kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2009 Çarşamba

"İnsan Özgürlüklerinin Sonuncusu"

Yıllar önce Hindistan’da bizi evlere yerleştirdiklerinde, kaldığım iki aileden biri sosyal hizmet alanında profesör olan Mrs. Mehta ve ailesiydi. Güzel bağlantımız yıllarca mektuplarla sürdü. Mektuplarından birinde Mrs. Mehta hararetle bir kitabı tavsiye etmişti: “İnsanın Anlam Arayışı”- Victor Frankl.

Yıllarca alınacak kitaplar listelerine yazıldı durdu, sonunda geçenlerde aldım ve okudum kitabı, altını çize çize okuduğum bir kitap oldu. İçinden bazı bölümleri paylaşmak istiyorum ara ara. Victor Frankl bir Avusturyalı psikiyatrist. Varoluşçu terapinin önemli isimlerinden sayılıyor. II. Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarında bir süre geçirmiş, bu kitabının ilk bölümü orada yaşadıklarını içeriyor. İkinci bölümünde ise, kurucusu olduğu logoterapiye ilişkin bilgiler var. Rahat okunan, ufuk açan, görüş genişleten bir kitap bana göre.

Bugün parmaklarımdan kayan satırlar şunlar:

“Toplama kamplarında yaşayan bizler, o kamptan bu kampa koşan, ellerindeki son ekmek kırıntılarını vererek başkalarını teselli etmeye çalışan insanları anımsayabiliriz. Sayıları az olabilir, ama bu bile bir insandan bir şeyin dışında her şeyin alınabileceğini yeterince gösterir: İnsan özgürlüklerinin sonuncusu; yani belli koşullar altında insanın kendi tutumunu belirlemesi, kendi yolunu seçmesi.” (s. 81, Okuyanus Yayınları, İnsanın Anlam Arayışı, Viktor Frankl, 2009)

Yaşam beklemediğimiz anlarda, beklemediğimiz durumlar çıkarabiliyor karşımıza. Kimi zaman köşeye sıkışmış da hissedebiliyoruz, sanki özgür değilmişiz gibi.

Ancak Frankl bize, insanı insan yapan özgürlüklerden en önemlisini hatırlatıyor: Koşullar ne olursa olsun, kendi tutumumuzu belirleyebilmemiz, kendi yolumuzu seçebilmemiz.

Hep denir ya, olan’ı değiştiremeyebiliriz ama olan’a nasıl tepki verdiğimizi seçebiliriz. Her an seçim yapıyoruz ve gerçeği yaratıyoruz, şekillendiriyoruz bu tepkilerimizle. Yaşamımızın ve yaşamın gidişatını etkiliyoruz. Bu özgürlüğümüzün ve de sorumluluğumuzun bilincinde olmak ne kadar önemli… En zorlu koşullarda bile şefkatli kalabilmek, bütünün en yüksek iyiliğini hissedebilmeye kendini açmak...

Olan’a sevgiden, şefkatten, empatiden, bilgelikten gelen tepkiler verebilmemiz dileğiyle…

31 Temmuz 2009 Cuma

Endişeli Misiniz? Yola Işık Tutan Paragraf

Eckhart Tolle dizimizi bugün de bozmayalım. Bu kez de Şimdinin Gücü'nden rastgele bir sayfa açıyorum, sağdaki sayfa olsun diyorum ve... (Rahat okunabilmesi için paragrafları kendim oluşturdum, orijinali tek paragraf)


"Endişeli misiniz? Sık sık "eğer ... olursa, ne olur?" diye düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse siz, kendini gelecekteki hayali bir duruma projekte eden ve korku yaratan zihninizle özdeşleşmişsinizdir.

Sizin böyle bir durumla başa çıkmanızın hiç bir yolu yoktur, çünkü o mevcut değildir. O zihinsel bir hayalettir.

Siz sadece şimdiki an'ı kabul ve tasdik ederek bu sağlığı ve yaşamı kemiren deliliği durdurabilirsiniz. Soluk alıp verişinizin farkında olun. Havanın bedeninize girip çıkışını hissedin. İçsel enerji alanınızı hissedin.

Zihnin hayali projeksiyonlarının tersine, gerçek yaşamda başa çıkmanız gereken tüm şey
bu andır.

Kendinize gelecek yıl, yarın yada beş dakika sonra değil, şu anda hangi "soruna" sahip olduğunuzu sorun. Bu anda yolunda olmayan ne var?

Siz Şimdi ile daima başa çıkabilirsiniz, ama gelecekle asla başa çıkamazsınız, bunu yapmak zorunda da değilsiniz.

Ne önce, ne de sonra, ancak ona ihtiyacınız olduğu anda yanıt, güç, doğru eylem ya da kaynak ortaya çıkacaktır."
(Şimdi'nin Gücü, Eckhart Tolle, Akaşa Yayınları, 2004: 105)


An'da olan ile her daim başa çıktığımızı, tüm gücün, kaynağın, cevabın ihtiyacımız olan an'da ortaya çıktığını hatırlayabilmemiz, hep hatırlayabilmemiz dileğiyle... Ve unuttuğumuzda da dostların, yaşamın hatırlatmalarını duyabilmemiz dileğiyle...



30 Temmuz 2009 Perşembe

Şimdinin Gücü- Kitap

Şimdinin Gücü Uygulama Kitabı'ndan rastgele bir sayfa açtım:

"Kendinize şunu sorun:
Yaptığım şeyde sevinç, rahatlık ve hafiflik var mı? Eğer yoksa, zaman şimdiki anı örtüp karartıyor ve yaşam bir yük ya da bir mücadele olarak algılanıyor demektir.

Eğer yaptığınız şeyde bir sevinç, rahatlık ya da hafiflik yoksa, bu ille de yaptığınız şeyi değiştirmeniz gerektiği anlamına gelmez. Nasıl'ı değiştirmek yeterli olabilir. "Nasıl" daima "ne"den daha önemlidir. Elde etmek istediğiniz sonuçtan çok, bunu nasıl yaptığınıza daha fazla dikkat verip veremeyeceğinize bakın. En büyük dikkati yaşanan anın sunduğu şeye verin. Bu, olanı tamamen kabul ettiğiniz anlamına gelir, çünkü siz en büyük dikkati bir şeye verip de aynı zamanda ona direnemezsiniz.

Siz şimdiki anı onurlandırır onurlandırmaz, tüm mutsuzluk ve mücadele ortadan kalkar ve yaşam sevinç ve huzurla akmaya başlar. Şimdiki-anın farkındalığıyla davrandığınızda, yaptığınız her şey -en basit eylem bile- bir nitelik, özen ve sevgi duygusuyla dolu hale gelir
."
(Şimdinin Gücü Uygulama Kitabı, Eckhart Tolle, Akaşa, s. 36-37)


Olan'ı, nasıl'ı fark ettiğimiz nice anlar dileğiyle...


28 Temmuz 2009 Salı

Var Olmanın Gücü- Bir Kitap Daha...

Hani kafamızın içinde içselleştirdiğimiz kişiler vardır, bize bir şeyleri hatırlatırlar ya, benim de kafamın içinde küçük bir Seda var. Ne zaman bloga yazı yazamasam, sabahtan itibaren "Hale, yine girdim baktım, blogda yazı yok. Haydi ama. Son yazıyı, fotoğrafı ezberledik." cümleleriyle zihnimde konuşuyor. Çok severim arkadaşımı, onun da bir misyonu beni yazmaya teşvik etmek anlaşılan. Müteşekkirim, zira kimi zaman dışarıdan da disiplin, motivasyon gerekiyor. Bazen zihnimdeki küçük Seda'yı memnun etmek için, iki arada bir derede bir iki satır yazdığımda da, bizimki "Bugün biraz görev duygusuyla mı yazdın" diye telefon açıyor :))) Bu işleyiş içimi kıkırdatıyor... :)

Bugün sabahtan beri kitapların içinde, bilgisayarın başında geziniyorum. Değerdi, anlamdı, sosyal hizmetti, dolanıyorum. Arka fonda Seda :))

Durdum, "haydi" dedim. Okuduklarım içinden de paylaşabileceklerim olabilir ancak anlamlı bir bütün haline koyamayacağım şimdi. Yaz ayları belki kitap okumaya daha çok zaman ayırabildiğimiz aylar. Yine pek beğendiğim bir kitabı yazayım bugün. Daha önce yazdıysam kusura bakmayın.

Yıllar önce Kanada'dan Lale göndermişti "harika bir kitap, mutlaka okumalısın" diye. Gerçi kitabı elime almam zaman almıştı ama alınca da bırakamadan, hızla okumuştum.

A New Earth- Awakening to Life's Purpose-
Türkçesi: Var Olmanın Gücü- Yaşamının Amacını Uyandır
Eckhart Tolle (Şimdinin Gücü'nün yazarı)

Kitabın neyle ilgili olduğuna ilişkin hiç yazmayayım. Bir gün bir kitapçıya gittiğinizde, şöyle birkaç sayfasına bakın. İçinize uygun gelir, bir heyecan duyarsanız, tümünü okuyun. Çok temel rehberlikler var içinde. Bizim farkındalık çalışmalarıyla da çok örtüşüyor.
Bir küçük bölüm kitaptan:

"Yaşam sana bilincinin evrimi için en yararlı deneyimi verecektir.
Bu deneyimin senin ihtiyacın olan deneyim olduğunu nasıl bilirsin?
Çünkü şu anda içinde bulunduğun deneyim bu..."
(s.41- ingilizcesinde)

Bilincin evrimi...
İnsan potansiyelini geliştirmek...
Şu ana kadar bildiğimin ötesine geçmek...
Karanlıkta kalmış bir yere ışık götürmek...
Bilinmeyenin bir parçasını keşfetmek...
Macera...

Şu andaki deneyimin bana, sana, bize sunduğuna bakın...

Şu ana bir de böyle bakalım...

İçteki Seda memnun, ben memnun, Seda'cığımı ve sizi bilmiyorum. Yine kitaplara dönüyorum... :)))

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Bir Kitap Daha: Yolculuk

Validebağ Korusu, 2008

Bir süredir uzun yazılar yazamıyorum, hatta kimi zaman hiçbir yazı koyamıyorum, biliyorsunuz. Tahminim bu biraz daha böyle gidecek. Bir yorum katmadan yalnızca bir söz koymayı, kitap ismi yazmayı istemiyorum. Ancak belki de hiç yoktan böylesi daha iyi olacak... Uzun uzun yazabildiğim günlere kadar idare edelim, olur mu? :)

Son yazının yorumunda Duygu bir kitaptan söz etmiş, çok da iyi yapmış... Sağolasın Duygu'cum...

Kitap: Yolculuk (The Journey) Brandon Bays, Kuraldışı...

Bu kitabı birkaç sene önce Deniz'den (Dinçel) duymuştum. Hatta bizim evde kaldığı bir dönemde hızla okumuştum. Çok beğenmiştim. Hatta arkasındaki rehberlikle kendimize bu çalışmayı yapmıştık. Bire bir olmasa da, çalışmalarda bazı bölümlerini sıklıkla kullandığım bir yaklaşım. Çok işe yaradığını da gördüm hem kendimde, hem başkalarında...

Kitabı okuyalı bir zaman oldu, Türkçesi de yok bende henüz, o yüzden aklımda kalanı biraz paylaşayım. Bazen zor duygularla ne yapacağımızı bilmiyoruz, diken ne zaman nerede battı hatırlayamıyoruz ve de bedenimizde hastalıklar, ağrılar yaşıyoruz ya, işte Brandon bizim yakın olduğumuz bedensel farkındalık da dahil olmak üzere, çeşitli yaklaşımları birleştirerek hücrelerdeki anıyı bulup, şifalandırmaya yönelik bir teknik oluşturmuş. Kendi üzerinde deneyerek oluşturduğu için, uygulanışı oldukça sade ve basit. Kitabın arkasındaki rehberliği izlemek yeterli oluyor. İngilizce CDleri de var, kendi kendinize uygulamayı kolaylaştıran. Uygulamanın basit olmasına aldanmamak gerek, çok derinleşmek mümkün olabiliyor, kapsamlı şifalar gerçekleşebiliyor. Duyguların ifadesine, içgörüye, idrake, öğrenmeye, affetmeye, kendini tanımaya, yaşananların altındakileri görmeye yardımcı olabilecek bir uygulama... (Kitabı okuyanlar belki biraz ilave yaparlar, şimdi kitaba göz gezdirecek fırsatım olmadığından bu kadar yazmakla yetineyim, ortamı açmış olayım. Bu uygulamanın eğitimini de almış olan Deniz ekleme yaparsa, ayrıca pek güzel olur.)

Kısa yazabiliyorum dedim, ama bilgisayar başına oturunca, parmaklar işliyor :))

Gönlümüzde bütünün en yüksek iyiliğine olan her ne varsa gerçekleşmesi dileğiyle...





27 Haziran 2009 Cumartesi

An'ın İhtiyaçlarına Duyarlılık...

Dünkü hikayenin ikinci bölümüne gelirsek:

“Beş yıl sonra bir kez daha Boston-San Francisco arasındaki 33 sayılı uçuş için koltuğuma oturdum. Ellerinizdeki kitabın taslağını teslim tarihine yalnızca birkaç hafta kaldığı için yazmakla geçirebileceğim altı saati dört gözle bekliyordum. Yanımda oturan kadın çok rahatsız görünüyordu; koltuğunda kıpır kıpırdı, sohbet etmek istediği anlaşılıyordu. Geçenlerde düşerek kuyruksokumunu incittiğini, oturmanın ona acı verdiğini söyledi. Uçuş, sigara içmeden rahat edemeyeceği kadar uzun olacağı için endişeli olduğunu belirtti.

Yatışacağı, böylece kabalık etmemiş olarak yazmaya koyulabileceğim umuduyla sohbete biraz zaman ayırdım. Çalışmak istediğimi ima edecek şekilde kağıtlarımı karıştırdım. Bir konuyu tamamladığımız ve önüme dönmeye yeltendiğim her seferinde yeni bir konu açıyordu.

Öğle yemeği geldi, geçti. Yemek zamanı sohbetimizin benim ciddi bir şekilde yazmaya dönmemi sağlayacağını ummuştum, fakat bu olmadı. Saatler ilerledikçe tedirginliği ve nikotin yoksunluğu artıyordu.

Beni hata yapmaktan alıkoyan kendim değil, o oldu. İşlerimizden söz ederken meditasyon hocası olarak yaptıklarıma ilişkin bir dizi soru sordu: Kime eğitim veriyordum? Stresli insanlar öğrettiklerimin yararını görüyor muydu? Öğrenmesi zor muydu? O nasıl öğrenebilirdi? Bana, okuyabileceği kitapların, satın alabileceği kasetlerin, eğitim alacağı yerlerin isimlerini yazdırdı hevesle.

Sonunda anladım. “Size meditasyonu şimdi öğretmemi ister misiniz? Kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayabilir” dedim.

“Evet isterim” dedi, “Gerçekten çok isterim”

Yazmayı bir yana bıraktım. Ona bazı meditasyon talimatlarını anlattım. Bir süre sessizce oturdu. Sonra deneyimi hakkında konuştuk.

Kendisini rahatlamış hissettiğini söyledi. Biraz daha iyi hissetmesinin nasıl çok daha iyi hissetmesini sağladığından söz ettik; artık bu yolculukla başa çıkabileceğinden emindi. Zihnin acıyı alıp nasıl gerçekte olduğundan daha büyük görünecek şekilde şişirdiğinden bahsettik.

İyi vakit geçirdiğimi fark etmeye başlamıştım. Yanı başımda azap içinde oturan birini yok saymaya çalışırken, şefkatle yapılan diğergam işlerin hazzı ve elimize geçen her fırsatta sevecenlikle ilişki kurma konulu bir kitap yazmanın ne kadar gülünç olduğunu görmüştüm birden. Uçuşun son yarım saatinde uykuya daldı ve ben gerçekten iyi bir şeyler yazdım.” (“Şimdi ve Burada”- Sylvia Boorstein, Galata Yayınları, 2004, S. 51-52)

An'ın getirdikleriyle bilgelikle, sevgiyle, şefkatle dans edebilmemiz dileğiyle...



26 Mayıs 2009 Salı

"Yaşama Sadık Kalmak"

Bu yazıya altında oturduğum ağacın fotoğrafı yakışırdı ama makinemi almamışım yanıma. Başka bir güzelliği paylaşayım: Devedikeni (yanlış bilmiyorsam), Salihli, Mayıs 2009

Birkaç hafta önce Yasemin bir kitaptan söz etmişti, "İçimden geldi, sana göndereyim, oku" dedi. Çok şeker bir notla göndermiş kitabı. Ne zamandır yollardayım, ancak okumaya başladım. Harika bir hatırlatıcı kitap... Bazı bilgilerin zihinden kalbe inişi sürecinde sürekli kulağımıza fısıldanması, tekrar tekrar hatırlatılması, hatta arada kafamıza vurula vurula büyük puntolarla yazılması gerekiyor galiba... Yok birbirimizden farkımız, bu süreç içimi muzip kıkırdamalarla dolduruyor- "biraz kalın kafalı mıyız ne!" gibilerinden... :) Bir de yaşam vazgeçmiyor hiçbirimizden, ne zaman, hangi yolla öğrenirsek... Sevgili müşfik eğitmenimiz...


Kitabın adı: Chamalu.

Bugün için seçtiğim alıntı ise şöyle:


“Uyandığımızda ilk niyetlerimiz ve ilk etkinliklerimiz günün ana eğilimlerini çizver, perspektiflerini belirler, olayları yönlendirir. Hiçbir şey geridönüşlü olmadığından, eğilimleri değiştirip yeniden yönlendirmek güçtür. Günün ilk anlarına daha çok yoğunlaşmak gerekir; çünkü o anlarda günün geri kalan çizgilerini belirleriz, geceki birikimler bize yeni şafağı kotarana dek.” (s. 71-2)

“’Yaşamı sev ve ona sadık kal, ne olursa olsun.’
‘Yaşama sadık kalmak ne demektir?’
‘Yaşama bağlı kalmanın tek yolu mutlu olmaktır’ diye yanıtladım. ‘Sevinç bizim doğal halimizdir, doğru yerimizi bulmanın da ana belirtisi.’
‘Neyi seversen sev’ diye sürdürdüm, ‘nice önemsiz olursa olsun. Sevdiğini yoğunlukla sev, koşulsuz sev. İçinde taşıdığın aşk sana uyumu getirecektir.
Asıl olan, kötü anlarında sevmelisin. Sevecenlikten daha iyi bir koruyucu bulamazsın. Aşktan daha iyi yanıt yoktur. Aşksız yaşam benzinsiz otomobile benzer. Seven güçlü olur, her gün mucize olur onun yaşamında. (…) Her kişinin içinde ölçüsüzce seven bir varlık yaşar. Bu varlık serbest kalınca aşk kendiliğinden akarak ışıkla doldurur bizi.’” (46-48)

Chamalu- Yüreğin Yolu- And Şamanlarının Bilgelik Öğretisi (Özgün adı: The Shamanic Way of the Heart)

Luis Espinoza- Okyanus Yayınları, 1997


Çok yaşlı bir ağacın altında yazıyorum bu satırları. Aslında daha da yaşlı bir ağacı ziyaret edesim vardı ama bugünlere kısmet değilmiş. Bu ağacın da gövdesi o kadar kalın ki, iki kişi kavrayamaz, bir üçüncü lazım. Geniş bir gölgesi var. Sordum meşeymiş, yaprakları benim bildiğim meşe türlerinden farklı. Dallarının altında iyice 'yakıtla' dolduruyorum varlığımı. Bu nice an'lara tanık olmuş, bilge görünen ağacın altında bir dilek dilemek istiyorum hepimiz için:

İçimizdeki ölçüsüzce seven varlığın serbest kalması, tüm varlığımızı ışıkla doldurması dileğiyle...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Yeni...

Bu kelebeğin duruşuna bittim, bittim... Çizgi film Heidi'nin bulutlarda yatışı gibi... Kendini leylağın üzerine bırakmış... Yaşamın böyle keyfini çıkardığımız, an'a böyle kendimizi bıraktığımız, böyle güzellikler yaşadığımız nice anlar diliyorum... Bozdağ, Mayıs 2009


Dün gece okuduğum kitaptan bir alıntı paylaşmak istemiştim bugün. Ancak kitabı yanıma almayı unutmuşum. Son günlerde internet bağlantısını bulmak kolay değil. Hazır bir bağlantı bulmuşken, iki satır yazayım istedim. Bazılarınız son yazıyı göre göre "Yetti artık, sezgilerimize baktık, yaşama koyduk, sonra... " diye bir iç söyleşiye girmişsinizdir belki... :)


Bugün bilgisayarda dosyalardan birinde lazım olduğunda okunup, paylaşılmayı bekleyen bir alıntıyı paylaşmak istiyorum... Galiba daha önce İçimizdeki Kapıları Açmak kitabından bir bölüm paylaşmıştım... Her gün için başka bir rehberlik, ilham yazısı içeren bir kitap bu... İskoçya'daki kuruluş öyküsü çok ilginç olan Findhorn'un (bir spiritüel ve ekolojik merkez) kurucularından biri olan Eileen Caddy'nin bir kitabı... Birlikte okuyalım- geçmiş bir güne ait ama ne fark eder... Bugünmüş sırası...


19 ARALIK

"Bu yaşam, bir eylem yaşamıdır, bir değişim yaşamıdır. Atalete izin verme, çünkü sen atıl olduğun zaman durgun bir kısır döngünün içine kolayca girebilirsin. Senin kendi ruhsal deneyimini kendi başına yaşaman gerekiyor. Kendi yolunda kendi kişisel arayışını gerçekleştiriyor olman gerekiyor. Nerede değişim gerektiğine bak ve o değişimi oluşturabilmek için gereken eylemi gerçekleştir. Eğer değişim rahatsızlık veriyorsa bil ki, ne kadar çabuk gerçekleşirse o kadar kolay olur. Bir yara bandını hızla çekmek, yavaşça çekmekten daha az acı vericidir. O nedenle, ne yapılması gerekiyorsa, çok fazla düşünerek vakit kaybetmeden yap. Yeniye doğru o adımı tereddüt etmeden at ve sadece bil ki yenide, arkanda ve geçmişte bıraktığından çok daha harika şeyler olacak. Değişimle birlikte yaşam da gelir, dolu dolu ve muhteşem bir yaşam. Bu sana sunuluyor. Onu al ve onun icin sonsuz şükran duy."

İçimizdeki Kapıları Açmak / Eileen Caddy


Yeniye yüzümüzü döndüğümüz, adımlarımızı attığımız taptaze günler dileğiyle...

28 Nisan 2009 Salı

Farkındalığın Mucizesi

Ara ara buradaki yazılarda ismi geçen Thich Nhat Hanh, Vietnamlı. 1960 yılında Güney Vietnam’da Gençlik Sosyal Hizmet Okulu’nu kurmuş. Bu okuldan mezun olanlar, Vietnam Savaşı sırasında bombalanmış köyleri yeniden inşa etmeye, çocukları eğitmeye, sağlık ocakları ve tarım kooperatifleri kurmaya yardımcı olmuşlar. Çok zor koşullarda çalışıyorlarmış elbette. Sevgi ve anlayış ruhuyla çalışmaya devam etmek müthiş cesaret gerektiriyormuş. Thich Nhat Hahn Paris’te sürgündeyken, bu okulun yöneticilerinden birine uzun bir mektup yazmış. En zor koşulların tam orta yerindeyken bile dingin farkındalığı sürdürmenin, beslemenin yollarını anlatmış bu mektupta. Öfkenin ve cesaretsizliğin yenilgisine uğramadan nasıl çalışılabileceğinin ipuçlarını vermiş. Sonra bir kitap haline gelmiş bu uzun mektup: Farkındalığın Mucizesi- The Miracle of Mindfulness. (Türkçesi: Kuraldışı Yayınlarından basılmış.)

Orada burada bu kitaptan çeşitli alıntılarla karşılaşmıştım. Hatta kendinize bir farkındalık günü ayırın öğüdüne uyup, uzunca bir zaman haftada bir günü sessizlik günü yapmıştım. Kitabı ilk okuduğumda da yine yüreğimden kavradı beni. Sarstı, raya koydu, ilham ve şevk verdi.

Kimi zaman zor dönemlerden geçiyoruz, kendimiz bizzat zorluklar yaşamasak bile, ailemiz, dostlarımız, yaşadığımız ülke, dünya zorluklar yaşıyor ve hep birlikte sarsılıyoruz. Birbirimize destek olalım derken de bazen tükeniyoruz. İşte Thich Nhat Hanh tükenmememiz için, bu süreçte de kendi içsel yolculuğumuzu sürdürmemiz için, birkaç basit ama çok temel öneride bulunmuş. Kitabın bir bölümünü kendisinin sıklıkla uyguladığı egzersiz ve yaklaşımlara ayırmış. Geçenlerde bu bölümden bir egzersizi paylaştım burada. Bugün kitabın genelindeki önerilerden birkaçını özetlemek ve birlikte kendimize hatırlatmak istiyorum:

* Ne yapıyorsanız, ne düşünüyorsanız, ne hissediyorsanız, fark edin. Yani bulaşık yıkamak için bulaşık yıkayın. (Bakınız: Ekim 2007 tarihli Bulaşık Yıkarken, Olmak yazısı- alıntısı. Hararetle tavsiye ederim.)

* İyi dileklerde bulunun. Doc The’nin uygulamasını takip edebilirsiniz. Doc The sabah kalktığında: “Henüz uyandım, umarım her insan büyük farkındalığa erişir ve tam bir durulukla görür.” der. Ellerini yıkarken, “Ellerimi yıkarken, umarım her insan gerçeği karşılayacak temiz ellere sahip olur” der. Bunun gibi gün içinde her ne yapıyorsak, buna ilişkin iyi dileklerde bulunabiliriz. Böylece hem ne yaptığımızı, o anda olanı fark ederiz, hem de iyi dileklerle yüreğimizi genişletiriz.

* Farkındalık, kendimizi ustalaştırmamızı ve düzeltmemizi sağlayan bir mucizedir. Farkındalık, dağılmış zihnimizi ani bir aydınlanmayla geri çağırarak yaşamın her anını yaşamamız için onu yeniden bütünlüğe kavuşturan bir mucizedir. Her hareket farkındalık içinde yapılmalıdır. Her hareket bir ayin, bir törendir.

* Zihni sakinleştirmek için nefesinize odaklanabilirsiniz. (Çeşitli egzersizler vermiş)

* Ne kadar meşgul olursanız olun, mutlaka kendinize farkındalıkla dolu bir gün ayırın. (Ayrıntılı bir gün tarif etmiş)

* Meditasyon yapın. Neden meditasyon yapmalısınız? İlk önce her birimizin tam dinlenmeyi gerçekleştirmemiz gerektiği için. Gece uykusu bile tam bir dinlenme sağlamaz. Bir çakıl taşının çabasızca nehrin tabanına ulaşması gibi dinlenin. (Bunu çok güzel, detaylı tarif etmiş. Daha okurken, çakıl taşının usulca suda inişini bedenimde hissettim.) Meditasyonun tek amacı dinlenme değildir elbette. Eğer kendi zihninizi tanımak isterseniz, bunun tek bir yolu vardır: Onun hakkındaki her şeyi gözlemlemek.

* Nereye giderseniz, gidin, nerede oturursanız oturun, kutsal çağrıyı anımsayın: “Bütün varlıklara şefkatin gözleriyle bak.”

* Çevrenizdekiler ellerinden ne geliyorsa sonuna kadar yapmıyorlarsa, telaşlanmayın. Sadece kendinizi nasıl faydalı hale getireceğiniz konusunda telaşlanın. Kendi elinizden geleni yapmanız, çevrenizdekileri, onların ellerinden geleni yapmaları için uyarmanın en emin yoludur. Bir aileden eğer bir kişi farkındalık içinde yaşarsa, bütün aile bundan etkilenir.
(Farkındalığın Mucizesi, Thich Nhat Hanh, Kuraldışı, 2007)

Hepsiyle ilgili sayfalar dolusu yazılabilir. Ancak en iyisi yaşama geçirmek ve gözlemlemek, yani yaşama yazmak :)

27 Mart 2009 Cuma

Bir Ağaca Yakından Bakmak...

Şadan'a sevgilerle, Validebağ Korusu, 24.03.2009

Dün doğayla iletişimden, etkileşimden, bağlantıdan söz edince, aklıma bir kitap geldi. Findhorn yayınlarından: Connecting with Nature, John Stowe, 2003. Birkaç yıl önce okumuş ve bazı uygulama önerilerini yaşama geçirmiştim.

Rastgele kitabı açtım ve bir uygulama çıktı karşıma... Biraz uzun, özetleyerek tercüme yapacağım... Belki bu haftasonu -İstanbul'da hava güneşli olacağı söyleniyor- yeşillik alanlara gitmeye niyeti olan vardır...

Bir Ağaçla Derinden Bağlantı Kurmak:

a. Açık olun: Bir ya da daha fazla ağaçla birlikte olabileceğiniz rahat doğal bir yer bulun. Birkaç dakika sessizce oturun ve sakin, dingin hissedene kadar nefesinizi izleyin. Etrafınızı sakince izleyin.

Hazır hissettiğinizde, ağaçlara bakın. Dikkatinizi en çok çeken ağacı bulun. Bulunca, dikkatinizi bu ağaca odaklayın ve eğer içinizden gelirse, bu ağaca yaklaşın. İçinizde ağacın sizinle iletişim kurmak istemediğine ilişkin bir his oluşursa, başka bir ağacı seçin.

b. İlişki kurun: Ağacı gözlemleyin. Ağacın nasıl durduğuna bakın- diğer ağaçların arasında ve de o arazide nasıl duruyor. Topraktan nasıl çıktığına bakın, köklerinin onu nasıl desteklediğini düşünün. Güneş ışığına nasıl dönmüş olduğuna bakın. Yıllar içinde kaybetmiş olduğu dallara bakın, nerelerde berelenmiş olduğunu gözleyin.

Hiç bir organizma kendi başına yaşamaz. Bu ağacın üzerinde ya da çevresinde kimler yaşıyor? Kabuğunun üzerinde yosun var mı? Kabuğun üzerinde ya da yerde mantar var mı? Başka bitkiler bu ağacı destek olarak kullanıyor mu? Gövdenin üzerinde böcekler var mı? Örümcek ağı var mı, kuş yuvası var mı?

c. Derinleşin:
- Ağacın resmini çizebilirsiniz.
- Bu ağaç bir ses çıkarabilseydi, nasıl bir ses çıkarırdı? Bir şarkı söyleseydi, nasıl bir melodisi olurdu?
- Serbestçe konuşabilirsiniz- mümkünse yüksek sesle. "Bu ağaç bana... hissettiriyor" diye başlayıp, aklınıza geleni kontrol etmeden ifade edebilirsiniz.
- Bu ağaç bir insan olsaydı, sokakta bu insanı görseydiniz bu duruşuyla, nasıl bir görüntüsü olurdu? Ne giyerdi mesela? Hayatının nasıl olduğunu düşünürdünüz?
- Bu ağaçla konuşabildiğinizi hayal edebilirsiniz. Ağaca ne sorardınız? Ondan hem kendi hakkında, hem de doğa hakkında ne öğrenmek isterdiniz? Sorun ve cevapları hayal edin. Dikkatle dinleyin.

d. Tamamlama: İstediğiniz kadar zaman geçirdiğinizi hissettiğinizde, ağaca teşekkür edin. Dilerseniz, yaşadıklarınızı bir deftere not edebilirsiniz.

Eğer bu süreç hoşunuza gittiyse, başka bir zaman yine aynı ağaca gidip, bu uygulamayı tekrarlayabilirsiniz. Deneyiminizin değişip değişmediğine bakabilirsiniz böylece. (s.48)

18 Mart 2009 Çarşamba

Teoriden Uygulamaya...

Bugünkü çiçek Sema'dan. Nasıl taze bir çiçek bulmuşsa, gonca 10 günde yavaş yavaş açtı, şimdiyse iyice şenlendi... Teşekkürler Sema'cım...


Okumak, dinlemek ancak yaşama geçirdiğimiz kadar değerli…

Dün sözünü ettiğim kitapta (Işığı Arayanların Karanlık Yanı) pek çok egzersiz var. Kendim pek çoğunu yapmıştım zamanında. Bazı arkadaşlarım zorlanmışlardı, kimi de çok yararlanmıştı. Üçünü paylaşayım… Belki şevk verir, ilham verir, harekete vesile olur… Belki zorlanmış olanlar da bugünlerde tekrar baktıklarında kolaylıkla karşılaşırlar...

Işığı Arayanların Karanlık Yanı, Debbie Ford, Akaşa Yayınları:

"Alıştırma yapmazsanız, ne kadar onaylasanız da bunlar bir işe yaramaz" diyor Debbie Ford.

Hoşlanmadığım yanlarım listesi:

Hoşlanmadığınız tüm yanlarınızın bir listesini çıkarın ve onların içerdiği armağanları bulmaya çalışın. Her bir veçhenizin olumlu ve olumsuz değerini görebilir hale gelir gelmez, savunmacılığınızı da bırakıp bu yanlarınızın özgürce var olmalarına izin verebileceksiniz. (s.29)

Sorular:

Kendinize şu soruları sorabilirsiniz. Cevapları yazabilirsiniz:

Ben en çok neden korkuyorum?
Hayatımın hangi veçhelerinin değişmesi gerekiyor?
Bu çalışmayı yaparak ne elde etmek istiyorum?
Başkalarının benimle ilgili neyi keşfetmelerinden en çok korkuyorum?
Kendi hakkımda en çok neyi keşfetmekten korkuyorum?
Kendime söylemiş olduğum en büyük yalan nedir?
Başkasına söylemiş olduğum en büyük yalan nedir?
Yaşamımı dönüşüme uğratmak için gerekli çalışmayı yapmamı ne engelleyebilir? (s. 42)

Başkalarını gözlemleme ve verdiğim öğütler:

Bir hafta boyunca başka insanlar hakkındaki yargılarınızı gözlemleyin. Her ne zaman bir başka insanın davranışı sizi rahatsız ederse, o insanda sizi en çok rahatsız eden niteliği yazın. Size en yakın olan insanlarla –arkadaşlarınızla, ailenizle ve iş arkadaşlarınızla- ilgili her türlü kanınızı yazın.
Başka insanlara verdiğiniz öğütlerin bir listesini çıkarın. Başkalarına yaşamlarını daha iyi kılmak için ne yapmalarını söylüyorsunuz? (s. 75)

17 Mart 2009 Salı

Işığı Arayanların Karanlık Yanı

Kokusu geliyor mu oraya? Mis kokuyor sümbüller mis! Bahar coşturuyor insanı! 17.03.2009


Sevgili Nergis bir okuma listesi sormuştu bir süre önce. Kütüphaneye şöyle bir baktım. Ara ara kitaplardan alıntılar yapıyorum konu denk geldikçe. Ancak birkaç temel kitaba ilişkin ayrıca yazılar yazmanın uygun olacağını gördüm. Seçtiğim ilk kitap için yazıyı hazırlarken, kendim de tekrar göz gezdirdiğim için tazelendi, canlandı içimde. Nergis’e vesile olmasından dolayı teşekkürler.

Biraz uzun oldu ama bir fikir vermesi için önemli gördüm…

***

IŞIĞI ARAYANLARIN KARANLIK YANI
Debbie Ford
Akaşa Yayınları


Siz gerçekten iç huzuru istiyor musunuz? Eğer istiyorsanız, sizindir. Teslim olun. Kavgayı bırakın. Savunmayı bırakın. Öyleymiş gibi davranmayı bırakın. Yadsımayı bırakın. Kendinize yalan söylemeyi bırakın. Savunmalarınızı, duvarlarınızı, sizi kuşatan kafesi kabul ve itiraf edin. Mükemmel olmaya uğraşmayın, çünkü bizi bu duvarları inşa etmeye götüren şey bu mükemmellik arzusudur. (s. 214)

Gölge:

Gelişen ego idealimize –idealleştirilmiş ve aile ile toplum tarafından güçlendirilmiş benlik duygumuza- uymayan şey gölge haline gelir. Robert Bly gölgeyi, “ardımızdan sürüklediğimiz uzun çanta” olarak isimlendirir. “Yirmi yaşına dek, hayatımızı bu çantaya hangi yanlarımızı koyacağımıza karar vererek geçiririz ve yaşamımızın geriye kalan kısmını da onları tekrar dışarıya çıkarmaya çalışarak geçiririz.” (s. 15) Biz büyürken ailemiz ve arkadaşlarımız tarafından kabul edilemez olan her veçhemizi bu çantaya koyarız. (s. 32)

Gölge bizim saklamaya ya da yadsımaya çalışmış olduğumuz tüm yanlarımızı içerir. Karanlık yan; bilincimizin derinliklerine tıkıştırılmış, kendimizden ve diğerlerinden gizlenmiştir. Bu gizli yerden aldığımız mesaj açıktır: bende yanlış bir şey var. Ben uygun değilim. Ben sevilebilir değilim. Ben hak etmiyorum. Ben değerli değilim. (s. 21)

Nefret ettiğimiz, direndiğimiz, ya da sahiplenmediğimiz her veçhemiz kendi başına bir yaşama sahip olur ve değerlilik hissimizi yavaş yavaş zayıflatıp yok eder. Karanlık yanımızla yüz yüze geldiğimizde ilk içgüdümüz başımızı çevirip ona bakmayı reddetmek, ikincisi de onunla bizi rahat bırakması için pazarlık etmektir. Hoşlanmadığımız bu yanlarımızı hapsettiğimizde, bilmeden en değerli hazinelerimizi de mühürlemiş oluruz. Bu yanlarımızın var olmalarına izin vermemeyi seçerek, onları yüzeyin altında tutmak için muazzam miktarda psişik enerji harcamaya zorlanırız. (s.31) Bir an durup, kendinizden ve dünyadan bir şey gizlemenin ne kadar çok enerji gerektirdiğini düşünün. (s.84) Bir şey olmamaya çalıştığımızda içsel kaynaklarımızı tüketiriz. (s.113) Onları gizlemek için harcadığınız tüm o enerjiyi kendi gelişiminize ve en yüksek hedefinize erişme yolunda harcayabileceksiniz. Bizler sadece sırlarımız ölçüsünde hastayızdır. Bu sırlar bizim hakiki benliğimiz olmamızı olanaksız kılarlar. (s.84)

Biz maskemizin içsel benliğimizi gizlediğine inanırız, ama kendimizle ilgili tanımayı reddettiğimiz her şey başını kaldırıp kendisini en beklemediğimiz anda tanıtır. (s.33)

Birçoğumuz karanlıktan olduğu gibi ışıktan da korkarız. Birçoğumuz kendi içimize bakmaya korkarız ve korku bize o kadar kalın duvarlar ördürür ki artık gerçekte kim olduğumuz hatırlayamayız. (s.25)

Gunther Bernand: “Biz kim olduğumuzu unutmayı seçer ve sonra unutmuş olduğumuzu unuturuz.” (s.53)

Gölgenizi bastırırsanız, ışığınız da parlamaz:

Siz ışığınızı ortaya çıkarmak için karanlığa girmek zorundasınız. Biz herhangi bir hissi ya da dürtüyü bastırdığımızda, onun zıt kutbunu da bastırıyor oluruz. Eğer çirkinliğimizi yadsırsak, güzelliğimizi de azaltırız. Eğer korkumuzu yadsırsak, cesaretimizi de azaltırız. Eğer açgözlülüğümüzü yadsırsak, cömertliğimizi de azaltırız. (s.26)

Bill Spinoza “Olamadığınız şey sizin olmanıza izin vermeyecektir.” Eğer özgürleşmek istiyorsanız, önce olabilmeniz gerekir. Bu kendimizi yargılamaya son vermemiz gerektiği anlamına gelir. Dünya içsel benliğimizin bir aynasıdır. Biz kendimizi kabul edebildiğimizde ve bağışlayabildiğimizde otomatik olarak başkalarını da kabul eder ve bağışlarız. (s.26)

Jan Smith: “Sahiplenmediğin şey, senin sahibin olur.” (s.28)

Direndiğin şey varlığını ısrarla sürdürür. (s.29)

Eğer tüm potansiyelinizi tezahür ettirmek istiyorsanız, yadsıdığınız, gizlediğiniz ya da başkalarına projekte ettiğiniz yanlarınıza yeniden sahip çıkmak zorundasınız. (s.96)

Acılarım dünyanın ışığını gizler. (s.117)

Sözde hatalarınız aslında sizin hazinelerinizdir:

Tüm sözde hatalarınız kendinizle ilgili hoşlanmadığınız her şey sizin en değerli niteliklerinizdir. Onlar sadece aşırı büyütülmüştür. Müziğin sesi biraz fazla açılmıştır o kadar. Sadece bu sesi biraz kısın. Çok geçmeden siz –ve başka herkes- zayıflıklarınızı kuvvetleriniz olarak, olumsuz yanlarınızı olumlu yanlarınız olarak göreceksiniz. Onlar size karşı değil, sizin için çalışmaya hazır harikulade aletler haline gelecek. Yapmanız gereken tek şey bu kişilik özelliklerini o anda uygun olan ölçülerde kullanmayı öğrenmektir. Bu harikulade niteliklerinize ne kadar ihtiyaç olduğunu değerlendirin ve o ölçüden daha fazlasını sunmayın. (s.18)

Yapmam gereken tek şey bu davranışları farklı biçimde kullanmak. Onları bastırmak değil. Onları sahiplenmemek değil. Sadece onları farklı bir biçimde kullanmak. (s.18)

Mesele; hoşlanmadığımız yanlarımızdan kurtulmak değil, bu veçhelerin olumlu yanını bulup onu yaşamımızla bütünleştirmek. (s.29)

Her veçhemizin bir armağanı vardır. Her duygumuz ve her özelliğimiz aydınlanmaya, birliğe giden yolu görmemize yardımcı olur. Gölgemiz eksikliğimizi, nerede tam olmadığımızı işaret etmek için vardır. (s.39)

Jung: “İnsan ışık figürlerini imgeleyerek değil, karanlığı bilinçlendirerek aydınlanabilir.” (s.30)

***

Karanlığa farkındalığın ışığını tuttuğumuz nice an’lar dileği ve sessiz bir sevgiyle…

29 Ocak 2009 Perşembe

Bekçinin Sorusu

Fotoğraf: Nightcrawl, http://www.flickr.com/photos/nightcrawl/2275265234/


Yaşadığımız an'da etrafımıza baktığımızda kendi iç alemimize ilişkin pek çok yansıma bulmak mümkün... Hoşumuza gitse de, gitmese de... "Hayır, böyle bir tatsızlık, böyle bir düşüncesizlik, böyle bir hainlik benim içimde yok" diyebiliriz ve ancak kendimizi kandırırız ta ki yaşam bizi bu temaya bakmaya iyice mecbur bırakana kadar... Belki bizdeki parça karşımızda gördüğümüz kadar devasa değildir, ancak iyice bir kolaçan etmekte fayda var içimizi... Arkadaşlarımdan biri kendine küçük bir not defteri aldı, çevresinde gördüğü, içini huzursuz eden herşeyi not alıyor ve fırsat bulduğunda bunları iç dünyasında arındırmak için çalışıyor...

Christina Feldman bilindik bir hikaye ile bu durumu anlatıyor kitaplarından birinde:

"Kendi kişisel hikayemizin kökleri evrensel hikayenin içindedir, fakat ayrı ayrı hepimiz bunu deneyimlemenin farklı yollarını hikayemize katarız. Her an'a geçmiş anılarımızı, umutlarımızı, korkularımızı ve tercihlerimizi getiririz, ve dünya da zihnimiz ne haldeyse bunu aynen bize yansıtır.

Bir seyyah yeni bir şehrin kapısına gelmiş ve kapıdaki bekçiye, "Burada nasıl insanlar yaşıyor?" diye sormuş. Bekçi soruyu başka bir soruyla yanıtlamış, "Senin geldiğin yerde nasıl insanlar yaşardı?" Seyyah, "Çoğu geçimsiz, huysuz, açgözlü ve bencillerdi." demiş. Bekçi yanıtlamış, "Buradaki insanları da aynı bulacağını tahmin ederim." Bir süre sonra, başka bir seyyah bekçiyle karşılaşmış ve aynı soruyu sormuş. Bekçi yine soruyla yanıtlamış, "Son ziyaret ettiğin şehirde yaşayanları nasıl buldun?" Seyyah heyecanla, "Çok sıcak ve misafirperverlerdi, gerçekten çok iyi bir gruptu." Bekçi cevap vermiş, "Buradaki insanları da aynı bulacağını tahmin ederim."

Buda derki, "Gözlerimizde karışıklık tozları taşıyoruz." (We carry in our eyes the dust of entanglement. Bu karışıklık geçmişe ilişkin öfke, korku, kalıplardan gelmektedir ki bunlar şimdiki an'daki görüşümüzü bulandırmakta, çarpıtmaktadır."

( Christina Feldman, Buddhist Practice for Everyday Life, s. 7-8)

Belki bizim de içimizdeki bekçi bize sorar:

Senin bulunduğun yerde nasıl insanlar yaşıyor?


23 Ocak 2009 Cuma

Yaşamıma Çizdiklerim

Christine Eaves, http://www.flickr.com/photos/10202475@N02/1809864758/


Günlerdir zihnimde bir cümle:

"Yaşamındaki her insan ve bütün olaylar sen oraya çizdiğin için oradadırlar."

Richard Bach'ın Mavi Tüy kitabından. Lise sondaydım ilk okuduğumda. Sınıf arkadaşım Nilüfer Kozikoğlu tanıtmıştı kitabı bize, sağolsun. Zihnimi yoğuran, sarsan, 'emin misin?' diye sorgulatan kitaplardan biriydi. Gençlik döneminde ne talih bu kitapla karşılaşmak. Beni nasıl etkilemişse, yıllar sonra bile zihnimde ansızın kitaptan bir cümle yankılanıyor.

Kaç gündür zihnimde bu cümleyle dolaşınca, kitabı kütüphaneden çıkardım yine. Sayfaları sararmış. İlk sayfasına "yıllar sonra tekrar almak durumunda kalıyorum bu kitabı- 1990" diye not düşmüşüm. Anlaşılan biri almış, iade etmemiş. Dilerim kim idiyse bu kişi, onun da yaşamını zenginleştirmiştir bu kitap.

Sayfaları rastgele çevirdikçe, müthiş bir bilgelikle karşılaşıyorum yeniden ve bambaşka algılıyorum. Ve içten içe biliyorum ki, daha da başka algılayabileceğim zamanlar olacak...

"Esas günah, Olan'ı sınırlamaktır." (s.98)

"Bir bulut neden belli bir yönde ve belli bir hızda uçtuğunu bilmez,
Bir itki duyumsar... şimdi gidilecek yer burasıdır- diye.
Ama gökyüzü bütün bulutların arkasındaki nedenleri ve desenleri bilir. Ve kendini yeterince havalandırıp ufukların ötesini görebildiğinde, sen de bileceksin." (s.91-92)

"Öğrenmek zaten bildiğini ortaya çıkarmaktır.
Yapmak, bildiğini göstermektir.
Öğretmek, diğerlerine senin kadar iyi bildiklerini anımsatmaktır.
Siz hepiniz öğrenenler, yapanlar, öğretenlersiniz." (s. 57)

Bu kitabı tekrar okuyayım, içimi coşku kapladı yine...

Tüy gibi hafif bir haftasonu diliyorum... :)

21 Ocak 2009 Çarşamba

İlgi Alanı - Etki Alanı

Geçenlerde çeşitli vesilelerle yaşamdan gelen “Nerede tıkandığımı bilmiyorum.”, “Çözümü göremiyorum.”, “Yaşamım tıkanıp kaldı” hallerinde acaba hakikaten de görüşün açık olmadığı yerlere mi bakıyoruz diye merak ettim. Belki ışığı tuttuğumuz yerde görülecek bir şey yok, dolayısıyla da görmüyoruz. Ya da şu an görüş kapasitemizin çok ötesini görmeye çalışıyoruz. Bu fikir pek ilginç gelmişken, daha önce okumaya başladığım ama bitirmediğim bir kitabı tekrar okumaya başladım: Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı (Stephen Covey, Varlık Yayınları/Özel Dizi, 2003) Çoğunuz okumuştur herhalde, çevremde pek okumayan yoktu ilk elime aldığımda, pek bayıldıkları bir kitaptı. Geriden geliyorum :)

Kitapta bildiklerimizin farklı ifadeleriyle birlikte (ki gerçeğe yaklaştıran bilgileri defalarca duymak bana her zaman iyi geliyor), yaşamımda denemek istediğim birkaç da pratik bilgi buldum.

Işığı nereye tuttuğumuz dikkatimi çekince ve merakla bu konuya odaklanınca, bu kitapta okuduğum bir bölüm ufkumu açtı. Kitapta yazılanları biraz genişletip, esnetince, bu konuyla örtüşür hale geldi.

Stephen Covey, zaman ve enerjimizin odak noktasına bakmamızı öneriyor. Hepimizin bir ilgi alanı, bir de etki alanı olduğunu söylüyor. İlgi alanımıza ilgimizi çeken, önem verdiğimiz konular giriyor. Etki alanımıza da bir şeyler yapabildiğimiz, etki yaratabildiklerimiz giriyor. Eğer zamanımızı ve enerjimizi tamamen ilgi alanımıza odaklarsak, etki yapamadığımız için bir süre sonra yenilmişlik duygusuyla dolabiliyoruz. Bu olumsuz enerjiyle, kişilerin bir şeyler yapabilecekleri alanları ihmal etmeleri birleşince, etki alanı da küçülebiliyor.
Oysa etki alanımıza enerji ve zaman verirsek, bir şeyler yapabileceğimiz işlerin üzerinde çalışırsak, küçük adımlarla da olsa, zamanla etki alanımızı genişletebiliriz,
diyor Covey bu bölümde özetle.

Temel anlayış böyle. Bu anlatım tarzı bana çok anlamlı geldi. Bir konuda tıkandığımızda, acaba o an yapabileceğimiz/etki alanımız içinde olan bir adım atmak bizi o tıkanıklıktan çıkarabilir mi? Bazen çok ötelere bakıyoruz, o anki bilincimizin, deneyimimizin, becerimizin çok ötesini görmeye çalışıyoruz. Ve göremiyoruz, sonra da üzülüyoruz, hayalkırıklığına uğruyoruz. Bazen de baktığımız yere onlarca defa tekrar tekrar bakıyoruz. Böyle durumlarda zihnimizde kırmızı bayrak sallayan bir adam olsa keşke ve “Yok kardeşim burada bir şey, başka yöne baksana” diye kendimize getirse bizi…

Bunları yazarken, kendimizi sınırlamaktan ya da sınırlı kabul etmekten söz etmiyorum. Tam tersine. Ancak o an’ın gerçeği ile dans edebilmek için, etki alanımızı fark etmenin de çok önemli olduğunu görüyorum gittikçe. Etki alanımız biz üzerinde çalıştıkça, gittikçe büyüyor Covey’in de söylediği gibi. Aslında çok temel bir anlayışı hatırlatıyor bize, ancak sık sık unutuyor muyuz ne :))

'Gerçeği farklı söyleyenlerden biri' olan Covey de, kendimizle çalışmanın altını kalın ispirtoluyla çizmiş. Diyor ki, “Evlilik konusunda bir sorunum varsa, durmadan karımın hatalarından söz etmek bana aslında ne kazandırır? Sorumlu olmadığımı söyleyerek, kendimi güçsüz bir kurban durumuna düşürürüm; olumsuz bir konumda sıkışıp kalırım. Ayrıca karımı etkileme yeteneğim de azalır: dırdırcılığım, suçlamalarım, eleştirici tavırlarım, onun kendi zayıflığının doğrulandığını hissetmesine yol açar yalnızca. Eleştirici tavrım, düzeltmek istediğim davranışlardan çok daha kötüdür. Durumu olumlu biçimde etkileme yeteneğim azalır ve tükenir.
Durumumu düzeltmeyi gerçekten istiyorsam, denetimim altında olan o tek şeyin –yani kendimin- üzerinde çalışabilirim. Karımı hizaya getirmekten vazgeçip kendi zayıflıklarımla ilgilenirim.” (S.90)

Bu hali son zamanlarda İsrail- Filistin meselesinde çok yoğun yaşadım. Dünyasal düzeyde büyük çapta etki alanımın ötesinde bir meseleydi benim için. Ancak yine de etki alanım vardı: oturdum kendi üzerimde çalıştım, hiç olmazsa kendi şiddet yükümün ortak bilinç alanımızda sevgiye dönüşmesi niyetindeydim. Belki ileride bu tür meselelerde etki alanım daha genişler, daha başka şeyler de yaparım. O an görebildiğim o kadardı. Pek de güzel bir sözü var Covey’in; yazıyı onunla bitireyim: “Bir embriyon kadar küçük olan özgürlüklerini her gün kullanan kişiler, bu özgürlüklerini yavaş yavaş büyütürler.”

24 Aralık 2008 Çarşamba

Yaşanacak Bir Saat- Krişnamurti

Memleket meseleleri, dünya meselelerinden sonra, gelelim yine kendi yaşamımıza... Yeni yıl geliyor malum. Bazılarımız yeni yıl öncesi bir geçmiş ve durum değerlendirmesi yapmayı seviyor.
Gerçekten yaşamda önem verdiklerime mi odaklanıyorum, yoksa yaşamın/ çevremdekilerin gündemini mi izliyorum? Kendi merkezimde miyim, yoksa başkalarının yörüngesinde miyim? Yaşamımı değerlerime uygun yaşayabiliyor muyum? Geçen yıl nasıldı, şimdi nasıl değişiklikler yapmalıyım? Çözümlemediğim duygu/ ilişki bıraktım mı arkamda? Ya tamamlamadığım iş/ çatışma? Almadığım kararlar var mı? Dilemediğim özürler? Etmediğim teşekkürler?

Bu konuda Krishnamurti'nin de söyleyecek sözü var:

"Yaşanacak Sadece Bir Saat Varsa

Eğer yaşanacak bir saatiniz olsaydı, ne yapardınız? İlişkiler, vasiyet gibi dış dünyaya ilişkin yapılması gerekenleri düzenlemez miydiniz? Ailenizi ve arkadaşlarınızı bir araya toplar ve onlara vermiş olabileceğiniz hasarlar için onlardan sizi affetmelerini istemez miydiniz ve onları size vermiş olabilecekleri hasarlardan dolayı affetmez miydiniz? Zihnin her şeyine, arzularına ve dünyaya tamamen ölmez miydiniz? Ve eğer bu bir saat için yapılabiliyorsa, o zaman geriye kalan günler ve yıllar için de yapılabilir… Deneyin ve görün."

(Çeviriyi aşağıdaki paragraftan yaptım. Ancak bu metinlerin olduğu kitap Türkçe'de var: Yaşam Kitabı, Sistem Yayınları)

"Only One Hour to Live

If you had only one hour to live, what would you do? Would you not arrange what is necessary outwardly, your affairs, your will, and so on? Would you not call your family and friends together and ask their forgiveness for the harm that you might have done to them, and forgive them for whatever harm they might have done to you? Would you not die completely to the things of the mind, to desires and to the world? And if it can be done for an hour, then it can also be done for the days and years that may remain...Try it and you will find out."

The Book of Life - November 9
http://www.jkrishnamurti.org/

26 Kasım 2008 Çarşamba

İyi Anlaşılmış Şey Kendini Tekrarlamaz

Bu mevsimin son yapraklarından, Açık Ofis, Kasım 2008


Tarih tekerrürden ibarettir, derler... Dersler alınmaz, bilinç yükselmez, koşullar aynı kalırsa, elbette... Bu durum kişisel tarihimiz için de, ortak tarihimiz için de geçerli... Yaşamımızda hep aynı temalı olaylar olmaktaysa, burada neyi görmüyorum diye daha yakından bakmakta yarar var. Belki farklı bir açıdan bakmak karanlıkta kalan yerleri görmekte yardımcı olabilir. Aynı hal toplumsal tarihimiz için de geçerli gibi geliyor bana. Tarihe bakınca, pek çok tekrar var gibi görünüyor. Bu tekrarlanan olaylarda görülecek ne var diye bakmakta hem kendimiz, hem toplum için yarar olabilir... Hangi güncel haber dikkatimizi çekiyorsa, bir de bu gözle bakalım, "burada görülecek başka ne var?".


Bugün ilham olsun diye yine Krişnamurti'den bir paragraf okuyalım...



"İyice anlaşılmış/idrak edilmiş şey kendini tekrarlamaz

Kendine yönelik farkındalık halinde günah çıkarmaya gerek yoktur, çünkü iç farkındalık her şeyin olduğu gibi, çarpıtılmadan yansıdığı bir ayna oluşturur. Her düşünce, duygu bu farkındalık ekranına gözlemlenmek, araştırılmak ve anlaşılmak üzere -deyim yerindeyse- koyulur; ancak bu anlayış/idrak akışı; ortada suçlama ya da kabullenme, yargılama ya da özdeşleşme varsa, tıkanır.

Bu ekrana ne kadar çok bakılır ve anlaşılırsa –ki görev olarak ya da mecbur kılınmış bir uygulama olarak değil de, acı ve sıkıntının doğurduğu bir ilginin getirdiği disiplin ile bakılırsa-, farkındalık da o kadar yoğun olur ve bu da yüksek bir idrak/ anlayış getirir.

Bir şey yavaş hareket ediyorsa, onu takip edebilirsiniz; eğer bir makinenin hareketleri izlenmek isteniyorsa, bunu yavaşlatmak gerekir. Benzer olarak, düşünceler-duygular; ancak zihnin yavaş hareket kabiliyeti varsa, araştırılabilir ve anlaşılabilir; ancak bir kere bu kabiliyet uyandırıldığında, zihin yüksek bir hızla hareket edebilir ve zihin ziyadesiyle sakinleşir. Hızla döndüğünde pervane tek parça bir metal levha gibi görünür. Bizim zorluğumuz zihni her bir düşünce-duyguyu takip edebilecek ve anlayabilecek kadar yavaş hareket ettirmektir. Derinden ve iyice anlaşılmış/ idrak edilmiş bir şey kendini tekrarlamaz."

Yaşam Kitabı- 21 Haziran
(Bu kitap Sistem Yayınları tarafından Türkçe yayınlanmış durumda. Ancak bu çeviriyi kendim yapmayı tercih ettim bugün.)


=== JKrishnamurti.org - Daily Quote ===

What Is Thoroughly Understood Will Not Repeat Itself

In self-awareness there is no need for confession, for self-awareness creates the mirror in which all things are reflected without distortion. Every thought-feeling is thrown, as it were, on the screen of awareness to be observed, studied and understood; but this flow of understanding is blocked when there is condemnation or acceptance, judgment or identification. The more the screen is watched and understood—not as a duty or enforced practice, but because pain and sorrow have created the insatiable interest that brings its own discipline—the greater the intensity of awareness, and this in turn brings heightened understanding.

...You can follow a thing if it moves slowly; a rapid machine must be made to slow down if one is to study its movements. Similarly, thoughts-feelings can be studied and understood only if the mind is capable of proceeding slowly; but once it has awakened this capacity, it can move at a high velocity, which makes it extremely calm. When revolving at high speed the several blades of a fan appear to be a solid sheet of metal. Our difficulty is to make the mind revolve slowly so that each thought-feeling can be followed and understood. What is deeply and thoroughly understood will not repeat itself.

The Book of Life - June 21

25 Kasım 2008 Salı

Geçmişten Öğrenmek

Fotoğraf: Bu yazının yazıldığı açık ofiste kafamı kaldırdığımda gördüğüm karelerden biri, Kasım 2008


Farkındalık Işığını Geçmiş üzerinden Güne Tutmak


Geçen gün bir arkadaşımı iş yerinde ziyarete gitmiştim. Malum bugünlerde odağımı tuttuğum memleket, dünya meselelerinden konuşurken, odaya aynı yerde çalışan öğretim üyesi bir arkadaşı girdi. Sohbete katıldı. Bir yerde, “Son aylarda tarihe merak sardım” dedim. Bana maalesef şimdi kimin söylediğini hatırlayamadığım birinin bir sözünü aktardı: “Gelecekten ümit kesildiğinde, tarihe döner insanlar”. Kısaca içimi yokladım, gelecekten ümit kesmişliğim hiç yok- en azından bilincinde olduğum kadarıyla. Tam tersine açıklanamaz bir neşe var en derinlerde. Olan biteni izlerken, kimi zaman kaygı, üzüntü duymuyor muyum? Olmaz mı, elbette. Ancak bu kaygının, üzüntünün beni yeni farkındalıklara, idraklere götürmesi için, beraber oturuyorum bu duygularla…

Sanırım benim için gelecekten ümit kestiğimde değil ama bir sonraki adımı göremediğimde ya da başka bir deyişle bir sis içinde oturduğumda geçmişe bakmak ihtiyacı doğuyor. Okuyanlar hatırlar, yıllar önce kendi kişisel tarihimi de gözden geçirmiş, tekrarlanan kalıpları, düğümleri görmüştüm. Belli bir mesafeden bakınca, olay zamanında gözümün önüne inmiş perdeleri fark etmiş, gerçeğe uygun olmayan algılarımı görmüş, nice idrakler yaşamıştım.

Birkaç aydır bunu Türkiye tarihi için de yapmak geldi içimden. Tarih okumaya başladım. Liseden sonra, üniversitedeki inkılap tarihi dersini ve konuya özel tarih derslerini saymazsam, hiç tarih okumamışım. Önce bir arkadaşım dünyanın yakın tarihine ilişkin politika ağırlıklı bir kitap verdi, çok hızlı okudum. Sonra bir gün kitapçıda başka bir kitap ararken, gözüme bir kitap takıldı: Kısa Türkiye Tarihi. Yazarı Sina Akşin. (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. Basım, Fiyatı da makul) Ne kadar uzak bırakmışım kendimi bu alana ki, yazarın ismini duymuştum ama hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Gerçeklere uygun yazan biri mi, değil mi, hiç fikrim yok. Kitaba tekrar baktım, sanki kitabın üzerinde yanıp sönen ışıklar var, “Al beni, pişman olmazsın.” diyor. Sezgilerime güvenip, aldım kitabı. Hakikaten de, aynen öyle çıktı, çok uygun bir ilk kitap- bana göre. Çok rahat okunan, hatta günlük dille yazılmış, yaşamda çok sık kullanılan bazı terimlerin bile açıklamasını yapan, benim gibi tarih okumayan bir kişiye bile keyifle, merakla kendini okutan bir kitap. En hoşuma giden özelliği de yazarın tartışmalı konularda kendi fikrinin sorumluluğunu üstlenerek yazması.

Ortaokulda, lisede aklımda tutmak için zorlandığım, neredeyse hiçbir şey anlamadığım o anlaşmalar, anlaşmaların maddeleri kitabı okudukça, nasıl da kolay, anlaşılır geldi. Çok şaşırdım. Kitap 1800'lerin başındaki Osmanlı'dan başlıyor, 2002 yılına kadar çok özet bir Türkiye bakışı yapıyor. Benim için güzel bir temel oldu. Türkiye’nin tekrarlanan kalıplarını görmeye çalıştım. Birçok olayın aslında nasıl pek çok koşulun bir araya gelmesinden oluştuğunu biraz daha gördüm. Şimdi yaşananların mekanizmalarını az biraz daha gördüğümü düşünüyorum, ancak büyük resmi görmek ne mümkün! Ve okudukça, iç dünyamızda neler yaşıyorsak, ülkenin de benzer durumları yaşadığını düşündüm. Bir örnek: tekrar tekrar muhalefetteyken, eleştirdiklerinin daha beterini iktidara gelince yaptıklarını gördüm geçmişe bakınca. Aynı biz. Başkasında görünce, yargıların biri bin para, oysa farkında değiliz ki, kendimizde de aynısı var. Gerçek muhalefet bilgelikten, şefkatten gelen olabilir ancak, hatta buna muhalefet bile denemez herhalde. Empatiyle yoğrulmuş bir farkındalık tetikleyicisi…

Tarih okumalarımın zamanlaması da güzel oldu. Mustafa filmi ile ortalık hop kalktı, hop oturdu. Seyreden, seyretmeyen, bilen bilmeyen bir şeyler söyledi. Merakımı uyanık tuttular. Memleketteki çeşitli hareketler de tarihin tekerrürünü anımsattı. Bilincimiz yükselene kadar da olmaya devam edecekler herhalde.

Evvelki gece Habertürk’te Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında İlber Ortaylı ile Murat Bardakçı konuktu. Daldan dala pek çok konuda konuşuldu. Gece geç oturmalarına pek dayanamadığım halde, iki buçuğa kadar gözümü kırpmadım. Merak içinde izledim. Programdan bende kalan şu oldu: Emin miyim?

Bildiğimi düşündüğüm bazı konularda gerçeğin hiç de öyle olmadığını duyunca, kimi yerde kulaklarım düştü. Bildiklerime, duyduklarıma, düşündüklerime, görüşlerime pek de öyle sıkı sıkıya tutunmanın manasızlığını bir kere daha gördüm. Görüşlerimizi dayandırdığımız kimi ikinci/hatta kaçıncı el bilgi hiç de gerçek olmayabilir. Dolayısıyla gerçek olmayan bilgi rayında ne kadar ilerlediğimizin pek de önemi kalmıyor. Tarih söz konusu olduğunda hangi bilginin gerçeğe uygun olduğundan emin olmamıza pek de imkan yok. Ancak sezgilerimizi dinleyebiliriz ve izlemeye, değişik kaynaklardan okumaya devam edebiliriz ve tüm bilgileri askıda tutabiliriz. Görüşlerimizi de esnek tutabiliriz. Kutuplaşma; hep katılıktan, görüşlere tutunmaktan olmuyor mu?

Tarih okudukça, tekrarlanan kalıpları, düğümleri, hüküm süren enerjileri, ortak bilince yüklenenleri görmek mümkün olabiliyor. Boyutu büyük olduğu için, bunları görmek çok daha kolay. Dev bir ayna gibi. Bu süreç; durup kendimize bakmamıza, farkındalığımızı artırmamıza yardımcı olabiliyor. Ortak bilince bakıp, ortak bilinçten bireysel bilincimize geçmiş enerjileri fark etmek mümkün. Bu yolla, bunlarla özdeşleşmemek de daha kolay olabilir, "hımm, bu gerçek doğam değil, bu ortak bilinçten yapışmış üzerime" gibi. (Böyle yazıyorum da, elbette nihai olarak bir-lik içindeyiz.)

Bireysel farkındalığımızın, dönüşümümüzün belki ortak bilinç dönüşümünü gerçekleştirmeye büyük etkisi olmayabilir, ancak hiç olmazsa yumağı daha çok karıştırmıyoruz, çilenin önümüzdeki kısmını açıyoruz, yünü kullanılabilir kılıyoruz. Zihnimiz özgürleştiğinde, toplum için doğrudan katkıda bulunabileceklerimizi görebiliyorsak da ne mutlu...

Tarih okudukça, karşılıklı etkileşimi de daha çok görür oldum. Büyük düzenin işleyişini anlamak zihnim için imkânsız, ancak içte bir yerde kelimelerle ifade edemeyeceğim bir şey hissediyorum ve bu bana neşe veriyor.

Olan biteni izlemenin yanında, geçmişten "ders almak- bilincimizi yükseltmek" için farkındalığımızı tarihe yöneltmek de yararlı geliyor bugünlerde bana... Ne dersiniz?


Önümüzdeki günlerde: Tarihte gördüğüm bazı hüküm süren enerjiler üzerine gözlemlerimi paylaşma niyetindeyim.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Yola Işık Tutan Sözler: Işığını Büyüt

Bugün Findhorn'un üç temel taşından biri olan Eileen Caddy'nin "İçimizdeki Kapıları Açmak- Opening Doors Within" (Epsilon Yayınları, tercüme İpek Cihan Bilgin, editör Füsun Sanaç) kitabından 12 Kasım'a denk düşen paragrafı paylaşmak istiyorum:

"Ruhsal yaşamında yolunun çok uzun olduğu duygusuyla vakit kaybetme. Bunun yerine, katettiğin yolu farkedip güçlü ve cesaretli ol ve bunun için sonsuz şükran duy. Şükran duyman gereken ne kadar çok şeyin olduğunun farkına var. Kendini güzel düşünceler, güzel olaylar ve güzel insanlarla sarmala. Her şeyde ve herkeste gerçeğin ışığının parıldadığını gör. İçindeki ışığın özünden yayılıp pırıl pırıl parlamasına izin ver. Bil ki o ışığı hiç bir şey söndüremez, senin içindeki olumsuzluktan başka. Bu yüzden her zaman olumlu ol. Daima ışığın yolunu seç; karanlığı göz ardı et ve ona güç verme. Dünya’da ruhsal açlık büyüdükçe, ışığa da daha fazla ihtiyaç var, o yüzden ışığını büyüt ve parlat. Işık ol ve bırak ışık senden yayılsın; karanlığı uzaklaştırsın. Sevgi ol ve bırak sevgi senden özgürce aksin; dünyadaki o muazzam ihtiyacı karşılasın."

14 Kasım 2008 Cuma

Yola Işık Tutan Sözler: Yaşamın Amacı


Bugünlerde Krishnamurti sözleriyle çok güzel bir eşzamanlılık yaşıyoruz. Yolumuza ışık pek çok yönden geliyor, ne mutlu…

Yaşamın Amacı*

"Size yaşamın amacını verecek, kutsal kitapların yazdıklarını anlatacak birçok kişi var. Zeki ve kurnaz insanlar ise yeni yaşam amaçları bulmayı sürdürüyorlar. Politik grubun bir amacı, dini grubun başka bir amacı, diğer grupların ise bambaşka amaçları var.
Peki, kafanız karıştığında yaşamın amacı ne? Kafam karıştığında, size “yaşamın amacı ne?” diye sorarım, çünkü bu karışıklığın içinden bir yanıt çıkarmaya çalışırım. Kafam karıştığında, nasıl doğru yanıtı bulabilirim? Anlıyor musunuz? Zihnim karışık ise, aldığım yanıt da karışık olacaktır. Zihnim karışık, rahatsız ise, zihnim güzel ve sakin değilse, aldığım yanıt da bu karışıklık, endişe ve korku eleğinden geçecek; dolayısıyla yanıt çarpık olacak.

O zaman önemli olan, “Yaşamın, varoluşun amacı ne?” sorusunu sormak değil, içteki karmaşayı yatıştırmak. Bu, kör bir adamın “Işık nedir?” diye sormasına benziyor. Ona ışığı anlattığımda her şeyi karanlığına, körlüğüne göre dinleyecek, ama görebildiğini varsayalım, o zaman asla “ışık nedir?” diye sormayacak. Işık orada…

Benzer bir şekilde, içinizdeki kargaşayı açıklığa kavuşturur, arındırırsanız, yaşamın amacını bulacaksınız; sormak, aramak zorunda kalmayacaksınız. Bütün yapmanız gereken, kargaşa ve karışıklık getiren unsurlardan arınmak."

(*Yaşam Kitabı, Krishnamurti ile Günlük Meditasyonlar, Krishnamurti, Sistem Yayıncılık, 2007)

Öyle tercih edenler için, İngilizcesini de ekliyorum:

=== JKrishnamurti.org - Daily Quote ===

Life's Purpose

There are many people who will give you the purpose of life; they will tell you what the sacred books say. Clever people will go on inventing what the purpose of life is. The political group will have one purpose, the religious group will have another purpose, and so on and on. So, what is the purpose of life when you yourself are confused? When I am confused, I ask you this question, "What is the purpose of life?" because I hope that through this confusion, I shall find an answer. How can I find a true answer when I am confused? Do you understand? If I am confused, I can only receive an answer that is also confused. If my mind is confused, if my mind is disturbed, if my mind is not beautiful, quiet, whatever answer I receive will be through this screen of confusion, anxiety, and fear; therefore, the answer will be perverted. So, what is important is not to ask, "What is the purpose of life, of existence?" but to clear the confusion that is within you. It is like a blind man who asks, "What is light?" If I tell him what light is, he will listen according to his blindness, according to his darkness; but suppose he is able to see, then he will never ask the question, "What is light?" It is there.

Similarly, if you can clarify the confusion within yourself, then you will find what the purpose of life is; you will not have to ask, you will not have to look for it; all that you have to do is to be free from those causes which bring about confusion.

The Book of Life - November 7
_______________________________________________
DailyQuote mailing To subscribe:
send an email to dailyquote-join@jkrishnamurti.org


Bugün ikiii...

Kervanın yolcuları azıklarını da (Sen çok yaşa Tijen) yanına almış ilerliyoruz. Tanıdık, tanımadık tüm yolculara selam olsun... Ayşecim, halay başı benzetmene çok güldüm, ama gerçekten de kutlama niyetine bu kadar uygun bir benzetme olabilir. Yolu halay keyfiyle yürümek ne harika.

Elbette Türkiye ve Dünyaya iyi dileklerde bulunurken, geçen sefer yaptığımız gibi kızgınlık duyduğumuz tanıdıklarımıza da ayrıca iyi dileklerde bulunabiliriz. Seda'cım, iyi ki hatırlattın.

Zaten iyi dileklerde bulunurken, kalbimiz bize yol gösteriyor. Mesela bu sabah dileklerimi söylerken, içimde yoğun şefkat duygusunun yanında kızgınlık duygusu buldum. Bazı karar mekanizmalarında olanlara tutumlarından dolayı kızgınlık duyduğumu fark ettim. Bu kızgınlığın elbette ne bana, ne bütüne bu haliyle bir faydası yok. Kızgınlığımın yanında oturdum. İlerleyen günlerde bunlar üzerine daha derin ve detaylı paylaşımlar yaparız.