hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2010 Salı

Bir Film ve Bir Hikaye... Rüzgarda Tüyler

Bazen ev bir hazine avı oyununa dönüşüyor… Hani biri bir şeyler saklar oraya buraya, diğeri de onları bulmaya çalışır, o oyun... Yaşam da oraya buraya bir şeyler saklıyor gibi… Ara sıra nereden geldiğini bilmediğim ya da büyük ihtimalle hatırlayamadığım bir şeyler buluyorum… Hem şaşırıyorum, hem zenginleşiyorum… Zamanlamalar da genellikle pek ilginç oluyor... Yine böyle bir film buldum durduk yerde… Öyle beyaz bir zarfın içinde kendi halinde duruyordu… “Bu da neymiş böyle” diyerek, izlemeye başladım…

Film: Şüphe (Doubt)…

Yönetmen: John Patrick Shanley. Meryl Streep ve Philip Seymour Hoffman oynuyor.

Hoş bir film, ele aldığı temayı güçlü bir şekilde anlatıyor… Katman katman ya da sürprizli bir film gibi gelmedi bana ancak güzel bir film…

Filmin bir yerinde, “Pes” dedim… “Yok artık…”

Buna seçici algı demek zor… Zira o film büyük ihtimalle uzun bir süredir duruyordu, niye şimdi? Nasıl görünür oldu birdenbire?

Filmde rahip bir Pazar ayininde bir hikaye anlatıyor…

Zihnimde görüntüsü kalan ve anlatmak istediğini bu görsellikle çok iyi ifade eden bir hikaye…

“Pes artık” dediğim yer…

Hikaye şöyle:

“Bir kadın bir arkadaşıyla aslında çok çok az tanıdığı bir kişi hakkında dedikodu yapmış. O gece bir rüya görmüş. Tam tepesinde bir el belirmiş ve bu kadını işaret etmiş. Bir anda müthiş bir suçluluk duygusuyla dolmuş içi.

Ertesi gün günah çıkarmak için kiliseye koşmuş. Yaşlı bir rahip varmış, ona her şeyi anlatmış ve sonra “Dedikodu yapmak günah mı?” diye sormuş, “Beni işaret eden o el Tanrı’nın eli miydi?”, “Özür dilemeli miyim?”, “Yanlış bir şey mi yaptım?”

Yaşlı rahip, “Evet” demiş, “Cahil kadın, bir kimsenin etrafta nasıl tanınacağını etkileyecek dayanaksız sözler söyledin. Utanmalısın”.

Kadın üzgün olduğunu söyleyip af dilemiş. Rahip, “O kadar çabuk değil, dur bakalım. Önce evine gitmeni istiyorum, eline bir yastık alıp, çatıya çıkmalısın. Bir bıçakla yastığı kesip, bana gelmelisin.”

Kadın biraz şaşkın, evine dönmüş. Yataktan bir yastık, çekmeceden bir bıçak almış, çatıya çıkmış. Yastığı kesmiş. Sonra rahibe gitmiş.

Rahip sormuş: “Tamam mı?”

Kadın: “Evet, yaptım” diye cevap vermiş.

“Ne gördün?”

“Tüyler..”

“Tüyler!” diye tekrarlamış rahip.

“Her yerde tüyler vardı.”

Yaşlı rahip, “Şimdi geri dönmeni ve rüzgarla uçuşan tüm tüyleri toplamanı istiyorum. Hepsini.”

“Ama bu imkansız. Nereye gittiklerini bilmiyorum. Rüzgar hepsini aldı götürdü.”

Rahip “İşte” demiş, “Dedikodu tam budur.”



Tüyler aslında yalnızca dağılan sözler değil… Yargılarımızla, kızgınlığımızla, küçük görmelerimizle, kimi zaman nefretimizle, ayrım yaratan tüm düşüncelerimizle aslında toksik bir enerji yayıyoruz çevremize… Ve bunlar da o tüyler gibi rüzgarla dağılıveriyor… Ve gerçekten nereye gittiğini bilmek imkansız… Etki alanımız sandığımızdan daha geniş… Sanırım alanın genişliğini fark etsek, her türlü seçimimizden önce kısacık durur ve hızlı bir değerlendirme yapmaya çalışırdık…

“Şimdi söyleyeceklerim nereden, nasıl bir kaynaktan geliyor?”

“Şimdi söyleyeceklerim sevgiden, şefkatten mi geliyor?”

“Şimdi yapacağım şey birbirimizi etkilediğimiz, bir olduğumuz bilincinden mi geliyor?”

...

Belki bu hikayeyi bir başkasına da anlatmak iyi olur, hem kendimiz (biriyle paylaşınca, pekişiyor dersler malum), hem de diğer kişi için... Belki bu hikayeyi başkasına anlatmak daha önce rüzgarlara saçtığımız tüyler için kendi çapımızda bir tazmin yolu olur... Ben anlatmış, hikayeyi rüzgara bırakmış oldum böylece... :)

Çatıya çıkıp, sevgi, şefkat, dayanışma, hep birlikte kutlama tüylerini rüzgara bıraktığımız bir ömür diliyorum… :)

10 Ağustos 2010 Salı

Bir Hikaye: Kimi Beslersen...

06.05.2009, Altunizade


Bu hikayeyi biliyorsunuzdur. Nerede okuduğumu hatırlayamıyorum. O nedenle internetten araştırdım. İki versiyonunu buldum. Bir kitapta yazılanını hatırlayan varsa, hangi kitapta olduğunu bize de söyleyebilir mi? Kitaptan yazmayı tercih ederdim…

Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu. Onlara dedi ki:

-"İçimde bir savaş var. İki kurt arasında. Bu kurtlardan birisi korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, suçluluk duygusunu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor. Diğeri ise keyfi, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardım severliliği, dayanışmayı, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor. Aynı savaş sizin içinizde ve tüm diğer insanların içinde de sürüyor."

Çocuklar anlatılanları anlamak için biraz düşündüler ve içlerinden biri büyükbabasına,

-"Hangi kurt kazanacak?" diye sordu.

Yaşlı Cherokee'nin cevabı çok kısaydı:

-"Beslediğiniz!"

Yaşamda şu andaki anlayışım savaş, mücadele benzetmeleriyle çok uyuşmuyor. Daha ziyade birbirbirini duymaya, empatiye, gerçekten içten dinlemeye, görünenin ötesini görmeye, idrak etmeye, olanı olduğu gibi görmeye açık olmaya ihtiyaç var gibi geliyor... Ancak bu hikayeyi yine de seviyorum... Sevgiyi mi, korkuyu mu besliyorum diye ara ara sormak uyandırıcı bir etki yapabiliyor...

Neyi beslediğimizi fark ettiğimiz nice an'lar dileğiyle...

1 Temmuz 2009 Çarşamba

"Değerini Bilmek"...


Dün internetten bir hikaye gelmiş... Okuyunca, "Ah" dedim... Hikayenin her iki tarafında da bulunmuş, bulunmakta olan kişi olarak... Yani hem bakkal, hem semerci, hem de elinde mücevher tutan biri olarak... Hepimiz gibi yani... Kendi hesabıma alacağım dersler var bu hikayeden, sizlerle de paylaşayım istedim. Belki okumayanınız vardır henüz...


"DEĞERİNİ BİLMEK

Vaktiyle ergin bir şeyh, yıllarca yanında yetiştirdiği müridini imtihan etmek ister. Onun eline iri bir pırlanta verip: “Oğlum” der “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.”

Mürit elinde pırlanta bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu alır mısınız?” diye sorar... Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği mücevheri alır; elinde evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der. Mürit teşekkür edip çıkar. Bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği mücevhere ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü olarak semerciye gidir: Buna ne verirsiniz?” diye sorar Semerci şöyle bir bakar, “Bu der “benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.”

Mürit en son olarak kuyumcuya gider. Kuyumcu mücevheri görünce yerinden fırlar. “Bu kadar büyük pırlantıya nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?” Mürit sorar: Siz ne veriyorsunuz?” “Ne istiyorsan veririm.” Mürit, “Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: Ne olur bunu bana sat. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.” Mürit emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Şeyhinin yanına dönen mürit büyük bir şaşkınlık içinde macerasını anlatır. Şeyh sorar: “Bundan ne anladın?” Müridin verdiği cevap çok doğrudur: “Bir şey ancak değerini bilenin yanında kıymetlidir.” Şeyh ilave eder: “İşte oğlum sen de, sana verdiklerimi, bildirdiklerimi ve öğrettiklerimi onun kıymetini bilmeyenlere verme. Eğer bir kimseye mutlaka vermek istiyorsan, önce vereceklerinin kıymetini tanıt, onlara saygıyı öğret, sonra ver.” Niceleri vardır ki, nadide güllerden meydana gelen şahâne gül bahçesini, dikenli otlardan meydana gelmiş otlar sanır da çiğner geçerler."

(Kaynağını bilmiyorum, internetten geldiği için)


Önümüze gelen mücevherlerin kıymetini bilebilmemiz ve başkalarıyla da karşılıklı paylaşabilmemiz, kutlayabilmemiz dileğiyle...


11 Mayıs 2009 Pazartesi

Zihnin Koridorlarında Kaybolduk

Bir çoğumuz oraya buraya koşuyoruz. Ayaklarımız yere basmıyormuş gibi, yaşama değmiyormuş gibiyiz. Bugünler farkındalığa -ne yapıyorsak, ne hissediyorsak, ne düşünüyorsak, tarafsızca gözlemlemeye- belki en çok ihtiyaç duyduğumuz günler... Sessizliğe, hiç bir şey yapmadan sessizce oturup, bedenimizde ve zihnimizde olanları izlemeye en çok ihtiyaç duyduğumuz günler... Olan'ı nasıl renklendirdiğimizi, tatlandırdığımızı, hikayelerle giydirdiğimizi görmenin belki de en çok gerektiği günler... Olan'ı olduğu gibi görmek için kuvvetle niyet etmemizin gerektiği günler... Zihnin koridorlarında kaybolduğumuzu fark etmemiz gereken günler... Belki...

Bugün bir alıntı paylaşmak istiyorum:

Mobi Ho bir anısını aktarıyor:

“Bir keresinde harıl harıl yemek pişiriyordum ve etrafa saçılmış kap kacak ve malzemenin ortasına koyduğum bir kaşığı bulamadım. Orayı burayı ararken, Tay (Öğretmen anlamında. Kast edilen Thich Nhat Hahn) mutfağa girdi ve gülümsedi. “Mobi neyi arıyor?” diye sordu. Tabii ben, “Kaşığı! Kaşığı arıyorum!” diye yanıtladım. Tay gene gülümseyerek “Hayır, Mobi Mobi’yi arıyor” diye yanıtladı.”

Farkındalığın Mucizesi, Thich Nhat Hahn, Kuraldışı, 2007, sayfa:7

17 Nisan 2009 Cuma

Kendi Şarkımız...

İnternette dolaşan bir hikaye vardır. Son günlerde yaşadıklarım bu hikayeyi anımsattı. Paylaşayım istedim…

Kaynağını bilmiyorum maalesef, emeği geçmiş olanlara teşekkürler…

Hikaye şöyle:

“Bir Afrika kabilesinde hamile kalan kadınlar arkadaşlarını toplayıp doğaya gider ve doğacak çocuğun şarkısını duyana dek meditasyon yapıp dua ederlermiş.

Bu kabileye göre, her ruhun kendine özgü ses vibrasyonları vardır. Kadınlar bu seslere kulak verir, duyduklarını hep birlikte yüksek sesle melodi olarak seslendirirlermiş.

Sonra da kabileye dönüp şarkıyı herkese öğretirlermiş. Çocuk doğduğunda, tüm kabile toplanarak ona şarkısını söylermiş.

Çocuğun sonraki önemli dönemlerinde aynı şarkı okunurmuş. Ölüm döşeğinde de aynı şarkı söylenirmiş. Bir insan kabul edilmez bir suç işlediğinde, kabile toplanır ve ona şarkısını söylermiş. Çünkü bu kabileye göre, bu tür davranışlar ceza ile düzeltilemez, sevgiyle ve kimliğin hatırlanmasıyla çözülebilirmiş. Kişi kendi şarkısını duyduğun zaman, bir başkasına zarar verecek davranışlarda bulunma isteğine ihtiyacı kalmazmış. Kendini kaybolmuş hissettiğinde, farklı yollara saptığında, hep kabile toplanır, ona şarkısını söyler, hatırlatırmış.”

İnternette bu hikayeye yorum olarak:
“Gerçek dost, senin şarkını duyan ve ihtiyacın olduğunda sana tekrarlayandır.” demişler.

Hakikaten de öyle değil mi?

Son günlerde birkaç arkadaşım arayarak ya da internetten bana şarkımı hatırlattılar. Bunu da “Elim bir anda telefona gitti.", "Başka bir şey yazmak için oturdum bilgisayarın başına, ama bak bunlar çıktı parmaklarımdan.” diye şaşırarak yaptılar. Yaşama, bu mükemmel düzene, işleyişe hayranım… İçimizden birini aramak, bir iki satır yazmak geliyorsa, bu sesi dinlemek ne kadar önemli... Üşenmeden, ertelemeden, kuşkuların içinde kaybolmadan...

Nice dostumuzun şarkısını hatırlattığımız, nice dostumuzun da bize şarkımızı hatırlattığı yollarında hayran kala kala yürüdüğümüz bir yaşam yolculuğu dileğiyle…

19 Şubat 2009 Perşembe

Bir Hikaye: Tohum Ektiğimizde...

Babamın bahçesinden, Eylül 2008


Gaia House'ta inziva yaparken, çeşitli hocaların konuşmalarını dinleme fırsatım oldu. Bunlardan biri de Yanai Postelnik'ti. İnziva yapmış olanlar bilir, bu konuşmalarda kimi zaman çok gülünür. Aslında atılan kahkahalar kendi yansımamızı görmemizden kaynaklanır. Yanai'nin de konuşması böyle bir konuşmaydı benim için, pek gülmüştüm- kendi halime :) Konuşmayı da pek beğenip, kasedini almıştım. Yanai konuşmada bir hikaye anlatmıştı. İç alemimize yönelik yaptığımız çalışmalardaki halimize biraz benziyor. Aynen onun sözleriyle ben de bunu size aktarmak istiyorum:

Kurbağa ile tavşan iyi arkadaşlarmış. Bir gün tavşan kurbağayı ziyarete gitmiş. Kurbağa “Geldiğine çok sevindim” demiş, “Sana göstermek istediğim bir şey var, benimle gel”. Ve tavşanı evin arkasına götürmüş. Daha önce yalnızca otların bulunduğu arka bahçede şimdi harika renklerde, şekillerde ve kokularda çiçekler varmış. Tavşan bahçeye bakmış ve “Ah kurbağa kardeş ne kadar güzel bir bahçe” demiş, “keşke benim de böyle bir bahçem olabilseydi”. Kurbağa: “Tavşan kardeş senin de böyle bir bahçen olabilir. İşte elimde tohumlar var. Evine götür, ek, toprağı kabart, sula. Senin de böyle güzel bir bahçen olabilir. Ama seni uyarmam gerek. Güzel bir bahçeye sahip olmak çok emek gerektirir. “

Tavşan heyecanla eve gitmiş, dikkatle toprağı kazmış, yabani otları temizlemiş. Tohumları ekmiş. Sonra oturmuş beklemiş. Tohumların olduğu toprağa bakmış. Hiçbir şey olmamış. Biraz daha beklemiş. Sonra çok kısık bir sesle “Tohumlar artık büyüyebilirsiniz.” diye fısıldamış. Yine bir şey olmamış. Biraz daha beklemiş. “Belki beni duyamamışlardır” diye düşünmüş. Biraz daha yüksek sesle “Tohumlar artık büyüme zamanı” demiş. Hala hiçbir kıpırtı yokmuş. Ne yapsam, ne yapsam diye düşünmüş. Belki biraz daha katı olmak gerekiyor diye düşünmüş, sert bir sesle “Tohumlar artık büyüyün!!” diye bağırmış. Yine bir hareket yok. Artık kızmaya başlamış, beni dinlemiyorlar, ciddiye almıyorlar diye köpürmüş. “Size büyüyün dedim” diye bağırmış.

O sırada kurbağa koşarak, gelmiş. “Ne bu gürültü?” demiş. Tavşan “Ben de tam tohumlarıma artık büyüyebileceklerini söylüyordum.” demiş. Kurbağa “Ama tohumlarına bağırıyordun” demiş, “Tohumlarına bağıramazsın, onları korkutacaksın. Korkarlarsa büyüyemezler ki...” Tavşan çok kötü olmuş, “Tohumların korkutulabileceğini bilmiyordum.” demiş.

Tohumları ektiği yerin yanına oturmuş ve bakmaya başlamış. Günün sonunda yine bir şey olmamış. “Ah” demiş tavşan “bunlar dünyanın en korkmuş tohumları olmalı. Ne yapmalıyım acaba.” Sonra kendisi çocukken gece korktuğunda annesinin ona hikayeler anlattığını hatırlamış. O da bütün gece tohumlarına hikayeler anlatmış. Ama yine bir şey olmamış. Bu kez bütün gün tohumlara şarkılar söylemiş. Ama yine bir şey olmamış. O gece tohumlara müzik çalmış. Yine bir şey olmamış.

Sonraki gün sabahtan akşama şiirler okumuş onlara. Hala bir şey olmamış. Buna inanamıyormuş. O gece kendilerini yalnız hissetmesinler diye onlar için dans etmiş sabaha kadar. Sabah yine bir şey olmamış. Tavşan artık yorgunluktan bitmiş. “Herhalde bu tohumlar çok ama çok korkmuş. Artık pes ediyorum” demiş.

Tohumları ektiği yerin yakınlarında yere düşmüş ve düştüğü yerde bütün gün uyumuş. O uyurken, yağmur yağmış, güneş açmış. Bütün gece de uyumuş. Ertesi sabah kurbağanın sesiyle uyanmış “Tavşan, tavşan uyan, bak!” tavşan uyanmış ve kurbağanın gösterdiği yere bakmış. Tohumları ektiği yerde küçücük yeşil filizlerin topraktan başlarını çıkardığını görmüş. “Gördün mü” demiş kurbağa “senin de benim gibi çok güzel bir bahçen olacak.” Tavşan “Evet” demiş, “ama sen haklıydın kurbağa kardeş bahçe sahibi olmak çok emek istiyormuş.”

:)

Bazen yeni bir farkındalık yaşıyoruz. Yaşamımıza uyguluyoruz. Hemencecik sonuç almak istiyoruz. Oysa kimi zaman idrak yaşamak için, değişiklik için, suyun ısınması gibi derece derece farkındalıklar yaşamak gerekiyor. 100 derece oluncaya kadar su hep derece derece ısınıyor, her bir derece çok önemli. Sonra 100 derecede buhar oluyor, niteliksel değişim oluyor.

Kendimize, kendi gelişim sürecimize karşı sabırlı olmamız, henüz sonuç göremesek de aynı yere damlamaya devam etmemiz, nerede gayret, nerede teslimiyet olacağını açıklıkla görebilmemiz dileğiyle...

31 Ocak 2009 Cumartesi

Gandhi'den "Yaşamım Mesajımdır"

Fotoğraf: Bahman Farzad, http://www.flickr.com/photos/21644167@N04/3031353198/

Daha önce paylaşmıştım Gandhi'ye ilişkin anlatılan bu hikayeyi... Yine aklıma geldi, yine yazayım, kaç kere yazsam, kaç kere okusak, kaç kere dinlesek, az sanki... Kendi kulaklarımı da iyice açtım dinliyorum :)

Bir kadın Gandhi'nin yanına gelmiş küçük oğluyla.
"Mahatma-ji, ne olur oğluma şeker yemeyi bırakmasını söyle. Oğlum için hiç iyi değil şeker yemek."
Gandhi kadına oğluyla beraber bir hafta sonra gelmesini söylemiş.
Bir hafta sonra geldiklerinde Gandhi oğlana, "Şeker yemeyi bırak" demiş.
Kadın şaşırmış ve Gandhi'ye neden bunu bir hafta önce söylemediğini sormuş.

Gandhi cevap vermiş, "Çünkü o zaman ben henüz şekeri bırakmamıştım."
(Bu hikayeyi okumuş olduğum yer: Compassion in Action, Ram Dass, Mirabai Bush)

Çevremize gösterdiğimiz yollardan kendimiz yürüyor muyuz? Yaşamlarımız mesajlarımız mı bizim de? Tam da inandığımız değerlere uygun mu yaşıyoruz?

Ve de bir başka açıdan da bakarsak, ağzımızdan çıkan tavsiyeler yoksa bizim için mi? Çevremize verdiğimiz tavsiyeleri dinlemekte fayda olabilir, belki ruhumuz bize yol gösteriyordur.


Hale? Hale? Bu karşılıklı aynalar da nereden çıktı, yankı yapıyor yaşam :)))




29 Ocak 2009 Perşembe

Bekçinin Sorusu

Fotoğraf: Nightcrawl, http://www.flickr.com/photos/nightcrawl/2275265234/


Yaşadığımız an'da etrafımıza baktığımızda kendi iç alemimize ilişkin pek çok yansıma bulmak mümkün... Hoşumuza gitse de, gitmese de... "Hayır, böyle bir tatsızlık, böyle bir düşüncesizlik, böyle bir hainlik benim içimde yok" diyebiliriz ve ancak kendimizi kandırırız ta ki yaşam bizi bu temaya bakmaya iyice mecbur bırakana kadar... Belki bizdeki parça karşımızda gördüğümüz kadar devasa değildir, ancak iyice bir kolaçan etmekte fayda var içimizi... Arkadaşlarımdan biri kendine küçük bir not defteri aldı, çevresinde gördüğü, içini huzursuz eden herşeyi not alıyor ve fırsat bulduğunda bunları iç dünyasında arındırmak için çalışıyor...

Christina Feldman bilindik bir hikaye ile bu durumu anlatıyor kitaplarından birinde:

"Kendi kişisel hikayemizin kökleri evrensel hikayenin içindedir, fakat ayrı ayrı hepimiz bunu deneyimlemenin farklı yollarını hikayemize katarız. Her an'a geçmiş anılarımızı, umutlarımızı, korkularımızı ve tercihlerimizi getiririz, ve dünya da zihnimiz ne haldeyse bunu aynen bize yansıtır.

Bir seyyah yeni bir şehrin kapısına gelmiş ve kapıdaki bekçiye, "Burada nasıl insanlar yaşıyor?" diye sormuş. Bekçi soruyu başka bir soruyla yanıtlamış, "Senin geldiğin yerde nasıl insanlar yaşardı?" Seyyah, "Çoğu geçimsiz, huysuz, açgözlü ve bencillerdi." demiş. Bekçi yanıtlamış, "Buradaki insanları da aynı bulacağını tahmin ederim." Bir süre sonra, başka bir seyyah bekçiyle karşılaşmış ve aynı soruyu sormuş. Bekçi yine soruyla yanıtlamış, "Son ziyaret ettiğin şehirde yaşayanları nasıl buldun?" Seyyah heyecanla, "Çok sıcak ve misafirperverlerdi, gerçekten çok iyi bir gruptu." Bekçi cevap vermiş, "Buradaki insanları da aynı bulacağını tahmin ederim."

Buda derki, "Gözlerimizde karışıklık tozları taşıyoruz." (We carry in our eyes the dust of entanglement. Bu karışıklık geçmişe ilişkin öfke, korku, kalıplardan gelmektedir ki bunlar şimdiki an'daki görüşümüzü bulandırmakta, çarpıtmaktadır."

( Christina Feldman, Buddhist Practice for Everyday Life, s. 7-8)

Belki bizim de içimizdeki bekçi bize sorar:

Senin bulunduğun yerde nasıl insanlar yaşıyor?


2 Ocak 2009 Cuma

Bir Film: Hikaye Anlatan- Hikaye Dinleyen

Hindistan'dan bir kartpostal...


1997’de sosyal hizmet alanında çalışanlar için değişim programıyla (CIF) gittiğim Hindistan’da oryantasyon programında bize çok hoş bir film seyrettirmişlerdi. Geçen arkadaşım Deniz ile konuşurken, aklıma geldi.

Filmin adı: “Kahakar- Ahankar” (Hikaye anlatan- hikaye dinleyen).

Film iki kişiyle başlıyor: hikaye anlatan ve hikaye dinleyen. Bir ağacın altında oturmuş iki Hintli. Biri sürekli anlatıyor, diğeri dinliyor. Saatlerce, günlerce, haftalarca, güneş doğuyor, batıyor, mevsimler değişiyor. Ve biz de hikayeleri dinlemeye başlıyoruz. Hikayelerde kabilenin günlük yaşamı anlatılıyor.

Mesela bir hikayede, kabilenin en önemli özelliklerinden biri hicvedilmiş. Bu kabilede her türlü işi kadınlar yapıyormuş. Adamın biri karısının tarlaya yemeği geç getirdiğinden yakınırmış hep. Bir gün kadının canına tak etmiş. “Rolleri değişelim o zaman”, demiş. Adam evde kalmış, kendisi de tarlaya çalışmaya gitmiş. Adam sabah erkenden kalkmış, canla başla çalışmış; ancak işleri bitirdiğinde vakit çok geçmiş. Aceleyle sarığını sarmış, öğle yemeği tenceresini başının üzerine yerleştirmiş. Tarlaya doğru yürümeye başlamış. Yolda herkes adama gülüyormuş. Yaşlı bir kadına rastlamış. Kadın “Ne taşıyorsun?” demiş. “Öğle yemeği”. “Onun altında?”. “Sarığım”. “Onun altında?”. “Başımı”. “Onun altında?” Adam bakmış ki, aceleyle şalvarını alıp, başına sarık yapmış. Yollarda çırılçıplak yürüyormuş. Tarlaya vardığında karısı ona batmakta olan güneşi göstermiş.

Bunun gibi toplumdaki farklı rollere ilişkin empatinin altı çizildikten sonra, alkol içmeye, hikaye anlatmaya, resim yapmaya, kısacası kabilenin günlük yaşamına ilişkin kıssadan hisse içeren hikayeler seyrediyoruz filmde.

Sonunda tekrar Kahankar ve Ahankar’ı görüyoruz film karesinde. Hala ağacın altındalar. Hikayelere o kadar dalmışlar ki, günlerce, haftalarca, aylarca yemek yememişler. Sonunda da ölmüşler. Oradan geçenler bu iki adamı gömmüş. Akıbetlerini merak eden karıları da onları aramaya çıkmış. Sonunda mezarda yatanların kendi kocaları olduklarını anlamışlar. Kocalarının kemiklerini alıp, kendi köylerine götürmek istemişler. Ancak kemikler karışmış. Bunun üzerine kemikleri bir torbaya koyup, suya sokmuşlar.

Hikaye anlatan içini boşalttığı için, kemikleri boşalırmış, kemikler suda yüzermiş.

Hikaye dinleyenin ise içi dolarmış, kemikleri ağırlaşırmış.

Böylece Kahankar ile Ahankar’ı ayırabilmişler…

Çeşitli yorumları olabilir bu hikayenin sanırım, aklıma geldi birkaç tane… 2009’un ikinci gününde içlerinden en sevdiğim yorumla yazıyı sonlandırayım:

Nice yaşamı zenginleştiren, yüreğimizi genişleten, bilgeliğimizi artıran, ilham veren hikayelerde buluşmak dileğiyle…


15 Nisan 2008 Salı

Önce eşeğini ağaca bağla, ...

Dün serbest bırakmak, teslimiyet ile ilgili bir küçük şiiri yazmıştık. Bugün de teslimiyet için önemli başka bir unsura ilişkin bir hikayeyi yazmak istiyorum. İnternette dolaşan bir hikaye, okumuşsunuzdur belki. Benim hoşuma gitti.

Teslimiyet... Ancak an'ın getirdiğini yaptıktan sonra, teslimiyet... Yoksa "armut piş, ağzıma düş" değil :) Daha ziyade "önce eşeğini ağaca bağla, sonra teslimiyet" gibi... Bazen teslimiyeti yanlış anladığımız oluyor. Bir dönem ben de yanlış anladım. Kendimi akışa bırakıyorum diye, çabasız olacağım diye, öyle durup bekledim. Bunu deneyimlemek de çok öğretici oldu elbette ancak teslimiyetin bu olmadığını da bir süre sonra derinden anladım... Akışı aynı zamanda bizler de yaratıyoruz, seçimlerimizle, sözlerimiz, eylemlerimiz ya da hiç bir şey yapmamakla... Önemli olan bilgelikten, sevgiden gelen bir niyetle eylemde bulunmak ve sonuca bağımlı olmamak... Farkındalığımızı geniş tutmak, an'ın uyarılarını görebilmek, uygun zamanda uygun eylemi yapabilmek... Sonra da kendi iç alemimizin ya da dünyanın fırtınalarında sakin bir şekilde durabilmek...


FIRTINADA UYUYABİLİR MİSİN?

Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaat edenlerin hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor, 'Burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur' diyorlardı.

Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp 'çiftlik işlerinden anlar mısın?' diye sormadan edemedi çiftlik sahibi. 'Sayılır' dedi adam, 'fırtına çıktığında uyuyabilirim.' Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boş verip çaresiz adamı işe aldı.

Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar:

Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: 'Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.'

Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: 'Boş verin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya.'

Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.

Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı.

Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı: 'Fırtına çıktığında uyuyabilirim'...

18 Mart 2008 Salı

Bir Hikaye: Tushana’nın Mücadelesi

Gaia House'un kurucularından ve Batı'da saygı duyulan hocalardan olan Christina Feldman'ın "The Quest of the Warrior Woman" kitabının ilk hikayesini çok beğenmiştim. İlk okuduğumda pek anlamamıştım ama önemli bir şey söylediğini hissetmiştim. Yıllarca hep aklımın bir köşesinde mayalandı, yavaş yavaş idrak gelişti. Sizlerle de paylaşayım istedim. Seyir Defteri Tercüme Ekibi'nin (Bu adı kendileri önerdiler:)) yüreği büyük bir üyesi hikayeyi Türkçeleştirerek, hepimizin okuyabileceği bir hale getirdi ve yaşamlarımızı zenginleştirdi- öyle olmasını diliyorum. Hikayedeki iblisleri (hikayede bu isim kullanıldığı için, böyle söylüyorum) hepimiz çok yakından tanıyoruz elbette... Kendi iç alemimizdeki iblislerle mücadelede örnek olması dileğiyle...

Fotoğraf: Tony Howell- www.tonyhowell.co.uk

Yıllarını, vadideki manastırda, rahibe kız kardeşlerinin eşliğinde geçirdikten sonra, Tushana arayışına devam etmek için dağların yalnızlığına gitme zamanının geldiğini biliyordu. Çocukluğunda, yönlerini yüreklerine bakarak bulan bilge yoginilerin aydınlanma arayışı öyküleriyle büyülenirdi. Genç bir kızken manastırın kapısı önünde dolanır, oradaki rahibelerden birisi ile sohbet edebilmeyi umardı. Rahibelerin ona geçmiş ve şimdiki zamanlardaki üstatların içlerindeki engin huzura ve ruhun gerçek özgürlüğünü bilmelerine ilişkin anlattıkları öyküler hayallerini süslerdi. Fırsat buldukça tapınaktaki gizemli, büyüleyici törenlere katılırdı. Rahiplerin ve rahibelerin söyledikleri ilahiler, yanan tütsü, çalan ziller ve törene katılanların yüzlerine sinmiş dinginlik onu büyülerdi. Büyüyüp evlenme çağı yaklaştıkça, anne-babasının dileklerine uyamayacağını fark etti. Bütün yaşamını sütten yağ çıkararak, kocasına bakarak, pazar yerinde dedikodu yaparak geçireceğini, en iyi günlerinin de arada sırada olan festivallerden ibaret olacağını düşünmek bile tüylerini ürpertiyordu. Bu onun hayallerini kurduğu yaşam değildi.

Bir gün evinden sessizce ayrıldı, manastırın baş rahibesini buldu ve manastıra mürit olarak kabul edildi. Manastırdaki ilk yılları çıraklıkla geçti. Yemek hazırlamak, yaşlı rahibelerin bakımını üstlenmek ve tarlada çalışmak ona sabır ve tevazuu öğretirken, manastıra girerken verdiği söze bağlılığı da sınanmış oldu. Çoğu zaman yaptığı işlerin sıradanlığıyla sabrı kesilir, kendi yaptıklarını hor görürdü. Baş rahibeye manastırdaki hayatın, ailesinin sözünü dinleyip de evlenseydi yaşayacağı hayata ne kadar benzediğinden şikâyet ettiğinde; ‘Kutsallığın nerede olduğunu sanıyorsun?’ cevabını alırdı. Tushana da yerleri süpürmeye geri dönerdi. Yıllar geçtikçe Tushana günlerinin temposunda sükûnet ve dinginlik buldu, şikâyetleri azaldı. Manastıra yeni müritler geldikçe tarladaki ve mutfaktaki yükünü hafiflettiler. Meditasyona başlamasına izin verildi, vizyonlar gördü, mistik deneyimler ve derin içgörüler onu mutlu etti. Bir gün kendisinin de yaşlı rahibelerden biri olduğunu ve artık genç kızların manastırın kapısında onun hikâyelerini dinlemek için beklediklerini fark etti.

Bir gün karşılaştığı ve aştığı engellerin, mücadele edip üstesinden geldiği güçlüklerin, edindiği başarıların hikâyesini anlatırken birdenbire huzurunun kaçtığını fark etti. Yolculuğuna başlama ilhamı veren vizyonunu hatırladı- özgürlüğe ve uyanmaya, aydınlanmaya olan tutkusu ile hayranlık duyduğu büyük mistiklerin izinden gitme hevesini hatırladı. Anlattığı öykü, arayışının başındaki vizyonun silik bir gölgesi gibiydi. Bir kelime daha söyleyemedi ve odasına çekildi. Manastırda geçirdiği onca yıla rağmen, hayalini kurduğu özgürlük vizyonu kapıdan içeri girdiği günkü kadar uzaktı. Başarabileceğinden daha azı ile yetindiği duygusunun ağırlığı omuzlarına çöktü.

Yenilenmiş kararlılığı ile üç beş parça eşyasını topladı, rahibe kız kardeşlerine veda etti ve dağların tepelerine doğru yola çıktı. Bir kaç günlük yoldan sonra kalabileceği basit bir mağara buldu. Mağarayı temizlerken, özgürlüğün anlamını buluncaya kadar inzivadan çıkmamaya yemin etti. Yemininden güç aldı, günleri sakin bir ritme girdi- tek arkadaşları ormandaki küçük hayvanlar ve kuşlardı; tek işi yemek için yabani bitkiler, meyveler, şifalı otlar toplamaktı; tek çabası da bilebildiği en derin biçimde uyanık olmaktı.

Haftalar sonra, odun toplamaktan döndüğünde, Tushana mağarasında korkunç iblislerin oturduklarını gördü. Kimisi coşkunca kahkahalar atıyor, diğerleri öfke ile bağırıyor, kimileri ise eşyalarını etrafa fırlatarak kendilerini oyalıyorlardı. İblislerin bir kaçı tavandan sarkmış, korkunç yüz ifadeleri takınıyor, diğerleri ise gölgede durup, onunla alay ediyorlardı. Onların şamatası karşısında Tushana korku ve kuşku ile titredi. Böyle bir terörü hak etmek için nasıl büyük bir hata yapmış olabilirdi? Onları gitmeleri için nasıl ikna edebilirdi? Karşısına çıkan hayaletlere, yeni bulduğu huzuru kaptırmamaya kararlı olan Tushana, onlarla yüzleşmek için aralarına girdi.

Önce umursamamayı denedi, ama onun sessizliği sadece daha fazla bağırmaları için iblisleri kışkırttı. Dikkatini çekmek için etrafında dans ettiler, elbiselerini ve saçını çekiştirdiler. Manastırdaki huysuz yaşlı rahibelerden birisinin hizmetinde olduğu günleri hatırlayıp, itaatkâr bir pozda çöktü ve gülümseyerek ‘Şey, siz gerçekten harika, güçlü kuvvetli iblislersiniz. Ben sizin gazabınıza layık bile değilim, fakir, önemsiz bir kadınım. Neden ihtişamınızın gerçekten takdir edileceği bir yere gitmiyorsunuz?’. İblislerden bir kaçı, onun sevimli yağcılığından hoşlanıp ortadan yok oldu, ama diğerleri daha da öfkelendi.

Çaresizlik içinde Tushana iblislerden kurtulmak için başka bir yol aramaya başladı ve kendisine rehberlik etmiş öğretmenlerinin gücünü ve korumasını davet etti. İblislere bakıp onlara: ‘Siz bana zarar veremezsiniz’ diye haykırdı. ‘Ben sizden daha büyük güçler tarafından korunuyorum. Onlar size zarar vermeden buradan kaçın.’ İblislerin bir kısmı sindi ve sıvıştı ama hala kalabalık bir grup kaldı. Yüreğinde bir çözüm arayan Tushana, mağrur bir duruş ve buyurucu bir ses tonu ile önündeki iblisleri azarladı: ‘Siz kim oluyorsunuz da kutsallık yolundaki bir rahibeyi rahatsız ediyorsunuz. Karşınızda sayısız engeli fethedip aşmış başarılı bir yogini var. Bu topraklarda beni hayranlıkla alkışlarlar. Ben kimseden korkmam, hele sizden hiç. Evimden defolun.’ Bu sözleri duyan iblislerden çoğu gözden kayboldu ama üç tanesi kaldı ve ulumaya devam etti.

Bir an Tushana korkuya ve yorgunluğa yenildiğini hissetti ve iblislere canını bağışlamaları için yalvarmaya başladı: ‘Teslim oluyorum. Lütfen bana zarar vermeyin. Hatalarımı biliyorum ve bana zarar vermezseniz, bildiğim en iyi şekilde size hizmet ederim.’ Kalan iblislerden ikisi bu sözlerden tatmin oldu ve yok oldu. Ama en son iblis en huysuz ve güçlüleri idi. Tushana’nın bu canavarların en zalimini mutlu edecek veya yatıştıracak bir stratejisi kalmamıştı. Ne teslimiyetini, ne de reddedişini kabul ediyordu. Bu en güçlü iblisi yenmenin yolunun kalmadığını bilen Tushana, onun gazabı ile yüzleşmek için döndü. İblise yaklaşırken, korkularının yok olduğunu ve kalbinin şefkatle dolduğunu fark etti. Ne kendi güvenliğini düşündü, ne düşmanından korktu, iblisin ağzına girdi. İblis onu ne yuttu, ne zarar verdi. Tushana’nın cesareti ve şefkati ile karşılaşınca gökkuşağı gibi kayboldu. O an Tushana savaştığı iblislerle aradığı özgürlük arasında bir fark olmadığını anladı.

20 Ekim 2007 Cumartesi

En Önemli Üzerine Bir Hikaye

Epey bir zaman önce internette dolaşan hikayelerden biri ilgimi çekmişti. Okumuşsunuzdur siz de. Dün aklıma geldi, tekrar okudum. Belki bu doğrultuda ya da tamamen farklı açılımlara vesile olur diye paylaşıyorum…


EN ÖNEMLİ...

Bir zamanlar bir kralın aklına söyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım." Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükâfat vereceğini ilan etti. Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı.

İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "ancak böylece" dediler "her şey tam zamanında yapılabilir".

Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar merak ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler. Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında karar verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır. İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.
Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dini ibadet dediler. Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi. Ama hala doğru cevapları alamadığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi. Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu. Kral yanına gelip şöyle dedi: "Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?"
Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti. "Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği bana verin de biraz dinlenin." Münzevi, "Sağ olun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve şöyle dedi: "Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım." Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi: "Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".
Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "bakalım kim?" Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince, içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş, hava soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.
Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi zayıf bir sesle. Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi. "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam. "Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusulaya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni." Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi. Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.
Kral ona yaklaştı ve şöyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!" Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve, "Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral. "Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi. "Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp su tarhları kazmasaydınız, gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı."
"Bundan sonra şu gerçeği hatırlayın:
Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur."

Tolstoy - İnsan Ne İle Yaşar (İnternetten bu kitaptan alıntıdır diye gelmiş, ancak doğru mudur bilmiyorum)

Hale’nin notu: İyilik yapmak yerine sevgiyi tezahür ettirmektir denebilir mi acaba?