses tonuyla diyor ki, “Bu eleştiren sesi duyduğumuzda, aklımıza çalışmalarda öğrendiğimiz ‘Bu diktatörü dinlemeyi bırak. Enerji verme.’ bilgisi gelir. Kulağımızı tıkamayı deneriz, başka yöne bakmayı deneriz. Ama ne mümkün, bu ses konuşmaya devam eder, gittikçe bağırır ve girdaba kapılırız.”

Gerçekten de böyledir. Özellikle durup, zihnine bakmaya başlayanlar çok kısa bir süre içinde bu polis-savcı-yargıç ile karşılaşırlar. Biz zihnimize baktığımız için ortaya çıkmaz bu ses, o hep oradadır, biz bakınca fark ederiz. Artık oraya nasıl girmiştir, rivayet muhtelif. Annemizin, babamızın, öğretmenimizin, toplumun eleştiren, yargılayan sesini içselleştirdiğimizi söyleyenler var. Dini kuralların etkisi var diyen var. Mükemmeliyetçilik sebebiyle ortaya çıkmıştır diyen var. Çok sorumluluk duyanlarda verimli toprak buluyor ve coşuyor diyen var. Açıkçası “nereden geldiyse geldi kardeşim, şimdi burada ya,” diyesim var. Ve öyle yok sayarak da yok olmaz.

Christopher’ın konuşmasına dönersek, “Kendimizle bağlantımız koptuğunda, başkalarına, olaylara fazlasıyla yönelip kendimizi unuttuğumuzda, dışarıya fazla odaklanıp, kendimizin ne halde olduğuna bakmadığımızda, enerjimiz düşer. Yoruluruz. Bıkarız. Yılarız. Sıkılırız. Akışta hissetmeyiz. Yaşamımız da pek rahat akar halde değildir. Kendimizle bağlantımız koptuğunda da, yargıç ortaya çıkar.”

“O halde” diyor Christopher,
1) Günlük yaşamımız içinde derin dinlenmeye, gevşemeye zaman ayırmamız çok önemli."
Bunu yaşamamıza bugün içinde geçirmeyi deneyebiliriz. Gün içinde gergin kasım var mı diye aklımıza geldikçe bakabiliriz. Gün sonunda da belki sessizce otururuz, belki bir çay alır, koltukta sessizce oturur, neler oluyor diye bakarız bedenimizde ya da zihnimizde. Ya da yoganın sonunda yapılan bir derin dinlenme vardır. Sırtüstü yatıp, derin bir gevşeme yapılır. Araştırıp, bunu yapabiliriz. Bu her gün evin tozunu almaya benzer, her gün alınırsa, toz birikmez, temizpak kalır ev. Öncelikle derin dinlenme, gevşeme için yaşamımızda yer açalım.


Yarın: Christopher'ın diğer önerileri...

9 Nisan 2009 Perşembe

İçteki Polis-Savcı-Yargıç 2

Kendini süslemiş ağaç, 15.3.2009
(Yıllar önce bir pazardan küpe çiçeği alıyordum, üzerinde pek çiçek yoktu. Satan amca demişti ki, "Sen bakma bunun bu halde olduğuna, bir ay içinde kendini süsler." :))

Dünden devamla...


Çok uzun yıllarını bilgelik yolunda hocalık yaparak geçirmiş Christopher Titmuss, bir deyişi hatırlatıyor konuşmasında: “Tüm dünyada hiç kimse yoktur ki, insanın kendi kendine yarattığı kadar sorun yaratsın o kişiye.”

Christopher, zihnimizde konuşan sesin sanki şeytanın sesi gibi olduğunu söylüyor. Ancak bu sesteki şeytanlığın içerikten ziyade, bu sese “inanmamız” olduğunu vurguluyor. Bu kendimizi yargılayan sesin o kadar uzun bir tarihi var ki, öyle bir alışkanlık ki, öyle uzun bir geçmişe gidebiliyor ki, çok inandırıcı olabiliyor. Haklı olduğunu, doğruyu söylediğini düşündürebiliyor bize.

Yaşamda bir olay oluyor, bir duygu kaplıyor içimizi ya da bir hikayenin içinde oluyoruz. İçteki eleştiren ses ortaya çıkıyor ve bir görüş bildiriyor. Biz zannediyoruz ki, bu olaya ilişkin bir görüş söylüyor. Oysa içteki eleştiren ses, olayla ilgili gözleme dayanan bir görüş bildirmiyor. Doğrudan bizi yargılıyor. “Öyle yapmadın, başaramadın, beceremedin, çeneni tutamadın, yine negatif düşündün, sözünü tutmadın.” Bunlar olaya ilişkin görüşler değil. Sorun; yaşanan olay, duygu değil. İçeride bizi yargılayan ses asıl problem. Bu öyle bir ses ki, diktatör gibi, bizi yargılıyor, hata arıyor ve muhteşem bir kolaylıkla klasörler dolusu hata buluyor, suçluyor, kontrolü ele geçirmek istiyor. Ve bu sorun, yani bu yargılayan enerji, yaşamdaki hikaye ile karışıyor, gerçekten uzaklaşılıyor diyor Christopher.

Kendimin ve başkalarının yaşamına baktığım zaman, kendini yargılamanın maliyetinin çok ağır olduğunu görüyorum. Eğer bu diktatör kontrolü ele geçirdiyse, insana adım attırmıyor, keyif aldırmıyor, kendini ve başkalarını takdir ettirmiyor, yaşamla bağlantıyı koparıyor.

Christopher, “Eleştiri ile suçlamayı ayırmayı öğrenmek gerek” diyor. “Elbette kendimizi eleştirmemiz uygun olan durumlar var. Daha fazla dikkatimizi yönlendirmemiz uygun olan, daha kapsamlı ve derinden keşfetmemiz uygun olan durumlar var. İçimizdeki bilge ses bizi bilgelik ve şefkate doğru yönlendirir, seçimlerimize ilişkin bizi tekrar gözden geçirmeye teşvik eder. Ancak bu ses suçlama enerjisinden çok farklıdır.”


Yarın: Ne yapacağız peki?

8 Nisan 2009 Çarşamba

İçteki Polis-Savcı-Yargıç 1

Dar kılıfından özgürleşmiş, güzelliğini sergilemek üzere...
Yabani sarımsak (yanılmıyorsam), Gönlü zengin bir tanıdığın bahçesinden, Büyükada, 18.3.2009

Geçen haftaki zorunlu istirahatın sonlarına doğru, Christopher Titmuss’un konuşmalarından bazılarının doğrudan dinlenebildiği bir web sitesinin varlığından haberdar oldum. Siteye girdim, emeği geçenlerin bilgeliğe, sevgiye doğru yolu açık olsun, müthiş güzel bir çalışma yapmışlar. İngilizce bilenlere ve bilgelik yolculuğunda farklı yollar da keşfetmek isteyenlere hararetle tavsiye ediyorum. Bazı konuşmalarda sanırım Budizm’e özgü terimlere ağırlık verilmiş. Ancak tavsiyem “Şu an bana rehberlik edebilecek, ufkumu açacak, yolumu aydınlatacak olana yönlenmeye niyet ediyorum” gibi bir niyetle göz gezdirilirse, çok yararlanılacak bir site. http://www.christophertitmuss.org/

Free download bölümünde (katkıda bulunmak için bir düzenleme de var, teşekkür edebilme, emeği geçenlere de katkıda bulunma fırsatı var yani) bir konuşma başlığı dikkatimi çekti: “İçteki Eleştirmen- Inner Critic”.

Bugün bu konuşmadan bende kalanları ve bana çağrıştırdıklarını paylaşmak istiyorum…

Zihnini dinleyenler bilir, zihinde sanki bir plak vardır, özellikle enerji düşünce ortaya çıkar ve sürekli konuşur: “Böyle yapmayacaktın. Bunu söylemeyecektin. Şöyle yapman gerekirdi. Şunu başaramadın. Nasıl da hata yaptın. Zaten yaşamını da heba ettin. Bu konuda hiç iyi değilsin. Beceremedin. Bu kez de olmadı. Bir baltaya sap olamadın. Yeterince şunu yapamıyorsun. Bak yine aynısını yaptın. Bilmemnekime bak, utan, onun kadar olamadın, neler yapmış. Başarısızsın. Başarısızsın. Başarısızsın.”

Bu plakta çalanları dinledikçe, geçmişin klasörleri açılır, ne kadar becerilemedik iş varsa, hepsi ortaya çıkar. Sanki bir mahkeme salonunda savcı sürekli delil sunar yargıçlara. “Şu tarihte bunu da yapmıştı. Şuna da böyle davranmıştı. Falan falan.” Kimi zaman bu yargılama o kadar acımasız olur ki, insanın içini ezer, un ufak eder. Yargılama çok uzarsa, tutuklu yargılanan sanık tek başına konduğu hücresinde depresyon emareleri göstermeye başlar. Bilimsel açıklamasını kapsamlı bilmiyorum ama depresyonun kendine yönelik kızgınlık olduğu söylenir.

Bu parça parça edilmeden kaçmak için, televizyon düğmesine basılır, kitap açılır, arkadaş aranır, dışarı çıkılır, bilgisayar oyunu oynanır, yemek yenir, birine çatılır, temizlik yapılır. Savcısı ve yargıcı çok güçlenmiş olanlar maalesef pek kaçamaz. Bu kez de saçma sapan programları izliyor diye, gereksiz yemek yedi diye, bilgisayar oyunuyla zamanı boşa geçiriyor diye yargılanır. Girdap dönmeye başlamıştır bir kere, içine düşülür, kara kuyularda oturulur.

Sonra ne olursa olur o kara kuyudan/ zindandan çıkılır, yaşama devam edilir. Ancak içteki polis-savcı-yargıç uyumaz, tetikte, bir sonraki enerji düşüklüğü halini beklerler. Aynı oyun tekrar tekrar oynanır.


Yarın: Christopher ne diyor peki?

19 Mart 2009 Perşembe

Yola Işık Tutan Sözler: Beyaz...

Büyükada, 18.03.2009

“Kusursuz beyaz renk olarak neyse kusursuz sevgi de his olarak öyledir. Birçok kişi beyazın renksiz olduğunu düşünür. Öyle değildir. O tüm renkleri içerir. Beyaz tüm diğer renklerin bir birleşimidir. Sevgi de duygunun (nefret, öfke, şehvet, kıskançlık, kapalılık) yokluğu değil, tüm hislerin toplamıdır. O hepsinin toplamıdır. O her şeydir.”

Neale Donald Walsch
Tanrı ile Sohbet



(Yine Işığı Arayanların Karanlık Yanı kitabından.)

18 Mart 2009 Çarşamba

Teoriden Uygulamaya...

Bugünkü çiçek Sema'dan. Nasıl taze bir çiçek bulmuşsa, gonca 10 günde yavaş yavaş açtı, şimdiyse iyice şenlendi... Teşekkürler Sema'cım...


Okumak, dinlemek ancak yaşama geçirdiğimiz kadar değerli…

Dün sözünü ettiğim kitapta (Işığı Arayanların Karanlık Yanı) pek çok egzersiz var. Kendim pek çoğunu yapmıştım zamanında. Bazı arkadaşlarım zorlanmışlardı, kimi de çok yararlanmıştı. Üçünü paylaşayım… Belki şevk verir, ilham verir, harekete vesile olur… Belki zorlanmış olanlar da bugünlerde tekrar baktıklarında kolaylıkla karşılaşırlar...

Işığı Arayanların Karanlık Yanı, Debbie Ford, Akaşa Yayınları:

"Alıştırma yapmazsanız, ne kadar onaylasanız da bunlar bir işe yaramaz" diyor Debbie Ford.

Hoşlanmadığım yanlarım listesi:

Hoşlanmadığınız tüm yanlarınızın bir listesini çıkarın ve onların içerdiği armağanları bulmaya çalışın. Her bir veçhenizin olumlu ve olumsuz değerini görebilir hale gelir gelmez, savunmacılığınızı da bırakıp bu yanlarınızın özgürce var olmalarına izin verebileceksiniz. (s.29)

Sorular:

Kendinize şu soruları sorabilirsiniz. Cevapları yazabilirsiniz:

Ben en çok neden korkuyorum?
Hayatımın hangi veçhelerinin değişmesi gerekiyor?
Bu çalışmayı yaparak ne elde etmek istiyorum?
Başkalarının benimle ilgili neyi keşfetmelerinden en çok korkuyorum?
Kendi hakkımda en çok neyi keşfetmekten korkuyorum?
Kendime söylemiş olduğum en büyük yalan nedir?
Başkasına söylemiş olduğum en büyük yalan nedir?
Yaşamımı dönüşüme uğratmak için gerekli çalışmayı yapmamı ne engelleyebilir? (s. 42)

Başkalarını gözlemleme ve verdiğim öğütler:

Bir hafta boyunca başka insanlar hakkındaki yargılarınızı gözlemleyin. Her ne zaman bir başka insanın davranışı sizi rahatsız ederse, o insanda sizi en çok rahatsız eden niteliği yazın. Size en yakın olan insanlarla –arkadaşlarınızla, ailenizle ve iş arkadaşlarınızla- ilgili her türlü kanınızı yazın.
Başka insanlara verdiğiniz öğütlerin bir listesini çıkarın. Başkalarına yaşamlarını daha iyi kılmak için ne yapmalarını söylüyorsunuz? (s. 75)