yola ışık tutan sözler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yola ışık tutan sözler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2010 Çarşamba

Hediyelerimiz...

Meriç Nehri kıyısı, Karaağaç, Edirne, 16.7.2010


Bir süre önce okuduğum bir kitapta pek hoş bir şiirle karşılaştım... Şiiri okuyunca, içimde bir burukluk oldu... Bu burukluğu içimde bir yerlerde bu şiirde yazılanın doğru olduğunu bilen bir yan var diye yorumladım...


Doğuştan gelen pek çok armağan var
Doğduğun günden beri hiç açılmamış,
Çok sayıda armağan, sanatkarane yapılmış
Sana Tanrının ihsan ettiği.
Sevgili bıkmadan tekrarlar,
“Varım yoğum, hepsi senindir.”
Doğuştan gelen pek çok armağan var, canım,
Doğduğun günden beri hiç açılmamış.

Hafız

Stephen Covey, 8. Alışkanlık- Bütünlüğe Doğru, Sistem Yayıncılık, 2004, sayfa 47

Armağanlarımızı fark etmemizi, görmemizi, heyecanla açmamızı engelleyen her ne varsa, en uygun şekilde yolu açmasını ve hepimizin armağanlarımızı merakla, coşkuyla, neşeyle bir bir açıp, o güzellikleri yaşama, hepimize hediye etmemizi diliyorum...


20 Ağustos 2010 Cuma

Güle Odaklan...

14.5.2010


Hazine bulma oyunu devam ediyor... Aslında bunlar üst üste oluyor da, benim yazmam zaman alıyor...

"Hay Allah, yine ağzımı açtım, yine yargıladım, şunu söylemeseydim, şu kararı almasaydım, şöyle davranmasaydım, of, of, of" halleri için, bir hazine parçası geldi...

Bir arkadaşımla konuşurken, Osho'nun önerdiği bir egzersiz geldi aklıma... Egzersiz tam olarak nasıldı diye bakmak üzere kitabı açtım. Sonra başka bir sayfa da dikkatimi çekti. Bir önceki yazıyla bağlantı kurdu zihnim. Malum tüyler yalnızca "dış" aleme dağılmıyor, bir de içte dağılanlar var... Kendimizle ilişkimizde ortaya çıkanlar... İçte pek çok yastığı parçalıyoruz zaman zaman... Tüyler de hiç bilmediğimiz yerlere dağılıyor, sonra da önceden pek tahmin edemediğimiz yerlerde ve zamanlarda görülüyorlar... Hatta tüyler bazı yerlerde birikiyor, aynı evde tozların bazı köşelerde birikmesi gibi... Bazen kediler gibi arada bu tüy öbeklerini çıkarıyoruz içimizden, bazen de ya duygusal, ya fiziksel hasta olabiliyoruz...

O nedenle...

Karşıma çıkan paragrafı okuyalım beraber:

“Ben sana hayata, aşka, insanlara evet demeyi öğretiyorum. Evet, dikenler de var ama oturup onları saymaya da gerek yok. Onları görmemezlikten gel; gül üzerine meditasyon yap. Eğer meditasyonun gülün derinliklerine inerse, gül de senin içinde derinlere inecek ve dikenleri daha da küçülecektir. Bir an gelecek ve gül seni tamamen ele geçirmiş, o anda dünyada artık hiçbir diken kalmamış olacak.”

Osho, Ruh Eczanesi, İnsan Ruhunu Olgunlaştıracak Özel İksirler, 2009, Butik Yayınları, s:112

8 Ağustos 2010 Pazar

Ağızda Acı Tat Bırakıyor...

Erguvanlı Ev, Yeşilyurt Köyü, Kazdağları, 30.07.2010



Sandıkta sakladıklarımdan biri daha :)


"Başkalarının günahıyla aziz olamazsınız."
Çehov

(Haşmet Babaoğlu'nun 6/6/2010 Sabah Gazetesi'ndeki yazısından alıntı)

Geçen gün yaşadığım bir durum beni derinden etkiledi, rüyama bile girdi... Buraya yazılanlar uzunca bir süre kalıyor, sanki enerjisini sürdürüyor. O nedenle buraya yazıp, enerji vermek içime uygun gelmiyor.

Ancak aldığım ders; üçüncü bir kişi ağzımızdan yargı sözü almak için ne kadar maharetli olursa olsun, çeneyi kapatmayı becerebilmek gerek.

Epey bir zaman önce pek de tanımadığım bir kişiyle konuşuyordum. İnsanlarla ilişkilerinde onların kötü yanlarını ortaya çıkarmakla görevli gibi hissettiğini söylemişti. İlk anda tam kavrayamamıştım, sonra kişilerin kendilerini kandırmalarını engellemek gibi bir niyeti olduğunu tahmin etmiştim. Üzerinde düşünmüştüm ara ara... Yaşamda aynalık, geribildirim kendimizi görmek için çok değerli. Bir yandan da içimizdeki sevgi, şefkat büyüdüğünde, farkındalığımız arttığında, bilincimiz yükseldiğinde, zaten bazı davranışları yapmaz oluyoruz, o bilinç düzeyinde lekeler çabuk belli oluyor, hemen vicdanda huzursuzluk başgösteriveriyor. Sevgiyi yükseltmeye odaklanmak daha etkili bir yol gibi görünüyor... Özellikle de kendini suçlamaya pek yatkın olanlarda... Birbirimizi hırpalamak daha kolay bir yol gibi... Birbirimizin yolunu kolaylaştırmak, yüreklerimizin sevgiyle dolmasına destek olmak biraz daha fazla emek istiyor...

Başkası hakkında bir yargı yapmama çanak tutan kişi bu yargıyı yaptığımda bir rahatladı, gevşedi, tansiyonu düştü, telefonu huzurla kapattı... Çok şaşırdım olanlara... Hiç içinde olmak istemediğim ve başta epey bir direndiğim, konuyu değiştirdiğim, sahneye çıkmaktan kaçındığım oyunun içine düşüvermiştim... Neyse sürecek bir oyun değil, olay küçük... Telefonu kapattığım anda, aydım, yargıda bulunduğum kişinin gıyabında derin üzüntümü dile getirdim, kendi anlayışıma göre özür diledim...

Bu olay hem başkaları hakkında konuşmamakla ilgili niyetimi güçlendirdi. Özellikle yorgunken, enerjim nispeten düşükken, daha dikkatli olma konusunda uyardı. Hem de yoldan çıkmamak için, birbirimize yardım etmekle ilgili sorumluluğumuzu hatırlattı. Bilinen hikaye "hangisini beslersen" meselesi... (Bulup, yarın yazayım bu hikayeyi)

Yalnızca kendimizin yaşama katkıda bulunmayan şeylerden kaçınması yetmiyor, başkalarının da sevgi içermeyen davranışlarda bulunmalarına çanak tutmamamız da çok değerli... Madem aynı gemideyiz, bir bütünün parçalarıyız, kendi davranışlarımızın başkalarını sevgiden uzaklaştırmamasına, olumsuzluğa çanak tutmamaya da dikkat etmemizin değeri aşikar...

Sözün özü, yargılama sözleri söylememeye gayret et, başkalarının söylemesine de çanak tutma... Ağızda acı tat bırakıyor...

Çünkü...

Yaşam kabulle, destekle, dayanışmayla pek tatlı... Lokum gibi... Hımmm... Tadına doyum olmuyor... :)


7 Ağustos 2010 Cumartesi

Yola Işık Tutan Söz: İçteki Zorba...

Fotoğraf Nisan sonu miniminnacık bir Likya yolu yürüyüşünden, Üçağız, Nisan, 2010


Epey bir zaman önce bir kitap okuyordum, Halil Cibran'ın etkileyici bir sözüne rastladım. Elbet bir gün yazılara devam ederim diye, diğer sakladıklarımın arasına koydum.

Halil Cibran şöyle diyor:

"Bir zorbayı tahtından indirecekseniz,
önce o tahtı kendi içinizde yıkmalısınız."

(Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir? Aklı Başındakiler için Terapi, Lou Marinoff, 2007, Pegasus Yayınları)

Yine iş başa düşüyor değil mi! Ne yapıyoruz, ediyoruz, yine dönüp içimize bakmamız, değişikliğe kendi içimizde başlamamız gerekiyor, değil mi! Konu ev ahalisi olsa da, patron olsa da, politika olsa da, hep aynı, hep aynı... Sonra da bizdeki değişiklik bir şekilde bizden yayılıyor, hatta çok çaba göstermemize gerek kalmadan...

Üzerinden tozlar kalkınca, yüreğimizdeki sevgi ışıldıyor...

19 Nisan 2010 Pazartesi

Yola Işık Tutan Sözler: Önemli Olan...



Bazen güzel sözler geliyor internetten… Bir tanesini bloga yazmaya başladığımda paylaşırım diye saklamışım…

“Önemli olan eylemlerimizin büyüklüğü değil,
içinde ne kadar sevgi olduğudur.”

Mother Theresa

Arkadaşım İpek Cihan Bilgin kendi yahoo grubunda paylaşmış… Teşekkürler, yolumuza biraz daha ışık geldi...

Kulağa küpe yapılacak, hatırlanacaklar kutusuna konulacak, ara ara kendi kendine söylenecek, sabahları okunacak sözlerden, değil mi?


12 Ocak 2010 Salı

"Bir Sevgiye Harcanmadıktan Sonra"

"Altın ne oluyor,
can ne oluyor,
inci, mercan da nedir
bir sevgiye harcanmadıktan,
bir güzele feda
edilmedikten sonra."
Mevlana
(Şeb-i Aruz davetiyesinin arkasından alınmıştır)

Bu dizeler farklı şekillerde yorumlanabilir elbette...

Bugün yaşam sepetinden bize çıkan sorular şöyle:

Sevdiklerimizle elimizdekileri yeterince paylaşıyor muyuz? Yeterince izafi elbette... Gönül bilir yeterincenin kararını herhalde...
Yine otomatiğe geçtik mi? Yine sevdiklerimizi çantada keklik sayma modunda mıyız? Yine sevdiklerimizle derinden bağlantı kurmadan, dokunmadan yaşamlar mı geçiriyoruz?
Şöyle bir düşündüğümüzde, acaba onların yaşamını zenginleştirecek neler verebiliriz?
Ya tanımadıklarımız ancak ihtiyacı olduğunu tahmin ettiklerimiz?
Yine para kazanmaya, alışverişe çok mu daldık? Yaşamda gerçekten önemli ve değerli olanın farkında mıyız, yoksa değerlerimizle uyumlu yaşama rayından çıktık mı?

Bugün yine bir ince ayar günü herhalde :)))




8 Ocak 2010 Cuma

Bardağın Yarısı...

Birkaç hafta önce bilgisayarın başında yazı yazıyorum... Konu, özellikle destek ilişkilerinde güçlü yanlara odaklanmanın önemi... Sosyal hizmet uzmanlarının değerlerinden biri, çalıştıkları kişilerin ya da grupların güçlü yanlarını keşfetmek, bunları ortaya çıkarmak ve kişinin kendisine yardım edebilmesi için bunların gelişmesini sağlamak...

Hele Türkiye gibi bir ülke için çok önemli bir değer... Hep olumsuza, olmayana, eksik kalana, hataya, yürümeyene odaklana odaklana kendi özgüvenimizi, özsaygımızı törpülüyor gibiyiz... Oysa güçlü yanları keşfedip, daha da geliştirmek için desteklemek, "güzel şeyler var", "daha da güzel şeyler olabilir" duygusu veriyor insana... Bu konuya girmeden önce de, blogda benzer yazılar yazdığımdan, pek bir keyifle okuyordum bu yaklaşım üzerine yazılanları...

İşte bu yaklaşımla ilgili okur ve yazarken, telefon çaldı... Nasıl yorgunum, fazlasıyla yoğun zihinsel çalışmadan kafam hafiften saman gibi olmuş... Arayan üniversiteden arkadaşım Özdal... Kırk yılın birinde arar, merakla dinledim anlattıklarını... Önce havadan sudan konuştuk... Sonra konuşma nasıl geldi bilmiyorum, bir hikaye anlattı... Kafamın samanları arasında bazı detaylar kaybolmuş maalesef ancak sanırım önemli kısmını aktarabileceğim :))

Bedensel bir rahatsızlık sebebiyle, bedeninin neredeyse tüm kontrolünü kaybetmiş bir kişinin sözlerini anlattı Özdal... İsmini tekrar öğrenirsem, yazarım...

Bu kişi şöyle demiş bir gün: "Bana soruyorlar 'Bardağın yarısı boş mu, dolu mu?' Anlamıyorum, bardağın bir yarısında su var, diğer yarısında hava. Boş bir yer yok..."

Özdal bunu anlattı, ben geri kalanları pek dinleyemedim... Bu yaklaşımdan derinden etkilendim... Bu sözleri içimizde evirip çevirip, farklı açılardan bakmakta yarar var sanki... Artık adına derin düşünme mi deriz, tefekkür mü, meditasyon mu, bilmem... Ancak içimizde birkaç gün bu sözleri tutup, derin bir anlayış niyetiyle bakmanın belki bize hediyeleri olabilir...

Tekrar paylaşmanın keyfi ve coşkusuyla...

Not: Çağla'cım hatırlatma için çok sağol, bir sonraki yazıda yazayım diş hikayesini...

5 Kasım 2009 Perşembe

Gözümüz Neyi Görüyor?

Duvarın dibinde çiğdemler açmıştı... Marmariç, İzmir, Ekim 2009


Internetten bir söz gelmiş... Bulup, gönderenlere teşekkürler...



İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir.
İnsanın gözü neyi görüyorsa, değeri o kadardır.

Mevlana




3 Kasım 2009 Salı

"Şimdi Başlayın"...

Ekim 2009, İkizdere- Rize



Biliyorum seyahat yazılarının devamı hala bekliyor...
Ancak hala seyahatlere devam ettiğim için,
bugün yine bir söz var yola ışık tutmaya gelen...



"Her kararsızlık; gecikmeleri de beraberinde getirir ve günler geçen günlerin matemini tutarak geçer. Kararlı mısınız? Her dakikanın tadını çıkarın; yapabileceğiniz veya yapabileceğinizi hayal ettiğiniz ne varsa, başlayın. Cüretkarlığın* içinde sihir, güç ve dahilik vardır. Şimdi başlayın."
*(orijinal kelime acaba cesaretin mi- Hale)

Johann Wolfgang von Goethe




Hepimize adım atma, başlama, devam etme cesareti, gücü, coşkusu diliyorum... Elbette bütünün en yüksek iyiliğine olana...


29 Ekim 2009 Perşembe

Yola Işık Tutan Söz: Cesaret



İnsan kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe, yeni okyanuslar keşfedemez.


Andre Gide


Genellikle yola ışık tutan sözlerle birlikte bir fotoğraf da koyuyorum.
Bu kez fotoğrafı kendimiz hissedelim. Nasıl bir fotoğraf canlanıyor içinizde? Kıyı nasıl, okyanus nasıl, keşif nasıl, iç alem nasıl?

Hepimize nice cesaretli an'lar, nice keşifler ve nice okyanuslara kavuşmalar diliyorum...

28 Ekim 2009 Çarşamba

Kabul'ün İçinden

Kalbim herkese tek tek içimdekileri yazma duygusuyla coşuyorsa da, yaşam bana söz verdiklerimi zamanında ve işe yarar bir şekilde yetiştirmek konusunda eğitim veriyor. Bu konuda çok harika bir öğrenci olduğumu söyleyemeyeceğim ama gayretli olduğum kesin. Öğrenme sürecindeyim, o yüzden gönlümden geçen her şeyi en uygun anda yapmayı hala öğreniyorum, kimi zaman tam hizada olamayarak, buna da çok üzülüyorum. Üzüldükçe de, ne yapabilirim başka'ya bakıp öğrenmeye gayret ediyorum...

Bazen de gayreti bırakıp, kabul etmek gerekiyor... Hatta belki çoğunlukla... Dün pek telaş etmiştim, hiç bir şeyi yetiştiremiyorum, içimden geçenleri yapamıyorum diye, o kadar gayret etmeme rağmen... Bugün sabah bir kabul haliyle uyandım... Bu kabul halinin içinden çıkan hareketler her ne ise ona teslimim bugün... Dinginliğin, sessizliğin beni bu zihnin yarattığı çalkantılı sulardan usulca çekeceğine inanıyorum... Hani bir ip atılmış da, yapacağım tek şey o ipe sıkıca tutunmak ve teslim olmak ve de etrafı iyi gözlemleyip, bu süreçte çok su yutmamaya çalışmak gibi geliyor gözümün önüne...

Dün ansızın, beklemediğim bir anda karşıma bir şiir çıktı. Belki yazdım daha önce- ama başka bir ömürde kalmıştır o şimdi, bir daha yazayım istiyorum bugün...

Ancak şiiri yazmadan, tekrar bir teşekkürüm var... Yazan, çizen, sözlü- sözsüz bağlantı kuran tüm dostlara gönülden teşekkürler... Sessizce iyi dileklerimi her gün tek tek gönderiyorum şimdilik, sayı da her gün artıyor :) Bu parmaklar yazamıyor olabilir, sesim çıkamıyor olabilir şu günlerde ama bilin ki yüreğim hep konuşuyor sizlerle tek tek... Yüreklerinize sağlık, nereye giderseniz gidin hep sevgiyle karşılaşın...


NE İÇİNDEYİM ZAMANIN

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında.
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmış akışında.

Bir garip rüya rengile
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgardaki yaprak bile
Benim kadar hafif değil.

Başım, sükutu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen.
İçim, muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim.
Mavi masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.

Ahmet Hamdi Tanpınar
(1 Ağustos 1933- Varlık Dergisinin 2. sayısında yayınlanmış)

Varlık Şiirleri Antolojisi, Hazırlayan: Enver Ercan

16 Ekim 2009 Cuma

Önemli Olan...

Marmariç, İzmir, Ekim 2009



Yolculuğa devam, bugün internet bağlantısı buldum ama zaman kısıtlı... Bugün de yine kulağımıza bir söz takalım bari... Yolculukta tekrar tekrar yaşamın öğrettiği, cilalayıp, parlattığı bir söz :))
Yaşam yolculuğuna da taşınmaya değer bir söz...


Önemli olan;
hayatta “en çok şeye sahip olmak” değil,
“en az şeye ihtiyaç duymak”tır.

Sokrates


15 Ekim 2009 Perşembe

Her Köşe Başında Bir Sürpriz...

Şu son bir ayda dünya yer gezdim, Konya hikayeleri bitmedi bir türlü :))) Geleceğim diğerlerine de...

Konya'da kitapçıların olduğu bir han var... Rampalı Çarşı... Hemen Alaaddin Tepesine yakın... Konya kitaba meraklı diye düşünüyorum... Zira başka bazı illerde göremediğim kadar bir çeşitlilik vardı...

En alt katta da sıra sıra bir çok kart gördüm... Merakımı çekti... Yüzlerce kart... Müze gibi... Kimbilir kaç yıldır biriktirilmiş... Dükkanın içi, dışı, duvarlar... Sahibinin oğluyla görüştüm... Babası yıllardır kart işindeymiş... Bazı kartlar sararmış, gerçekten müze gibi... Epey bir dolandım, bir o kadar da sohbet ettik...

Orada bir karta rastladım, Nazım Hikmet'in bir şiiri... Bilmediğim bir şiiri... Ne güzel hiç beklemediğim bir yerde, beklemediğim bir güzellik...

Ayşe'ciğimden ilham aldım, burada paylaşayım bugün :)))


Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
Oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
Dünyayı çocuklara verelim
Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
Çocuklar dünyayı alacak elimizden
Ölümsüz ağaçlar dikecekler.

Nazım Hikmet





Fotoğraf: Küçücük yaşında doğal tarım yöntemlerini, yaşamı gören, öğrenen, hevesle, keyifle çalışan Tibet; kereviz fidesi dikiminde ekipte yerini almış... Şiirle fotoğraf çok anlamlı geldi, biri yolculuğun başı, biri sonuna doğru, ne güzel bir akış... İzmir, Ekim 2009

14 Ekim 2009 Çarşamba

Sözler...

3 Ekim 2009, Malatya...


İlk duraklarımdan biri olan Konya'ya trenle gittim. Kompartımanda birlikte seyahat ettiğimiz Nurcan, trenden inince, koşturmacaya başlamadan Alaaddin Tepesinde bir çay içmeyi teklif etti... Çay, badem, güzel bir güneş eşliğinde kırk yıllık dost gibi sohbet ettik...

Bir ara dedi ki, "Mevlevilerde söz çok önemlidir. Sözler boşlukta dolanırlar ve uygun şartlar oluştuğunda bir gün gerçekleşirler. O yüzden sözlere dikkat etmek gerekir derler. Hatta mesela ocağı söndür demezler, dinlendirmek, uyutmak sözcüklerini tercih ederler."

Seyahatin sonlarına yaklaşırken, İzmir durağındayım. Birkaç gün önce Yasin'lerin köye gittim günübirlik. Bir ara kütüphaneden bir kitabı çektim, açtım. Şu sözle karşılaştım:

"Sözün canı vardır."

(Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri- Abdülbaki Gölpınarlı)

Bir kez daha altı çizildi: ne söylediğine dikkat et...

Bazen şaka yollu söylediklerimiz ya da şikayetlerimiz ya da ümitsizlikle, endişeyle işlenmiş sözlerimiz de boşlukta dolanıyorsa, vay halimize...

Ve de henüz duyulmadığını düşündüğümüz sevgi sözleri de bir gün yerini bulabilir yani...

Sözlerimize dikkat etmenin önemini biliyor muyuz, biliyoruz... Mesele hatırlamak...

Farkındalık ışığını ağzımızdan çıkan sözlere ve de öncesindeki düşüncelere odaklamayı hatırladığımız nice anlar dileğiyle... Ve de şimdi başlamak ümit ve dileğiyle...


3 Ekim 2009 Cumartesi

Aşk İle...

Adana, Eylül 2009

Aşk'la dolup taştığımız, neye elimizi atarsak atalım, nereye bakarsak bakalım sevgiyi hissettiğimiz nice anlar dileğiyle...


AŞK NE’YLESİN SENİN İLE

İçin dışın kir, pas iken, aşk ne’ylesin senin ile?

Gönül gözün uyur iken, aşk ne’ylesin senin ile?

Aşıklara yoldaş olup, doğrulara yar olmadın,
Ölmeden önce ölmedin, aşk ne’ylesin senin ile?

Dünya gözün açık edip, gönül gözün kör eyledin.
Kararmış tümden yüreğin; aşk ne’ylesin senin ile?

Bize gerçek derviş gerek; doldu evren yargı ile.
Sabuk yargılar güdersen, aşk ne’ylesin senin ile?

Dervişlik sanma ki birden, yüzeysellik ile olur!
Sözde ise senin işin, aşk ne’ylesin senin ile?

Yunus Emre hoş dertlerle sürdüresin yaşantını
Doğru yola girmez isen, aşk ne’ylesin senin ile?

YUNUS EMRE

25 Eylül 2009 Cuma

Ayna Cilalanırken...

Günlerdir yollardayım yine...
Likya yolu yürüyüşü gibi değil ama insan hayatlarına ya da Türkiye'nin damarlarında bir yolculuk gibi...

İlk durağım Konya'ya indim, bilgisayarım çalışmaz oldu.
Tüm işim gücüm bilgisayarla, tüm bilgiler bilgisayarın içinde... Görüşmeler bilgisayara yazılacak...
Mucize kabilinden görüşme sırasında bilgisayar yazdı, görüşmeden çıktım, bilgisayar yine çalışmadı... Her planım dondu, kaldı... Bura dışındaki işler-güçler birikti, aksadı...

Bunun dışında herşey aktı gitti...

Şimdi yine çalışıyor bilgisayar ne zamana kadar bilemem, o yüzden hızla birkaç satır yazayım istedim... Yorumları okudum, yüreklerinize sağlık... İlk fırsatta bir iki satır yazacağım...

Kısmetime Mevlana'nın doğum haftasıymış bu hafta... Mistik Müzik Festivali var... İlk konseri izleyip, iliğimi, kemiğimi, ruhumu bir güzel besledim... Tataristan, İran, Azerbeycan, Anadolu, Rumeli, pek çok değişik yöreden ve yüzyıldan tasavvuf müziği örnekleri dinledik... Çok güzel, yüreği coşturan parçalar seçilmişti... O güzelliği, coşkulu enerjiyi tüm tanıdıklar, tanımadıklar da paylaşsın, diledik... Ulaştı mı bilmem...

Konseri beklerken, bir hanımla tanıştım... Malum laf lafı açtı, bir kitaptan söz etti. Bugün aldım kitabı. Kısadan bir göz gezdirdim, hoşuma gitti.

Hazır Mevlana'nın diyarındayım hala, gözüme çarpan Mesnevi'den bir soruyu paylaşayım:

"Her zahmete, her meşakkate kızar, kinlenirsen cilalanmadan nasıl ayna olacaksın?" (Mesnevi, 1/2980)

(Rumi ve Aşkın Terapi- Dr. Faik Özdengül, 2008, Kültür AŞ.)


Anladık mı? :))) Susayım şimdi ben...

Yürekten sevgiyle...

18 Eylül 2009 Cuma

Yola Işık Tutan Sözler: Vermek

Hiç bu kadar uzak kalmamıştım blogdan... Özlüyorum...

Yolumuza ışık tutması dileğiyle, Halil Cibran'dan bir şiir düştü kısmetimize bugün...

***
Sahip olduklarınızdan verdiğinizde,
çok az şey vermiş olursunuz;
gerçek veriş, kendinizden vermektir.

Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir
diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

Ve yarın,
kutsal şehre giden hacıları takip ederken,
kemiklerini, iz bırakmayan kumlara gömen
fazla uyanık bir köpeğe ne getirebilir?

Ve ihtiyaç korkusu da,
ihtiyaçtan başka bir şey değil midir?

Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak,
tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?

Çok fazla şeye sahip olup, çok az verenler,
bunu gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar,
ki bu da armağanlarını yararsız kılar.

Ve bazıları vardır ki,
çok az şeye sahiptirler
ve hepsini verirler.

Bunlar hayata ve
hayatın definesine inananlardır,
ve kasaları hiç boş kalmaz.

Bazıları sevinçle verirler,
bu sevinç onların ödülüdür.

Bazıları ise ıstırap içinde verirler
ve bu acı, onların kutsanmasıdır.

Ve bazıları vardır ki,
ne vermenin acısını hissederler,
ne sevinç ararlar,
ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;

Onlar, şu vadideki mersin ağacının
kokusunu salışı gibi verirler.

Böyle kişilerin ellerinde Tanrı dile gelir ve
onların gözlerinden Tanrı, dünyaya gülümser.

İstendiği zaman vermek güzel bir davranış olabilir;
fakat istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek
çok daha anlamlıdır.

Ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak,
veriş olayından daha fazla sevinç getirir.

Vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi?

Sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir.

Öyleyse şimdi verin ve vermenin hazzını
mirasçılarınız değil, siz yaşayın...

Çoğunlukla şöyle dersiniz:
'Vereceğim, ama hak edeni bulabilirsem.'

Ne koruluktaki meyve ağaçları böyle düşünür,
ne de çayırdaki sürüler.

Onlar, saklandığında çürüyecek olanı,
yaşayabilsin diye verirler.

Herhalde kendisine günler ve geceler
verilmesini hak eden bir kişi,
sizden gelebilecek şeyleri de hak eder.

Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan,
sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

Faydasından öte,
kabul etmenin gerektirdiği cesaretten
ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

Ve siz kim oluyorsunuz da,
onların göğüslerini yırtarak,
gururlarını korunmasızca ortaya seriyor,
sonra da onların değerlerini örtüsüz
ve gururlarını utanmasız
olarak değerlendiriyorsunuz?

Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve
verme olayında bir aracı olarak görün.

Çünkü gerçekte herşeyi veren hayattır
ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde,
sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

Ve siz alıcılar,
ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,
ne kendinize, ne de size verene
bir boyunduruk yüklememek için,
hiç bir minnet hissi taşımayın.

Bunun yerine,
armağanları kanat yaparak,
verenle beraber yükselin;

Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak,
annesi özgür yürekli dünya,
babası evren olan cömertlik olgusundan
şüphe etmek demektir...


Halil Cibran

2 Eylül 2009 Çarşamba

Sözler...



Sözler kalpten çıkarsa kalbe ulaşır;
ağızdan çıkarsa kulaktan öteye gitmez.
Arap atasözü



1 Eylül 2009 Salı

Birbirine Eşit İki Gün...



Dünkü yazıyı yazdıktan sonra aklıma Hz. Muhammed'in bir sözü geldi:


"İki günü birbirine eşit olan, ziyandadır."
Hz. Muhammed

Gün güne idrakimizin, şefkatimizin, sevgimizin artması dileğiyle...




31 Ağustos 2009 Pazartesi

Her Gün Ayrı Bir Hayat...

Herhalde yaşamımda son aylarda gittiğim kadar sık kütüphaneye hiç gitmemişimdir… Gittikçe de hoşuma gitmeye başladı kitapların arasında yüzmek…

Odaklandığım konunun dışında da pek çok kitapla haşır neşir oluyorum. Raflardaki kitaplara bakarken, ara ara bazıları göz kırpıyor, el sallıyor gibi oluyor. Çekip raftan, şöyle bir karıştırıyorum içlerini… Genellikle hoşuma giden bir paragrafla, bir cümleyle karşılaşıyorum…

Yine geçenlerde böyle bir kitaba göz gezdiriyordum ki, bir cümle parladı sayfadan:


“İnsan her günü ayrı bir hayat saymalıdır.”
Seneca

(Okuduğum yer: Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir, Dr. Lou Marinoff, Pegasus Yayınları, 2007)


Şimdiye kadar “güne son gününüzmüş gibi başlayın”, “bugün bundan sonraki yaşamınızın ilk günüymüş gibi başlayın” şeklinde rehberlikler okumuş, yaşamıma farklı açılardan bakmayı deneyimlemiştim.

Bu söz tam şu dönemde çok hoşuma gitti ve yaşamıma bir canlılık getirdi. Oyun gibi geldi bana:
* “Bunu (ertelemeye çalıştığımız işi, ihtilaflı konuyu) bir sonraki hayatıma aktarmak istiyor muyum?”
* “Gözümü açtığımdan kapatana kadar olan hayatımı nasıl geçirmek istiyorum?”
* “Bu hayatımda keyif var mıydı, yaptıklarımı yürekten yaptım mı, yoksa görev duygusu mu daha ağır basıyordu?”
* “Bu hayatımda gerçekten önemli bulduğum şeylere yöneldim mi?”
* “Bu hayatımın ana teması, konusu, odağı neydi?”
* “Bu hayatımda fark ettiğim en önemli şey neydi?”
* “Bugünkü hayatımı değiştirecek olsam, neyi değiştirirdim, neyi farklı yapardım?”

Bu söz bizi tamamlamaya ve değişime teşvik ediyor gibi…

Hani hep derler ya, ölmeden önce “hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti”, gece gözlerimizi kapatıp, başka bir gerçekliğe kendimizi bırakmadan, o günkü hayatımıza bir film şeridi gibi bakabiliriz. Bu bakış farkındalığımızı ve bilincimizi artırabilir. Ertesi gün yeni hayatımıza gözlerimizi açtığımızda farklı bir farkındalıkla olan’la etkileşime girebiliriz.

Anlamlı, sevgi ve bilgelik dolu nice hayatlar dileğiyle…